25 Mart 2013 Pazartesi

Murathan Mungan- Şairin Romanı

Uzunca bir yazı olacağını hissettiğimden vurucu sözcükleri başında söylemekte fayda var.- Zira uzun yazılar pek okunmaz- Bu roman gün gelecek Dünya edebiyat tarihinde başyapıtlardan biri olarak anılacaktır. Elimdeki ilk basım ve Nisan 2011 tarihli, araştırma yapmadım ama belki de tek basım olarak kalmıştır. Hiç şaşırmam buna, benim gibi kendini bir yazar adayı olarak görenlerin cesaretini kırması bir yana, nice büyük yazarı kıskançlıktan çatlatmış olsa gerek. İşin burasında romanda adı geçen karakterlerden biri olan Ehiyu’yu ve Agabu’nun Serhenas’a karşı hissettiklerini daha iyi anlıyor insan. Belki de gizil güçler bu romanın duyulmasını engellemek için elinden geleni ardına koymamıştır :)Ya da sadece 10 punto ve tam 582 sayfa olması birçok kişinin gözünü korkutup okumaktan alıkoymuştur. Murathan Mungan’ın şiirleri öyküleri romanları olsun hep beğenmişimdir ama okuduklarım kadarıyla diyebilirim ki bu en önemli en müthiş eseri. Yazım sürecinin tam 15 yıl sürdüğünü de ayrıca belirtmek isterim. Arka kapağındaki tanıtım yazısı her ne kadar birçok kitabın aksine başarılı bir özet olsa da gene pek yeterli değil. Daha romanın ilk sayfalarında tümüyle kurmaca bir dünyanın içine doğru yol almaya başladığımda aklıma yıllar önce okuduğum Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi geldi. Öncesinde okuduğum tek fantezi roman bu olduğundan gereksiz bir mukayese yapmaya başladım. Okuyan bilir Tolkien bu türün babası sayılır birçok çevrede. Şu kadarını söyleyeyim, öteki âlemde bu kitap kulağına fısıldandıysa haset’inden dudaklarını ısırıp kanatmadıysa ben de bir şey bilmiyorum. Gene de fantezi romanı diyerek batılılaştırmaktansa kitabın arka yüzündeki şu alıntı çok daha güzel: “ Batı’nın modern çağ fantezi romanlarıyla Doğu’nun Bin bir Gece Masalları’nın özgün bir bileşimi.”


Bir dünya düşünün en önemli öğesi şiir en hürmet edilesi kişileri şairler olan. Eh! Bir şairin ütopyası bu olmasında ne olsun, di mi :) Bu bağlamda Şairin Romanı adı çok yerinde olmuş doğrusu. Böylesi bir dünyada şiir adına bi nevi Oscar gibi törenler yapılması kaçınılmaz olurdu elbette. On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri bu maksatla yapılırdı. Şenliklerin yapıldığı Odragend’e doğru yola çıkanların: Şöhreti Anakara’nın dört yanına yayılmış iken ani bir kararla yurdunu terk eden ve tam elli yıl sonra geri dönen bilge şair Bendag’ın; yıllarca kendini eve hapseden şiir filozofu Moottah ile çırakları Zeey ve Tagan’ın; yalnızca şairleri öldüren bir seri katilin peşinden giden Gamen ve yardımcısı Pepqemok’ın öyküsü… Evet, bir fantezi romanı olmasının haricinde Agâhta Christie romanlarındaki tadı alacağınız müthiş bir cinayet kurgusu da cabası. Sadece bu yönden bile ele alsanız gene savunduğum başyapıt olma özelliğinden bir şey kaybetmeyecektir. Dört başı mamur bir roman, kusursuz… Son ana kadar katilin kim olduğunu bilmek bir yana, birkaç cümlelik bir açıklamayla öyle ters köşe olacaksınız ki… Bu bağlamda sinemadan örnek vermek gerekirse: Hani Dövüş Kulübü’ymüş, Altıncı His’miş, yok efenim Diğerleri imiş hepsi tırt, palavra kalır… Yok, cık! Kitabı pazarlamaya kalkıyormuş gibi hissettim kendimi bir an. Vallah siz bilirsiniz, okumazsanız çok şey kaybedersiniz. Tüm bu olay kurgusu falan filan haricinde içerisinde altını çizecek öyle çok kelime, hatta koca paragraflar çıktı ki. Hangi birini paylaşayım bilemedim. Her söz bir öğreti niteliğinde. Tamam, benden bu kadar, işte altı çizdiklerimin minicik bir bölümü:


Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı. İnsan içinde yaşadığı anı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu. (s.9)

“ iyi şiir doğa gibidir,”derdi ilk ustası, “en çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır.” (s.10)

“ şairlerin ortalığa hâkim olacakları saatler herkesin uykuda olduğu saatlerdir,”derdi. “Gece yarısından sonradır ve sabahın ilk saatleridir. Herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. Çünkü zaman hırsızıdırlar. Başkalarının zamanlarını çalarlar. Yeryüzünün saklı zamanlarını, uykulu zamanlarını kullanırlar. Herkesin ortak kullandığı saatlerde zaman zayıflar, güçsüz düşer. Çünkü paylaştırılmış, bölüştürülmüş, diri tutulmuştur; ışığın ve gölgenin oyunlarından mahrum bırakılmıştır; her şey çok aydınlıktır. Nesnelerin ve hayatın görünüşü çiğdir. (s.11)

Zamanın daha som, günün daha zayıf olduğu saatleri kullan yeryüzüyle söyleşmek için.(s.11)

“ Yaşlılığın en iyi yanı bu,”diyor. “Kimsenin gözüne batmıyorsun artık. Kimse iş buyurmuyor sana. Bir şey ummuyor. Kimsenin rakibi değilsin. Kimse seni kendi varlığı için bir tehlike saymıyor.” (s.18)

Bendag en tehlikeli yolculuklarda bile hiçbir zaman kesici, delici alet taşımamış, başkasının ölümünden hayat kazanmak istememişti.(s.36)

Ardında bıraktığı yaşamı kendinden sonrakilere sağlam teslim etmek istercesine, zamanın götürdükleriyle koruduklarının son kez sayımını yapmak isteyen dikkatli gözlerle bakıyordu çevresine. Bir şair ölürken yerküreyi bulduğundan daha güzel, daha iyi bırakmak zorundadır, demezler miydi hep?(s.42)

“Bazı insanlar yaşadıkları bir deneyim sonucu bir kerede büyür ve ondan sonra bir daha büyümezler. Erken ustaların çoğu böyledir, kırkında-ellisinde ulaşmaları gereken olgunluktaki şiirlerini yirmili yaşlarında verdiklerinde hayatlarının geri kalanı zor geçer.”(s.48)

“Her deneyimin insana bir şey kazandırdığı söylenir bir de, ama demek ki bazı deneyimler kaybettirebiliyormuş!”(s.64)
Başınıza tatsız bir şey geldiğinde hemen uyuyun çocuklar. Göreceksiniz, uykunuzda sıkıntınız hafiflemiş olur, sorununuz her ne ise üstesinden gelebilecek gücü uykunuz bağışlamıştır size.(s.66)

Çöken uygarlıklardan her zaman iki şey kalır geriye: Şiir ve çömlek. Yerkürenin en eski tanıkları.(s.71)

“Onu her gördüklerinde ‘Söyle bakalım Dohanara’lı Tarkusyu, çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?’diye sorarlarmış. O da her seferinde, ‘Her ikisi de…’dermiş. ‘Ama bana soracak olursanız, en iyisi okuyarak gezmektir.’diye de eklermiş.”(s.80)

İnsanlar eskiden kaybolmaktan bu kadar korkmazlardı, dedi içinden. “Kaybolmanın insanı zenginleştiren serüvenlerine olanak tanırlardı; yazık, bazı şeyleri kaybolmadan öğrenemez ki insan!”(s.81)

Şiirin kendisi bir çeviridir.(s.98)

“Doğada sözcük yoktur derim ya hep, evet doğada sözcük yoktur, ama doğada şiir vardır. İnsan doğada olmayan bir şeyin yardımıyla doğada olan bir şeyi yeniden yapar, yaratır. İşte size bir şiir tanımı daha. Bu tanımı da çiçek kurutur gibi diğerlerinin arasına koyup saklayın.”(s.98)

