31 Temmuz 2012 Salı

Yılkıya bırakılmış atlar gibiydik..


Yazılarım sıklaştıkça kötüleşmeye başladı; farkındayım. Bunda takip ettiğim blogların etkisi oldukça fazla. Hemen hepsi entelektüel ,kaliteli insanlar, ele aldıkları konular bunun en büyük göstergesi. Kendimi bi halt zannederdim ama gittikçe küçülmeye başladım.Ne de güzel oluyor inanın.

Dün arkadaşıma anlattıklarımı sizle paylaşayım.

 “Çok rahat yaftalıyoruz insanları,önyargılarımız çok fazla.Oğlum yıllardır radyo 3’ü dinlerim ben. Sen tiyatrolara yapılan bürokratik baskıyı,katli duydun basından, sadece bunla kalsa uzun zamandır Radyo 3’e ket vuruluyor. Önce bir bakan çıktı dedi ki; halkımız caz müzik olsun,klasik müzik olsun dinlemiyor,o sebeple bu radyonun yayınları kısaltılacak.Ve ardından yurdun genelinde yayın yapan radyo 3’ün atıyorum Gazi Antep ,Van,Trabzon gibi yerlerdeki frekansı başka radyolara devredildi. Neyse konumuza dönelim.Abicim mesela Mozart’ın bir eseri çalardı radyoda yıllar öncesi ve telefonla ilk bağlanan kişiye mutevazı bir hediye verilirdi soruyu bilirse,çoğunlukla bir kitap.

Şahit olduğum bir telefon konuşması:
Alo buyurun radyo 3’tesiniz. Kimle konuşuyorum.
Merhaba ben Ayşe falanca
Ayşe hanım ne işle meşgulsunuz ve nereden arıyorsunuz?
Ev hanımıyım, Sivas’ın bir köyünde yaşıyorum,çoluk çocuk uğraşıyoruz işte.
Peki Ayşe hanım çalan eser Mozart’ın hangi eseri biliyor musunuz?
Hmm sanırım çalan Mozart’ın 1 nolu keman konçertosu’ydu.
Bildiniz hanfendi,bizden Sartre’ın Bulantı isimli bir romanını kazandınız.

Ulan kafamı buluyorlar bizle olmuştum oğlum.Bende yıllardır dinlerim ama ne senfoni numarasını bilirim ne de kimin icrası olduğunu, belki çaykovski’nin birkaç eseri. Ama hayır dostum,bu ülkede böyle insanlar var,az da değil belki sayıları.Anadolu’nun filanca köyündeki çoban Ali neden okumamış olsun Kafka’yı, neden gündemle alakadar olmasın.Aytmatov’un neredeyse tüm kitaplarını okudum.Onda da aynı şaşkınlığı yaşıyordum.Mesela yılkıya bırakılmış atlara çobanlık eden bir köylü- ki vaktinin çoğu bir dağın en zirvesinde geçer- siyasetle oldukça alakadar ve bilinçliydi.Ülkesinin gerçeklerinin farkındaydı ve gerektikçe kente iniyordu. Mesela Leyla Müldür’ün bir programı vardı yıllar önce TRT2’de.O yıllar trt 2 bir kültür sanat kanalıydı. Şimdiki gibi iktidara biat etmiyordu. Atilla Dorsay’ın Rekin Teksoy’un sinema üzerine programları vardı.Hani zor bulunan filmlerdi.Rekin ağbi bizzat mesela Çek bir yönetmen’den araya bir sürü aracı sokarak filminin kopyasını isterdi.Ülkemiz sinemalarında yer bulmamış filmler,izledin izledin yoksa bir daha tüm ömür göremezsin.İnternette de bulamayacaksın emin ol,ne şanslıydım kendi adıma. Şevket Uğurluer hafif batı müziğinden örnekler verirdi.Şimdi 80’lerinde sanırım, hâlâ bir takım Hotel lobilerinde çalıyor.Yerini ne mi aldı,Ümit Besen’le anılarla müzik.Hayır,aşağı görmüyorum ama…

Neyse Leyla Müldür diyordum,kadın gezi programı gibi bir şey yapmıştı.Filanca köye gidiyor ve kahvede çayını yudumlayan Mehmet amcaya şöyle bir soru soruyordu : ‘ Dostoyevski’nin yazarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz’ ulan ne yapıyor bu kadın diyordum kendi kendime.(Belki Leyla Müldür değil de başka bir şairdir yanlışsa affola) Sonra n’oldu biliyor musun dostum zamanla cevaplar almaya başladı.Ali dayıdan,bakla ayıklayan Fatma teyzeden falan. Evet, o kadın aşağı görmek bir yana karşısındaki muhatabının bunu bilemeyeceğini düşünmüyordu, ya da bilmesi gerektiğini düşünüyordu.Bir şehir züppeliği, bir ukala tavırı hak görmüyordu üzerinde. Gelelim takip ettiğim bloglara; “-  levo senin bloğun mu var,versene adresini” “yok aga tanıdıklarımdan gizliyorum zamanında fazlaca afişe ettim kendimle ilgili şeyleri.” Neyse baktım, incik boncuk dizen ,ördüğü hırkayı paylaşan yemek tarifi veren o kadınların bir çoğu arada Sartre,Puşkin veya İngmar bergman’dan,Paganini’den bahsediyor. Anlatabiliyor muyum. Çoğu beni takip etmesine rağmen ben takip etmezdim onları,ancak beni okuma listelerine koymalarından anlamalıydım.Bu arada nedense okurların sanırım hepsi karşı cinsten,kötü mü hissetmeliyim bilmiyorum.Kendimi Ahmet Altan,Cezmi Ersöz falan gibi hissettim.(pek sevmem bu adamları)İlk gençliğimde kızlar bunları okurdu.Şimdilerde Elif Shaphak denilen yazarı okuyorlar ya neyse..( taşlanıcam şimdi,Elif Şafak’a laf ettik ) Nerden girmiştim bu konuya dostum,uff! Yaşlanıyorum ben.Çenesi düşük ihtiyarlara döndüm,hem de konunun kıçını başını birbirine bağlayamayan”

Ben olsam beni okumazdım sayın okur,mimlemek ,ödül vermek falan gibi aptalca şeyler var bu blog aleminde.Ben daha önce yaptığım ve şu yukarıda bahsettiğim okunası bloglardan bahsedeyim.Geçen sefer gibi linklerini vermeyeceğim.İzin almadan paylaşmak ayıp oluyor sanki ve liste kabarık bunla uğraşamam şimdi. İsimden aratın gogulda karşınıza çıkar.Bu arada en favori bloglarımın nedense en fazla 3-5 okuyanı var, zaten görünen o ki sen takip etmeden kimse seni takip etmiyor.Yorumlarda öyle,şu 3-5 okuru olan bloglar sağolsunlar bu riyaya düşüp beni izlemiyor,hatta yaptığım yorumları yanıtlamıyor bile.Cool adamlar canım :) hemcinsim olabilir bak onlar emin değilim.Neyse işte liste,ah! Bu arada cidden bir süre yazmasam iyi mi olacak ne, ya da yazayım da kimse okumasın.Okumayın be vallah,gittikçe saçmalar oldum.Ben yaza durayım,siz bir iki ay sonra falan bi uğrayın,anca düzelirim bence.Hadi Levoo ver şu listeyi,ay çenene…

7.oda – sanırım herkesin bildiği sağlam blog,sık yazmaz ama özenli ve bahsettiği konuya hakimdir.Cafe-melange- iki bloğu var bildiğim,iyidir.Buraya hiç uğramayanlardandır kendisi :) resimnotları – az güncellenen faydalı bir blog,yeni keşfettiklerimden.sanırım okuma listesinde değilim.Olsun saygı ve selamlar…Asla olmadığımın aynısı – bu bloga yeni eklendim ama fena değil gibi,takipçisi olacağım.atlasın yükü- bu da yenilerden,o da beni izlemiyor yanılmıyorsam,ayrıca sevdim :)  bir vizörün arkasından – bu abi çook az yazıyor izleyen bi benmiydim bilemedim şimdi,keşke yazsa dediğim bloglardan. Bendenbenkim – yakında yayın hayatına son vereceğini söylemişti,umarım devam eder. Delimine – yakında bir milyon takipçisi olacağını sandığım blog.Eski-tas- ooo! Bu abiyi yeni tanıdım,belki kadın ne bileyim. Çok iyi bence, ama yorum falan bile yapmak yasak,o derece yani. Ezvelez- benim gibi vudi ellın hayranı olduğundan sevdiğim cici blog :)Ostobus – iyiydi bu,hem hemşehrimdi yanlış anımsamıyorsam,sinemadan falan yazar,iyidir.ancak yazmaz oldu. hayal kahvem- bir şey yazmaya gerek yok,beni okuyan herkes zaten sanırım kendisine ekli :)çiçeklendim – iyiydi bu yazmaz oldu derken,şimdi baktım bir post girmiş,yazı bitsin okuyacağım ;) kahve-molası – hani el atsa sağlam yazılar çıkacak olan blog,listenize alın bence. Kitaplar ve notlar – çok fazla takip ettiğim kitap blogu var,bunu yeni ekledim.Sanırım pişman olmayacağım.kırmızı ruh – vallah ben seviyorum yazılarını,sizi bilemem :)

Üfff! Ne kalaba liste bu yahu bir sigara molası verelim.eveeet nerde kaldık ;

Kıyıyavuranhayaller- bak bu da iyi olacak gibi,hem takip ediyom diye takip etmeye kalkmadı beni :)Lafanino- iyidir,candır vs. :) laylaydylay – bu blogu sıkı takip edeceğim gibi. Muradımaerdim- uzun zamandır yazmıyordu,şimdi öğrendim bir sıkıntısı varmış,Allah yardımcıları olsun.nezle likarga- ayda bir yazıyor sanırım,ama iyi blog.onemovieonebook- okuyanı azdır, kendiside yazmaz,yazsa n’olur sanki :( pelin-pembesi- yoksa hâlâ takibe başlamadınız mı ? her nasılsa izleyici kısmında görünmez oldu,ama hâlâ okuyor sağolsun :) hep izleyeceğim bloglardan biri olacak kendileri.soru işaretlerim – ben yeni izlemeye başladım,bence izleyin ısrarla tavsiye olunur.the- melpomene- kitaplar üzerine yol gösteren,blog dünyasına dalmama sebep olmuştu kendileri,kırmızı’da aynısını demişti :) paralamadefteri- sevgili coraline’in bloğu,okuyun derim.Bu günlerde vakti de bol sanırım,sıkça yazıyor :)vee alfabenin son harfi, zefiryazin-  iki üç takipçisi var,biride benim :)