“Göz önünde olduklarına bakmayın, tabiat ve emek en büyük sırdır.”(s.101)

Bakın hayvanlar yaşamlarına anlam aramazlar, varoluşlarını sorgulamazlar. Bütün bunlar bizim cezamızdır. Hadi cezamızı güzelleştirelim. İnsanı tabiata şiir bağlar. Tabiatı ancak şiirle anlayabilir, kendimizi tabiata ancak şiirle bağışlatabiliriz.(s.105)

Ömrünü harflere vermiş biri olarak biliyordu ki yazı, eli kalem tutan herkese, içtenliğin en çabuk sahteleşen şey olduğunu öğretir.(s.120)

Bir erkek olduğu halde aynı elma ağacının dallarında çamaşır kurutmanın önemini biliyor Gamenn; bunun kadınlar için ne ifade ettiğini, kendi aralarında bir tür kardeşlik bağı sayıldığını biliyor. Bölgenin halk şarkılarının birinde, bir nedenle incinmiş olan kadının diğerine şöyle sitem ettiğini anımsıyor: “Aynı elma ağacını dallarında çamaşır kurutmadık mı seninle?”(s.133)

Gaveleana menekşesi ancak kadınların elinden su içen doğanın sihirli çiçeklerinden biri. Yağmur suyuyla besleniyor ama bir tek erkeklere kokuyor. Bugüne kadar hiçbir kadına kokmadığı biliniyor. Tıpkı hiçbir erkeğin elinden su içmediği gibi.(s.135)

O, her zaman yalnızlığını her şeyin üstünde tutmayı bildi; yalnızlığın öğrettiğinin insanların öğrettiklerinden fazla olduğuna inandı. (s.140)

Bizim yanılgımız, tüm evreni aklımıza sığdırmaya çalışmamız bence. Aklımızla açıklayabildiklerimizin tüm evreni anlamaya yeteceğini sanıyoruz.(s.165)

İnsan ona duyduğu tensel ilgiyi değil dışa vurmak, kendine bile söylerken mahcup olabilirdi. Birden aslında onun sandığından daha yalnız olabileceğini düşündü. Güç, güzellik ve akıl, sanılanın aksine insanı yalnızlaştırırdı.(s.174)

Kadınlar, insanın kalbine dokunmaktan korkmuyorlardı.(s.176)

Bir insan yaşamı boyunca en eski anısını arar.(s.196)

Yaşamda her şeyin geçici olduğunu bilmenin varoluş kederini sürekli diri tutan o umarsızlık bilinciyle, yerküredeki her şeyi dolgun bir yürekle cömertçe, sabırla, karşılıksız seviyor ve sonra yaşamın ona görmeyi armağan ettiği ne varsa yerküreye yeniden şiir olarak geri veriyordu.(s.220)

“Ölülerimiz, yaşayan bir parçamızdır biz yaşadıkça,”diye geçiriyor içinden Bendag. “Ne yazık ben öldüğümde, ustam da ölmüş olacak!” (s.221)

Bir yolcu, yolda her şeyi görmez, dedi Moottah. “ Yolu her şeyde görür. Her şey bir yoldur çünkü.” (s.234)

Her insanın ömründe, kendinden önceki insanların anlamadıklarını anlamanın mutluluğu ve anlaşılmasını kendinden sonraki insanlara devredecekleri bilinmezliklerin kederi vardı.(s.239)

Yaşam ona göre doğuştan kör birinin yanlış imgelerle donanmış kayıp rüyasına benziyordu.(s.252)

“Her tesadüfte elimizden kaçan dokunulabilir bir lütuf vardır, onu ancak daha sonra görebiliriz. Hatta kimi zaman çok daha sonra”(s.252)

“İnsanın hayatta en önemli sorunu ne istediğini bilmemesidir.”(s.300)

“Bütün zamanlar birbirine benzer, birbirine benzemeyen anlardır. Şiirin ölümsüzlüğü bir an sanatı olmasındandır”(s.316)

“Bilinci artan kişinin kaderi de artar”(s.363)

“Mutsuz musun peki?”
“Huzurluyum. Mutluluk benim için hiçbir zaman önemli bir kavram olmadı. Daha çok bir rastlantı gibi yaşadım mutluluğu. Kısa anların hediyesi gibi. Yaşamın karşıma çıkardığı bazı anlar benim için mutluluk demekti, o kadar…” (s.382)