Ha birde fark ettiğim birkaç blog var,sayfalarının sağında solunda blog listelerinde görüyorum kendimi sağolsunlar.İzliyorlarsa da şu gizli izleme şeyi var ya(her neyse) onu yapıyor olmalılar.en çok sizi seviyorum ama takip etmiyorum :) Haa! Son olarak istesemde izleyemediklerim var,benim listemdeler.İzleyememe sebebim profillerine tıklayınca sayfalarının linkini göremiyorum.bu  sorun bende de vardı arkadaşlar.Yorum yaparsanız oradan blogunuza ulaşılıyor- ki siz daha yapmadınız- ama benim takipçiler penceremde resminize tıklayınca sayfanız gözükmüyor.eğer okuyorsanız bu yazıyı ve bu adam neden beni okumuyor diyorsanız sebebi bu.Sanırım yazmayacağım mı artık ne,sanki son sözlerimi eder gibi oldum :) yukarıda Aytmatov, yılkıya bırakılan atlar falan dedik ya,aklıma geldi işte :)

Avara
anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerikası vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerikasını aradı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dunyanın bütün limanları
önümüzde sessizce uzardı

biterdi plak, disk boşa dönerdi.
düşlerimiz çarpıp geri dönen sulardı şimdi
 böyle zamanlarda ilk sözü söylemekten kaçınırdı herkes
 sonra biri usulca kalkar,
herkese çay koyardı
anımsıyor musun?

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi.
her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun maceralar umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzalıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün pencersinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiceklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerikaya
kendi Amerikası da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
herşey o eski rüya da kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldukleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?

Murathan Mungan

30 Temmuz 2012 Pazartesi

uzun saçlarım kadar sıska bacaklarımda dert oldu millete


KENDİNLE BARIŞIK OL GÖRÜNTÜN UĞRUNA SAĞLIĞINLA OYNAMA

Gogula girip kilo problemi yazınca karşınıza milyarlarca site çıkar bunla alakalı. Binlerce diyet formülü,zayıflama hapları, egzersiz hareketleri, sözüm ona şifalı bitkiler daha bir sürü ıvır zıvır. Dünya hızla obeziteye doğru giderken  gayet de normal . Yalnız benim gibi kalan son birkaç milyon zayıf insana yapılan dayatmayı anlamam imkansız. En çok da kilo problemi çekenler yapıyor bunu. Asla kilolu biriyle dalga geçmedim, vah vah ne bu kilolar diyerek rencide etmedim. Hatta bu dayatmaya direnip fazla kilolarıyla  barışık insanları hep takdir ettim.

Nip Tuck dizisini bilen bilir. Standarda oturtulmuş bir güzellik anlayışı yaratıldı. Kalkık burunlar,dik popolar, 38 hatta 36 beden elbiselere girme çabası. Daha onlarca örnek verebilirim, bunun uğruna ne çok kişinin saatlerce koşu bantlarında turladığı, estetisyenlere,diyetisyenlere,ilaç firmalarına  akıtılan paralar aşikar. Karşılığında sağlığını kaybeden milyarlarca insan olduğu da apaçık bir gerçek.

183 cm boyunda 60-65 kilo civarı bir adamım. 32 yaşımda olmama rağmen hâlâ saatlerce basketbol oynayabiliyor, günde 5-6 kilometreyi hemde 25-30 dakikada banamısın demeden koşabiliyorum. Basketteki rakiplerim olsun, parkta koşu yolundakiler  olsun hemen hepsi benden genç. Hatta 16-17 yaşında bir çoğu,buna rağmen performans olarak çoğunun üzerindeyim. Günde bir paket sigara içmeme, içkiyi buldu mu sünger gibi çekmeme karşın hayatı boyunca bunları ağzına sürmemiş binadaki komşularım merdivenleri çıkarken nefes nefese kalıyorken ben oralı bile değilim.

Ama hepsinin ağzına pelesenk olmuş şu cümleler : Levent çok zayıfsın,biraz yesene.Rüzgar çıksa alıp seni götürecek.Fasulye sırığı gibisin,kemik torbası mübarek,iskeletor gibisin. Leylek bacaklı vb.
Ulan, şükürler olsun bugüne dek önemli bir sağlık problemim olmadı. Zayıfım evet ama kemik çatım oldukça geniş,upuzun omuzlara sahibim.Kollarımdaki kaslara çoğunuzun imrenerek baktığını da gördüm. Evet kaburgalarım sayılıyor,yukarıdaki resimde olduğu gibi omuzlarımda iki sivri kemik var veee kesinlikle haklısınız bacaklarım çokk zayıf ve çok komik. Kadın mıyım oğlum ben,napıcam güzel bacakları.. Şu iki resme bakınca zayıf levent  tercihimdir,kimse kusura bakmasın.