Birdenbire yanı başında bitiveren bir çocukla her şey konuşulabilirmiş gibi, “Varoluşa ağlıyorum”dedi Bendag. Bunu en rahat bir çocuğa söyleyebilirdi. “En büyük çaresizlik varoluştur. Niye var olduğunu anlamadan var olursun çünkü. Bazı çocuklar bunu bazı büyüklerden daha iyi anlar. Onun için sana söylüyorum. Sen henüz bir çocuksun, gözyaşlarını gördüğün bir yaşlı adamı ve o gün onun niye yol kenarındaki bir ağacın altında oturarak var olduğu için ağladığını ileriki yıllarda düşünmek, bütün bunları hatırlayıp hatırlamamak sana kalmış. Ama sordun diye söylüyorum, ben varoluşa ağlıyorum sevgili çocuk. İyi ya da kötü bir şey olduğunu söylemiyorum bunun, yalnızca bazen çok ağır geldiğini söylüyorum.”(s.388)

Geçmişte kalmış bazı olayları hatırlayabildiğimiz kolaylıkta hatırlayamayız ki geçmişteki kendimizi.(s.436)

“Sıradan şeyler hakkında yalan söyleyenler yalnızca yalancıdır, önemli şeyler hakkında yalan söyleyenlerse şair olur, bu yüzden hakikatler şairin en önemli konusudur”(s.456)

“İnsan ne yaşarsa yaşasın, sonunda her şey bir günbatımına bakıyor, değil mi?”

“Hayatta en zor, en katlanılmaz şey insanın kendisi olmasıydı. Yalnızca kendisi. Sıradan, yavan, tanıdık, sıkıcı kendisi!” (s.510)

“Neden herkes hayatta gerçeğin peşinde sanır kendini? Hakikat her zaman yarayışlı bir şey değildir. Aklınızda, ruhunuzda hakikati ağırlayabilecek yeriniz yoksa onu davet etmemelisiniz.”(s.545)

‘İnsanın en büyük trajedisi bir zamanlar çocuk olmasında yatar’ve unutmayın aile yaraları hiç bir zaman iyileşmez.(s.550)

“Zeki, akıllı, hırslı insanların başarısızlıklarında günün birinde mutlaka kötülüğe açılan bir kapı vardır. İyilerin işi her zaman daha kolay olmuştur. Unutmayı bilirler çünkü üzerinden atlamayı, kayıtsız kalmayı, gerisini hayata bırakmayı, omuz silkip kendi yollarına devam etmeyi, gerektiğinde bağışlamayı…”(s.554-555)

Hayatta kimsenin görmek istemediği kadar çok acı vardır. Siz yalnızca seçtikleriniz fark edersiniz.(556)

ARKA KAPAK:

Adı Yerküre olan bir gezegen. En büyük kara                                                                                                   

parçası sayılan Anakara’da farklı yerlerden

farklı nedenlerle Odragend’e varmak üzere yola çıkan

gezginler. Elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair.

Yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra,

çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir

filozofu. Yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren

atlı polis ve yardımcısı.

Yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar.

Surlarında şiir bayrakları dalgalanan şehirler. Kanatları

ğöğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar.

Sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür

tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler…

İnsanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri.

Batı’nın modern çağ fantazi romanlarıyla

Doğu’nun Binbir Gece Masalları’nın özgün bir

bileşimi.

Tabiata, emeğe ve şiire övgünün romanı.



                                        Murathan Mungan

Not: Sanırım uzun süre yazmayacağım. Normalde okuması aylar sürecek bu güzel romanı da derslerime yoğunlaşmam gerektiğinden bir hafta gibi kısa bir sürede okudum. Ayrıca, ülkenin bu uğursuz gidişatından dolayı tadım tuzum iyice kaçtı. Aslına bakarsanız okul falan bile hikâye gelmeye başladı. Medyanın acınası durumu bir yana bloglarda dahi kimse bu olaylardan bahsetmiyor. Kaç zamandır kaleme dökmeye çalıştığım ama doğru sözcükleri bulamadığım duygularımın görüşlerimin tercümanı olan bu arkadaşımın yazısını okumanız dileğiyle. (izin almadan linkinizi paylaşıyor olmama darılmazsınız umarım)