Bu yazıyı kaleme aldığıma göre anlamışsınızdır ki artık burama kadar geldi (çenem hizası) Ağzımda sigarayla çizdim kendimi zira sigara içenlere karşıda yapılan faşizan tutumu anlamıyorum. Artık sokakta sigara içerken bile pis bakışlara maruz kalıyorum. Özetle kahrolsun faşizm,her  türlüsü.
Not: şu painte yeni alışmaya başladım,yoksa ben iyi bir çizerim.vallah bak,yeminle :)

26 Temmuz 2012 Perşembe

Karşılaşma


Yıllar sonra karşılaştık sonunda, bunun bir gün gerçekleşeceğini biliyordum. Birçok ülkeden daha büyük İstanbul bile zamanında birbiri için atan iki kalbin karşılaşmasını engelleyemezdi, bilakis bunun için önayak bile olabilirdi. Ne yalan söyleyeyim bunun devasa bir avm’de gerçekleşeceği son aklıma gelecek şeydi. Birlikte olduğumuz yıllar avm denilen şey lügatimize girmemişti ki henüz. Hiç girmeseydi keşke,modern toplumun tapınakları oldular bir nevi. Bir ritueli yerine getiriyormuşuz gibicesine gerekli gereksiz alışveriş yaparak rahatlıyoruz,hatta kimisi statü atlıyor sözüm ona. Yalandan bir kitabı yanımızda taşıyıp cafede kahvemizi yudumlarken masamızın üstüne koyduğunu biliyorum bir çoğumuzun. Hani bak ben böyle bir adamım,böyle melankolik böyle entelektüelim demek istercesine;çoğunlukla da karşı cins için. Ama geçmişte kalmış bunlar, şimdi telefonlar masaya koyuluyor evvela,ay-fon mudur,ay-ped midir her ne altsalar.Mohikan saçlar,livays pantolonlar,kalite bir sigara vb. Starbucks’da moko üstüne bol koko içmeler, hazır edilmek üzere karton bardağa yazılacak isme dejavu falan gibi nick vermeler..offf! sonra gireriz buna, konudan çıkıyorum.
Bir avm’de karşılaşmamız yetmemiş gibi, bebek reyonunda denk geldik üstelik.Hadi ben yanımdaki dostuma puset bakınmak için buradaydım,ya O ? Yoksa… neden olmasın o kadar uzun yıllar geçti ki ve habersiz. Of! Ne kötü bir rastlaşma olmuştu bu, üstelik ancak on dakika sonra çıkarabilmiştim. Öncesinde ulan bu hatun neden beni kesiyor deminden beri diye düşünüyordum.

O zamanlar karalar giyinen rock müzik hayranı iki gençtik. Benim saçlar gene uzundu ama daha marjinal kesimler hakimdi. Onunsa kulağında onlarca küpe vardı,tüylü müylü çoğu kendi elceğiziyle yaptığı.Sert kesimli kırmızı balyajlı saçlar,parmaklar gümüş yüzük dolu,kapkara göz farları falan. Şimdi benim üzerimde eskimeye yüz tutmuş yazlık bir ceket,altında spor bir kotla arzı endam etmekteydim. O ise bembeyaz bir elbise giymiş üzerine,kokoş bir makjay.Yalnız küpeler gene oldukça sert şeyler,ben zamanında böyle bir hatundum,yanlış anlaşılmasın demek ister gibi. Belki de benim de saçlarımı inatla kestirmemem aynı sebepledir, küpemde öyle keza. İlginç olan tanıyana dek bir yabancıydı benim için ve yine nefesimi kesmeyi başarmıştı.Bunu becerebilen pek kadında olmadı hani.

Yanımdaki dostuma tanıdın mı dedim. Nasılsa o hemen çıkardı kim olduğunu,ne dersin yanına gidip bir merhaba desem mi diye sordum. Ya Levo kaç yıl geçti aradan boş ver falan gibisinden laflar etti. Zaten salak gibi on dakikadır bakışmamıza rağmen uğramamıştım,şimdi çok garip kaçacaktı sanki. Hem ne konuşacaktık ki, sahi ne arıyordu bebek reyonunda? O da aynı şeyleri soruyor olmalıydı benim için. Belki, belki o da yanında ki şu şapşal görünüşlü kız için buradadır , neden olmasın. Hem hafiften bir göbeği var gibi kadının. Acaba o tanıdı mı beni, tanımasa neden o kadar baksın ki ? offf! İşte birkaç dakika daha geçmiş oldu şimdi. Hem neydi bizim durumumuz, sevgili miydik hayır, arkadaşta değildik.  Adını koyamadığımız bir mazimiz vardı bizim, klasik bir şekilde son bulmuştu arkadaşlığımız o eğitimi için uzak bir şehre bende o dönmesine yakın askerlik görevimi yapmaya gitmiştim. Sonra araya birçok şey girdi ve belki en az 13-14 yıl olmuştu görmeyeli. Çok geç , işte kasaya doğru gidiyorlardı artık. Bizim salak ta hâlâ puset üzerine derin! bilgiler alıyordu satıcıdan. Sanki araba satın alıyor,yok şurasına ne konuyor,yok nasıl katlanıyor.Oldu olacak hava yastığı var mı diye sor anasını satayım. Oğlum gidiyorlar lan falan diye mırıldandım duymadı bile.