http://bisirrimvar.blogspot.com/2013/03/artk-siddet-yanlsym.html



13 Mart 2013 Çarşamba

Kafka- Babama Mektup



Kafka’nın Milena’ya ve babasına yazdığı mektuplar haricinde hemen tüm eserlerini okudum. Mektupları sona bırakma sebebim bunların yayınlanması ne kadar ahlakiydi ve bir edebi yapıt olarak ele alınabilirimiydi? Bunlar kuşkusuz sadece benim sorguladığım şeyler değildi, edebiyat çevresinde de aynı sorular hâlâ tartışıladurur.  Zaten, dostu Max Brod’un metnin tümünü Kafka ailesine saygısızlık etmemek adına söz konusu tarihten 15 yıl sonra yayınlaması ve edebi bir metin kimliği kazandırmak adına “ Taşrada Düğün Hazırlıkları” kitabına dâhil etmesi bunun özel bir mektup olduğunu bilmesinden kaynaklanıyordu. Kitabın sonsöz kısmında da yer alıyor bu. Ben tüm yapıtlarını – Değişim hariç- Cem yayınevinden Kamuran Şipal çevirisiyle okudum. Bunun en önemli nedenlerinden biride hemen tüm eserlerinde metnin içinde birçok sözcük numaralandırılmıştır ve kitabında sonunda açıklamalar, ek, fragmanlar gibi okuru aydınlatıcı birçok done barındırır.

Kafka’nın eserlerini okuyanlar yazarın babasıyla birçok problemi olduğunu ve yazılarında buna dolaylı bir şekilde oldukça değindiğini bilir. Ama tümüyle bundan beslendiğini söylemek büyük haksızlık olacaktır. Eğer başkaca yazılarını okumadıysanız bu kitaptan başlamanın pek doğru olacağını sanmıyorum. Bana ne kazandırdığına gelecek olursak; babasıyla olan özel durum haricinde nişanlıları sevgilileri hakkında daha fazla bilgi edindim. Kız kardeşleriyle olan ilişkilerini, karakterlerini, kız kardeşlerinin babasıyla olan ilişkilerini daha etraflıca öğrendim. Hatta kocaları ve çocukları ne iş yaptıkları fiziki ve karakteristik vb. gibi nice şey hakkında fikir edindim. Kız kardeşi Ottla’nın Kafka’ya nazaran babasına karşı daha dik durabildiğini daha cesur olduğunu yeni öğrendim ve aynı Kafka gibi “aşağı sınıftan” insanlarla babaları onaylamasa bile arasının iyi olduğunu.
                                                       Kafka, kız kardeşi Ottla'yla (1915)
Felice Bauer’e yolladığı 1 Kasım 1912 tarihli mektupta şöyle yazar: “ Üç kız kardeşim var, biri evli bunların, biri nişanlı, biri de bekâr; ötekileri de seviyorum ama içlerinde en çok sevdiğim henüz bekâr olan üçüncüsüdür”

Başta Felice olmak üzere tüm ilişkileri Julie ve Milena sonuçsuz kalmıştı. Evlenerek nihayet babasından kurtulacak onla bir bakıma aynı mevki ye gelecekti. Ancak başarısız nişanlılıklarını her ne kadar babasının onayını almamasına bağlasa da evlenirse yazarlığının sekteye uğramasından korktuğunu mektuplarında kendisi de itiraf etmiştir.

Neyse daha fazla detaya boğmayalım. Yazarın tüm geçmişi hakkında kıymetli bilgiler bulabileceğiniz bir kitap. Meraklısına tavsiye ederim. Ama lütfen Attila İlhan’ı sadece aşk üzerine yazan büyük bir şair olarak tanımak nasıl büyük bir hataysa;  Kafka’yı da sadece sevgilisi Milena’ya mektuplar yazan zavallı bir âşık olarak indirgemeye kalkmayın derim ben. Gene de sizin bilirsiniz.