Görmek ne yalan söyleyeyim tadımı kaçırmıştı, geçmişe yolculuk yapmak zorunda bıraktı beni ve o dönem unutmak istediğim, yüzleşmek istemediğim öyle sıkıcı şeyler var ki.Yine de konuşmak isterdim,konuşmalıydım.Görüntümün haricinde yeni benle tanışmasını isterdim, öyle ya.. Çocuk Levent’i tanıyordu o,ne toydum o zamanlar. O zaman şiddetle savunduğum birçok görüşün şimdi tam karşısındaydım. Karakterimde değişmişti elbet, o zamanlar daha pısırıktım mesela. Bunu pek sevmezdi, keşke bunu gösterebilseydim ona. O da değişmiş olmalıydı. Derken çıktık dışarı, her zamanki ahmaklığımızla ulan nereye park etmiştik bu arabayı olduk? P2 miydi, yok be abi P22’iydi sanki. Hatta sanırım yanlış kattayız diyerek hafif münakaşalar sayesinde biraz sıyrıldım o halet-i ruhiye den. Garajdan çıkınca fark ettik ki ramazan vesilesiyle trafik almış başını. Hiç biri problem değil de bu kankamın müzik zevki öldürecek beni. Ağbi açsana Joy fm’i falan, bu seğmen fm’de ne Allah aşkına…
Not: şu paintten yaptığım çizim yazının havasını kaçırdı gibi sanki ya neyse :)

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Beyoğlu mu? anlatırım bir ara



Nasılsa gece oluyordu her seferinde. Odasının kapısını kilitliyordu evvela,ardından joy fm’i açıyor ve altmışlardan günümüze uzanan slow parçalar eşliğinde ya bir kitap okuyor,ya güncesine yazıyor ya da güzel bir kadın resmi çizmeye koyuluyordu. Sayılı sigaralarını içeceği vakitleri ayarlamak durumundaydı elbette.Gecenin başında bir tane,uğraştığı şey her neyse ortasında bir tane ve sonunda bir tane daha.Sabah kahvaltıdan sonraya da bir tane kalıyorsa ne âla. Uykusuzluk çekmiyor,aksine uyumamak için direniyordu.Keşke hep gece olsaydı ya da bir gece vakti ölse-hani bu gece olsa fena olmaz- ne güzel olur diye düşünüyordu. Pencereden uzanıp havayı teneffüs ediyordu her gece,ayla bakışıyordu.İşte koca İstanbul’u uyutmuş ve o tek başına ayaktaydı,ne harika bir duygu. Korkacak,çekinecek hiçbir şey yok.Belki…belki de söz konusu bir sabahta olmayacak,kim bilir. Eski bir parça kendini hissettiriyor tam o sırada radyoda kendini. Geçmişten bir kare geliyor gözünün önüne, belki yitip giden sevgili,belki çocukluğu. Hangisi ağır basıyor belirsiz.

Kim, kim bilebilirdi benim gibi Beyoğlu’nu,hanginiz İstiklalde tek başına kalacak kadar geç vakte kaldınız diye böbürleniyordu salakça. Hem de öyle çılgın tek bir gece değil,günler ve günlerce… Her mevsiminde kaldırım taşlarına yatıp uzanmış sabaha doğru. Koca İstiklal’i bile uyutuyordu. Gün artık ışımaya başladığında bilmem kaçıncı turunda caddenin, işte emlakçı abiyle yüzleşiyordu. Bilmezsiniz siz, sabaha karşı beş buçuk altı gibi yola koyulurdu bu abi,biz beyoğlunun çocuklarına oda kiralamaya kalkardı.En doğru vakitti gülmeyin sakın.

İşte tam burada yıllarca çaldık,işte şurada uyukladım,işte şu köşede sinyal yaptım.Sinyal mi ne ? boş verin :) Balıkçı pazarını dönünce hemen sağdaki pastane açardı ilk önce, ilk müşterileri hep müzisyen.Bacaklarının arasına,sandalyeye dayanmış enstrumanlar. İyi sabahlar diye gülümseyerek girerdi Ati içeri bende hemen arkasından.Ne güzeldi iyi sabahlar demek,günaydınmış peh! Abi gene 5 çay içene altıncı bedava di mi derdik.O da olur anlamında başını sallardı,üç bardak çay atiye üç bardak bana. Siz nerede çalıyorsunuz diye sorardı tarlabaşının çalgıcıları,biz sokak müzisyeniz derdik bir ağızdan ve salakça bir gururla. Şu dönerciden satırı kapıp hani Beyoğlunda kaç kişiyi haşamat eden meşhur yarı fantastik hikaye var ya..İşte,işte tam bizim yanımızda olmuştu.  Kaç yıl öncemiydi bu anlattıklarım,ne bileyim çok oldu,çok :(

Yıllar sonra İstiklal’e uğramıştı bugün ve yanındaki herife anlatmıştı bunları. Gerçekten ne kadar olmuştu,kaç yaşındaydı o vakitler.off! neden anlatmıştı ki,hem övünecek şeyler miydi bunlar. Serserilik işte, nasıl kaset kitap arakladıklarını bile anlatmıştı uzun uzadıya.Çalçene ben, kim bilir ne düşündü hakkımda. Yaşlandım mı ne, yeniye dair bir anlatacağımda yok ki..ben n’apayım. Bunları düşünürken, dönüp çizdiği kadına baktı.Off! ne güzel olmuştu, hele o kalçası. Amannn kadın değil mi, hepsi aynı, uzak olsunlar benden.Hem beceremiyorum ben, ne bir hovarda olabildim ne de bir sevgili.Benim kalemim değilmiş demek ki,hem ne gereği var Allasen.

Geceyi seviyordu o, korkularını ancak böyle bastırıyordu. Ya şimdi ? Artık kapıyı kilitlemek,İstanbul’u uyutmak,Beyoğlu’na beşiğinde ninni okumak para etmiyordu. Şu çizdiği kadında bir resimdi en nihayet.  Hem baksana,her seferinde sabah oluyordu işte, beyhude çocuksu bir avuntuydu bu. Büyüyordu,akranlarından çokça geri kalsa da büyüyordu.Bedeli çok ağırdı büyümenin,çok ağır. Bakmayın bir öykü gibi anlattığıma,hepsi gerçeklerden ibaret ve bahsettiğim benim elbette.Bir üçüncü kişi gibi bahsedecektim güya onu bile beceremedim. Yakında kış gelecek geceler uzayacak,upuzun geceler.Ancak sabah bir gerçek ve artık harekete geçmeli,korkularımla yüzleşmeliyim.


24 Temmuz 2012 Salı

You know i'm no good


Üzerinden tam bir yıl geçmiş,bir türlü o kelimeyi söylemeye dilim varmıyor.offf..!
İsmini anımsamadığım ünlü bir modacının dönemin top modeli Latetia Casta için şöyle dediğini anımsıyorum : 'Tanrı'ya inanmazdım ta ki Latetia'yı tanıyana dek.'
Sorgulayan her insan için kanıt farklı farklı yerlerdedir.Kimi bir tırtılın kelebeğe dönüşünde görür Tanrı'yı kimisi ise bir bebeğin masum gözlerinde. Amy benim için bu anlamda çok özeldi. Tanrı'nın çok cimri davrandığı bir hediyeydi sanki bizler için.Kaldı ki özel yaşamı,giyimi kuşamı ile çok ayrıksıydı ve bu sebeple çoğu bana katılmayacaktır eminim.Çok umurumda ya.Seni hep özleyeceğim Amy,her neredeysen görüşmek üzere...

19 Temmuz 2012 Perşembe

İstanbul Ağrısı

Salıyı çarşambaya bağlayan gecenin son saatleri, hani uzarsa yazı birazdan gün ışımaya başlar. dışarıda sürekli miyavlayan sanki anneciğini arayan kedinin ağlamaklı sesine sokağımızın köpeği Öksüz’ün havlamaları karışıyor, yardımcı olmaya çalışıyor gibi. Sıcaklardan sabaha dek açık olan penceremden bakıyorum da gökyüzünde buluttan eser yok, buna rağmen görebildiğim ancak birkaç yıldız. İstanbul işte n’aparsın bunca yapay ışığının içinde yıldız mıldız göremez insan. Gözlerimizi kamaştırmıştı önceleri ya şimdi? Üç aynalı kırk oda adlı eserinde yanlış anımsamıyorsam şöyle bir lafı vardı Mungan’ın : “Kamaşmakla körleşmek arasında çok ince bir çizgi vardır” Bu şehir bir yabancının gözlerini kamaştırır ilk başta ama sonra körleşmesi kaçınılmazdır. Acaba bir gökkuşağına tanık olmayalı kaç yıl olmuştur. Ama bakmayın söylendiğime şikayetçi falan değilim, ölesiye seviyorum bu şehri. Hani “ ay tatlım vallah o kadar yiyiyor, yiyiyorum ama kilo alamıyorum” diye sözüm ona yakınan anoreksik bir hatunun aslında karşısındakine gizliden caka satması gibi. Üstadın İstanbul’u anlattığı o muhteşem dizeler geldi şimdi aklıma:
 “SEN EĞER YİNE İSTANBUL’SAN
 EĞER SENİN AĞRINSA İĞNELİ BEŞİK GİBİ HER TARAFIMDA HİSSETTİĞİM
 ULAN YİNE SEN KAZANDIN İSTANBUL
 SEN KAZANDIN BEN YENİLDİM
 KULAKLARIMDAN KAN FIŞKIRINCIYA KADAR EMRİNDEYİM

 Ben olsam üstadın kendi sesinden dinlerdim :




 Kafka’ya Mektuplar bloğumun ismi ama son zamanlarda adıyla hiçbir alakası kalmadı. Listesine yeni ekleyen bir okur, ne alaka diyordur eminim. Açıklayım, zamanında birkaç kişi vardı yalnızca ve bende rahatça Kafka’ya yazıyordum. Kendimi saklamadan, sakınmadan ama derken sayı artınca… Özetle böyleyken böyle oldu işte :)

Facebooktan fena sıkıldım artık ve hiç giresim yok. Yalnız ne komik, gerçekte hiç tanışmadığım bir kaç isim meraklanmasın diye arada gözükmek zorunda hissediyorum kendimi. Hiç hesabınızı dondurmayı denediniz mi? en çok iletişim kurduğunuz insanların resimleri çıkıyor karşınıza ve şöyle diyor facebook hazretleri: “bak levo, eğer hesabını dondurursan Ali, Ayşe, Ahmet, Mehmet seni özleyecek, merak edecek, emin misin?” evet diyince de, vallah mı lan son kararın mı diye ısrar ediyor.