Kitap yazdığı mektubun orijinal el yazısı, annesi kardeşleri babası gibi birçok resimlerle süslenmiş. Kitaptan alıntı yapsam mı bilemedim doğrusu, bunun yerine bugünlerde sıkça gördüğüm sayfalar arasından çekilmiş resimlerle noktalayım. Keyifli okumalar…


9 Mart 2013 Cumartesi

Sevim Burak-Yanık Saraylar



Öğlen üzeri, iki gecedir “ Yanık Saraylar” TV sehpasının yanında bana göz kırpıyor. Bir romanı henüz bitirdim, hazmetmeye çalışıyorum bekle n’olur. Hem, hem korkuyorum nedende seni okumaktan.
Saat 15.30 kitap ellerimin arasında, bu kadar direnebildim. Altı öykü var, ilkini okumaya başlıyorum ancak birkaç sayfa sonra idrak etmeye başlıyorum yazılanları. Öykü bitiyor. Şaşkınlık, hayranlık, hüzün. Kaç zamandır saklamaya çalıştığım karanlığım tozlu halımın altından süzülerek odaya doluyor.

Az beklesem mi? Belki çok erken, kapatıp dışarı çıkmalı, çık Levent. Çok geç, ikinci öyküdeyim.“İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum.” İlk cümleyle birlikte öykünün içindeyim bu sefer.  Artık birer yabancı değiliz ne de olsa. Yaşarken tanışmayı çok isterdim Sevim Burak’la. Çok üzgünüm, artık biliyorum, yokluğunu hep hissedeceğim farkındayım. Üstelik henüz ikinci öykünün ortasındayım. Sayfa 22 belirsiz bir ürperti giriyor içime, titriyorum. Odam soğuk, çok soğuk… Kapıyı açıp bir şey soruyor kardeşim, yoksa annem mi emin değilim. Öfkeyle bir şeyler söylüyorum dinlemeden. Neden öfkeliyim? Kapı kapanıyor. İkinci öykü bitti.

Ertesi gün.

Kitapla aynı adı taşıyan üçüncü öyküden neredeyse bir şey anlamıyorum ama ilgim azalacağına aksine çoğalıyor. Hani sözlerini anlamasanız da çok sevdiğiniz yabancı bir şarkı gibi. Burada da karşıma “La Traviata” çıkıyor: “ Fulya Teyze’m benim gözlerimi gördüğü zaman (TAM BİR EFSANE- TAM BİR ÇOCUK MASALI)diye bağırmış. La Traviata dinliyormuş.” Verdi ne çok yazarın hayatına girmiş. “Büyük Kuş” adlı öykünün ortasında okuduklarım, bu ruh devinimleri aklıma David Lynch’in Mulholland Drive filmini getiriyor. Yatak odasında o güzel ama soğuk vücuduyla hareketsizce ne zamandır uzandığı belirsiz Betty(Naomi Watts)durağan yaşamının aksine kafasının içinde bin bir fırtına kopan o zavallı yalnız kız. Düşlerini, düşüncelerini toparlayabilse… Ah! Nasıl bir girdaptır ki, boğulmamak imkânsız. Belki birazda cazibe hanımın gündüz düşleri gibi.(ama pek anımsamıyorum ki o filmi)

Beşinci öyküyü annesine ithaf etmiş. Okurken öyküde geçen karakterleri ilk iki öyküde de gördüğümü fark ettim. Ve sonra daha birçok şey… Açıkça kendi yaşamından bahsetmiş yazar burada. Belki bu anlaşılmasın diye böyle kapalı bir üslup tercih etmişti. O yüzden neredeyse bir yanılgı payım olmadığını düşünsem de çözdüklerimi kendime saklıyorum. Son öykü, yemek yemeli…

İki gün sonra.

Son öykü de bitti. Artık daha eminim kimden neden nasıl bahsettiğinden. Belki yanılıyorum,hem bu hiç önemli değil zaten. Latife Tekin’den sonra tanıdığım en özgün kadın Türk yazarlarından biri oldu Sevim Burak.- Tabi dağarcığım genişledikçe değişecektir bu durum,öyle çok okunacak isim var ki-Aynı değil elbet, Tekin özellikle ilk romanlarında tekerleme gibi yazar.Uzuunn bir tekerleme okuyorum sanırsınız ama işte enikonu bir romandır. Ormanda Ölüm Yokmuş adlı romanında üslubu değişik ama gene oldukça şahsına münhasır. Son iki romanını ise henüz okumadım. Neyse konumuz Tekin değil,Sevim Burak. Bu sefer böyle bir anlatım şekli seçtim sayın okur, daha ilgi çekici olacağını düşündüm kim bilir. Birazda yazardan etkilenmiş olmalıyım istemeden :) Keyifli okumalar…