 Gelelim blogger’a,burası da pek farklı sayılmaz.Takip ettiklerimin 5/1 ‘i facebook gibi kullanıyor bu mecrayı. Ulan insan günde dört beş post yazar mı? Madem öyle face’e geçsene,nasıl yapıldığını bilsem bırakacağım takip etmeyi. Yalnız itiraf etmeliyim ki çok kıymetli insanlar tanıdım burada. Yazdıklarından anladığım kadarıyla elbette, yani kimseyi tanımam, hiç biriyle kankalığım olmadı, olmayacakta. Böyle dertleri olan face’e girsin bence. Sanaldan kankalık mı olur kardeşim? ( bu kanka ve türevi sözcüklerden nefret ederim ve günlük hayatta asla kullanmam ama mecburen sanal alemin jargonu, diliyle konuşmak zorunda kalıyor insan.)

Hafta sonuna sınav sonuçları açıklanır. Bakalım ne yaptık, geçen sene yerleşip gitmediğim için puanımın yarısı da kesilecek, off :(( hadi buna rağmen İstanbul’da tutturduk bir yeri diyelim, o da ayrı bir dert, yaş kemale ermiş. Part time işlerde mi çalışacağım en az bir dört, bilemedin beş yıl. Bak gene off :(( Aslında henüz anlatmak istediğim konuya hazırlık girizgahıydı bu yazdıklarım ama  kendimi frenliyorum gene tam burada. Zaten bir dünya of çekeceğim iç sıkıcı şeylerdi, boş verin. Hayatı bombok geçmiş bir adamım ben ama düzelmeyecek değil ya. Allah’tan sağlığım sıhhatim yerinde, tek zenginliğim bu ve en önemlisi.

  Sevgili Kafka yarın Çarşamba yani şans topu günü. İki kolon oynayım bari, tutarsa şayet Prag’a yaşadığın topraklara kaçabilirim, hem bu sıcaklardan da kaçmış olurum. Ulan coğrafyamda kötü, sizin oralar bu aylarda nasıl oluyor K’cığım. Off! Gene ter bastı, çok sıcakkk. Saçlarımı mı kestirsem acaba, on beş yıldır at kuyrukluyum, cesaret edemiyorum ki. Kısa saçlı levent nasıldı anımsamıyorum bile. Bir yabancılaşmada kendimle yaşamak istemem doğrusu. Bir de en çok kadınlar sormaz mı, yahu levent nasıl çekiyorsun bu sıcakta bu saçları diye. Ya sen sanki benden farklısın, anlamıyorum ki. Kıskanıyor musun kızım, tepen açılmış biraz ama diyemiyorum ayıp olmasın diye.

 Saçı kesemeyeceğim belli de, hiç olmazsa şu sigarayı bırakabilsem. Ramazan fırsat bunun için belki ama oruç tutmak lazım evvela. Bir şey yapmak lazım artık, bir değişiklik… ufacıkta olsa. Güzel bir iş aramaya başlasam, hiç olmadı gece en geç 12 dedi mi uyumaya alıştırsam kendimi. Melanin eksikliği çekiyor zavallı bedenim yıllardır. Ya da…ya da laptopu çöpe atsam, kıyamam di mi? cıkk! Olmaz. Eh, o halde face twit ve blog hesabımı falan tümden kapasam. Ya da olmadı şey yaps… Haydaaaa! Bağlantı kopmuş, dönünce yayınlarım artık. Belki de yayınlamam, hesabımı kapatacağım ya :))

13 Temmuz 2012 Cuma

Red Kit'e konuk olan ünlüler



Hava oldukça sıcak,uyku tutmadığından sabaha dek sevdiğim bloglarda turluyorum,eski yazılara bakıyorum gizlice.Hayal kahvem adlı blog arkadaşım çizgi romanlara meraklı biri.Bana ise 20-25 yıl sonra fena bi soğuma geldi,çizmekten de çizgi roman okumaktan da keyif almaz oldum.
Neyse efenim,kendisi merak etmiş engelli süper kahraman var mı diye araştırmış ve Daredevil'e ulaşmış.Bizim zamanımızda Gözüpek'ti adı.( görme engelli ama duru görüsü açık bir avukat) Yanlış bilmiyorsam Sosyoloji mezunu rokçu Teoman'ın da tez konusu  "Çizgi roman'da kadın"mış yani öyle duymuştum sanki bir röportajında o yüzden ayrıca bir severim arkadaşı,unutmayayım da bir ara bende işleyim bu konuyu.Diyeceğim konu çizgi romanlar olunca çizmekten okumaktan artık keyif almasam da sohbetini edenleri severim.
Facede bir arkadaşım var 50'li yaşlarında,sinemadan da çizgi romandan da anlarız,bayaaa anlarız.Gereksiz tevazu kibirden ötürüdür derler,o yüzden hiç alçalıp küçülemeyeceğim.Bazı geceler bir yazı bir resim veya bir film karesi sabahlara dek sohbete götürür bizi.Geçenlerde de Lee Van Clief'ten bahsederken; abi red kit'te de oynamıştı li van klif dedim ve konu aldı başını gitti,Red Kit'e başka kimler konuk olmuştu diye sabaha dek kafa patlattık.İşte meraklısına güzel bir liste, 50'lerin 70'lerin sinemasına aşina olanlar daha bir keyif alacaktır sanırım:

                        İŞTE öDÜL AVCISI ADLI MACERADA LEE VAN CLEEF
ELLİOT BELT KARAKTERİYLE ARZI ENDAM ETMİŞTİ
                                BİR BAŞKA ÜNLÜ LOUİS DE FUNES



DRAKULA ROLLERİNDEN TANIDIĞIMIZ CHRİSTOPHER LEE

                                                              YAZAR MARK TWAİN
            GERİLİM SİNEMASININ USTA YÖNETMENİ ALFRED HİTCHCOOK
AMERİKAN BAŞKANI ABRAHAM LİNCOLN 


JACK PALANCE'I ANIMSAYANIZ ?


Neyse efenim,daha sarah benhart'dan bily the kid'e kalamity jane'e kadar uzayan bir liste var,ama gene sıcak bastı,iyisi mi kapayım.Aklınızda varsa bir iki isim sizde eklerseniz.Sevgiler....

12 Temmuz 2012 Perşembe

çok sıcaaaaaaaaakkkk

çok sıcaaakkkkkkkkkk...!
Laptopum yanmak üzre...ben yani şu sağdaki adam,resimde de görüldüğü gibi sıcaktan ambele olmuş bir vaziyetteyim.evde klimada yok,hoş olsa da şu çevreci hassasiyetim kullanmama mani olur ya.. özetle,okuyamıyor,yazamıyor  hatta düşünemiyorum bile.Blog aleminde de yazılar kesildi haliyle,herkes tatilde ve nazire yapar gibi fotoğraflarını neyin paylaşıyorlar.Paylaşmayın kardeşim bize ne nerede tatil yaptığınızdan,giden var gidemeyen di mi ama... Neyse serzenişlerimin dozunu kaçırmadan noktalamak en iyisi.Uyku tutmazsa ki tutmuyor,arkadaşımın bilgisayarından indirdiğim filmleri izlerim bende.Zamanında izlediğim filmler ama sırf sizin için tekrar izleyim dedim.Sonra kritik ederim kim bilir.Çoğunluğu  yerli film;KAÇIKLIK DİPLOMASI'ndan VAVİEN'e,İNCİR REÇELİ'den MOBYDİCK'e uzanan geniş saçma bir yelpaze..İşte öyleee,iyi geceler...

7 Temmuz 2012 Cumartesi

2 yıl okul tatili,vay anasını !


tuşlara dokunup yazmaktan nefret ediyorum,bir deftere yazınca da buraya geçmeye üşeniyorum.Zaten kendim içim yazıyorsam buraya geçmenin ne alemi var ? Evet kendime yazıyorum,yazdıkça tanıyorum kendimi ya da yazdıkça şekilleniyorum,aman ne bileyim işte... Okuyacak kitapta kalmadı kitaplığımda,gözüme batan  "2 yıl okul tatili" var sadece Jules Verne'in yazdığı. Çocukluğumda okuyamadığım için ukde kalmıştı, satın alalı iki yıl oldu hâlâ okuyacağım. 2012 sonsa şayet ölmeden okumam gereken kitaplardan biri. Ölmeden yapmam gerekenleri düşününce aklıma yalnızca henüz okuyamadığım kitaplar geliyor.Ne sıkıcı bir adamım. Zaten istesem de dünyayı gezemem ya,Tibete gidemem, evereste'de tırmanamam. Vakit ve nakit gerektiren imkansız hayaller,şurda ne kaldı zaten di mi. en iyisi okumalı. Bir eser de bırakmak isterdim aslında geriye ama Kafka'dan Sartre'dan aşağı kalmasın diye imtina ede dururken bak kıyamette geldi çattı Levent. hayret ilk kez adımın baş harfinide büyük yazdım.Saçmalıyorum,alkol olaydı böyle olmazdı.Para yok paraaa, alkol ve sigaradan feragat edip kitap almalı.Şu ikinci elciye uğrayalım yarın.ah!unutmadan, bu yazıyı okuma gafletine düşen  şansız arkadaşım,can yayınları yaz kampanyası başlatmış dienar mağazalarında,kitaplar 5 lira.gittim bir heyecanla,cıkk :( coelho'dan bir kaç şey var,diğerleri beş para etmez,ondan beş lira demişler, demek ki kar ediyorlar gene.siz yine de bi bakın derim.aman iyice saçmalamadan noktalayıp yatalım,yarın kardeşim kpss'ye girecek.yanında olacağım ve şunun şurasında 4 saat kaldı.neyse yarın dönüşte okuyayım şu kitabı,sonra isteyen olursa kargo ücretini öderseniz ilk isteyene yollarım.gerçi kitaptan pahalıya gelir o zaman da :) en iyisimi vapurda otobüste falan bilerek bırakayım,kitap sahibini bulsun,mümkünse çocuk olsun,benim gibi kazık napcek.iyi geceler....

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...