3 Mart 2013 Pazar

Deneme bir ki

Kafka'nın "Babama Mektup" isimli kitabını aldım bugün. Günlerdir blogumda ne yorum yapabiliyor ne de siz gönderebiliyordunuz  sanırım. Deneme 1,2..3 bakalım bu postun altına yorum yapabilecek miyim? Mart çetin geçecek gibi sayın okur,işte öyle...
iyi haftalar...

1 Mart 2013 Cuma

Mehmet Rauf- Eylûl



La Traviata; yürüyen merdivenlerden metroya her iniş ve çıkışımda yaklaşık bir aydır uzaktan gözüme çarpan afiş. Kadıköy Süreyya operasında sahnelenen bir oyun, Guiseppe Verdi’den. İlk gördüğümde ne hoşuma gitmişti. Nişantaşı Mecidiyeköy gibi semtlerin peronunda görmek ne kadar olağansa işte doğup büyüdüğüm banliyönün durağında görmek o kadar sıra dışı, sanat adına o kadar sevindiriciydi. Artık bir internetimde olmadığından, her defasında ulan bir dahaki  geçişimde normal merdivenleri kullanıp tam olarak ne zaman, nerde sahneleniyor yakından bakmalı diyordum.Sen değil misin düzenli bir şekilde haftanın belli günleri sekiz on kilometre koşan, şehri neredeyse çoğu kez yürüyerek arşınlayan? diye sorduğunuzu duyuyor gibiyim. Doğrudur efem, ama nedendir bilmem bir yıldan beri işte bu lükse alıştım ve insan bir kere lükse alışmaya dursun. İnanın cep telefonu denen iğrenç aparatı da birkaç yıldır kullanıyorum, hâlâ alışmış değilim ama ebeveyn baskısı diyelim biz buna. Üyesi olduğum operatörün böyle bir abonesi olması ne şanssızlık olmalı, zira altı ayda bir altı liralık kontör yüklüyorum o da hat kapanmasın diye. Bu afiş beni mutlu ede dururken bir haftadır okumakta olduğum romanda bahsi geçtiğini fark edince sevincim ikiye katlandı.Şimdi internetten bakıyorum da ocak ayı boyunca sahnelenmiş ama ne yazık birkaç hafta önce sona ermiş, hoş devam etse de gidebileceğimi sanmıyordum. Yirmi otuz lira arası sanırım biletler. Ama ne tahlili sayılırım ki oyunu belki de operaya gidenlerden çok daha fazla özümsedim Mehmet Rauf’un Eylûl romanı sayesinde. Acaba izlemeye giden kaç kişi Verdi’nin özellikle la travita’sının notalarının Suat ile Necip’in aşklarını hissettirmeden yaşadıkları yegâne sığınak olduğunu biliyordu.

“ Bazen öğrendim zannettiklerini onun yanında beceremeyince kızıyor, “ Ben işte iki sabahtır sizin için uğraşmıştım.”diye hırçınlaşıyordu. Maskeli balodan bir potpuri vardı ki bazı parçalarındaki güzellik ve yüceliğe Necip doyamıyor, “ Bunu bir sene devamlı dinlerim.”diye gülüyordu. Traviata’dan “melek kadar saf”, Aida’dan “ Ah benim kaderim, sana merhamet versin” , Faust’dan 
“ Artık geç oldu, Adiyo!”parçaları böyle olmuştu.
Manon Lescaud onları büyülüyordu; üçüncü perdenin finali olan, “Yok, ben çıldırmışım, bak, nasıl ağlıyorum.”parçası birçok kere tekrar ediyordu; “Ah Manon”diye Necip şarkı söylüyor, piyano ağır ağır inleyerek onlara her şeyi unutturuyordu.”

Romanlarda her ne kadar yazarların başkaca eserlerden bahsediyor olması hoşuma gidiyorsa musikiye değinmeleri de bir o kadar hoş.  Mesela Tutunamayanlar’da anımsıyorum Oğuz Atay; Oblomov’dan Don Kişot’tan bahsediyordu. Bir kitap kurdunu heyecanlandırır bu gibi manevralar sevdiği yazarın referansıyla bahsi geçen kitapları okumaya teşvik eder, keza müzik de işte böyle. Çok değil geçen yaz İnci Aral Şarkını söylediğin zaman adlı romanında Cihan ile Deniz’in tıpkı Eylül’de olduğu gibi piyano başında geçen aşklarını anlatırken Albinoni’nin Adagio’sundan bahsetmişti. Bende yazının sonuna bu muhteşem besteyi iliştirmiştim.
http://kafkayamektuplar.blogspot.com/2012/03/inci-aral-sarkn-soyledigin-zaman.html

Radikal’de ki köşe yazısında Selim İleri(bu günlerde sıkça adını geçirir oldum blogda)Eylûl’ü Artemis yayınlarından okunması gerektiğini çünkü yıllardır birçok yayınevinin romanı gereğinden çok günümüz Türkçesine sadeleştirilerek dil ve üslubun talan edildiğinden yakınıyor.Haksız sayılmaz maalesef bende kötü bir basımını okudum.Alın size yine aynı köşe yazısından bir edebiyat dedikodusu:Halit Ziya bir anı yazısında batı musikisinden hoşlanır geçinen Rauf’un konser sırasında uyuyakaldığını pek eğlenerek yazmış.Diyelim doğru bunun romana menfi bir etkisi olabilir mi,asla.

 Hatırlayan bilir bu kitabın ortaokul dönem ödevim olduğunu ve yıllar sonra nasıl edindiğimi, pek önemli değil ama gene yazalım yeni okurlar için. Peyami Safa’nın Biz İnsanlar adlı romanını ikinci el kitapçıdan alırken bir kütüphaneye ait olduğunu fark etmiş bunu satıcıya gösterince her nedense panikleyerek,ikinci bir kitabı ücretsiz alabileceğimi söylemiş ve bende Eylûl’u böyle edinmiştim. Yaklaşık 20 yıl sonra kitaplığımdaki rafıma böyle gelmişti. Okumakta şimdiye nasipmiş. Gerçekten muhteşem bir roman, ilk gençliğinizde okuduysanız bile yine okumakta fayda var derim ben.

Şayet  “Kasımda aşk başkadır”  filmiyle vuruldunuz ah vah olduysanız yanılıyorsunuz. Romanı bitirdiğiniz zaman anlayacaksınız ki asıl Eylûl’de aşk bambaşkadır ;)

Romanın konusuna gelecek olursak: (güzel Türkçemize yeni giren “spoiler” vermemeye özen göstererek.) Necip uslanmaz bir çapkındır, aslında okudukça anlıyoruz ki gerçek aşkı ararken birçok bedenle bir olmuş; uğrak yeri olan Beyoğlu’nda tanıdığı bu kadınlar zamanla karşı cinse katı bir tutum edinmesine sebep olmuştur. Zevk ve sefa peşinde koşan özellikle kocalarını rahatlıkla aldatmayı huy edinmiş kadınlar… Bu sebeple evlilik kurumuna son derece karşıdır. Ta ki dostu Süreyya’nın evine yaptığı sık ziyaretler sayesinde Suat ile tanışana dek. Elin ele değmediği bir aşk bu ve uzunca süre içinde yaşattığı tek taraflı bir aşk. O Suat’ın daha ziyade namusuna kocasına olan sadakatine zarafetine hayranlık duymaktadır. Ve dostu Süreyya’yı bundan dolayı çok şanslı bulur. Acaba evlilik konusunda, tüm kadınların aynı olduğu konusunda yanılmakta mıdır? Başlarda takdir ettiği, imrendiği bu çiftin, sadece saadetine tanık olmak nedeniyle yaptığı ziyaretler sonunda elinde olmayarak Suat’a âşık olur. Acaba aşk mıdır bu? Hem olacak iş mi en yakın dostunun karısı? Yanlıştır bu yanlış, ayıp günah(!)Hem Suat’a açıldı diyelim o bunları hissetmekte midir? Kadıncağızın günahına girmekte cabası, hem diyelim boş değil o halde Suat’da o lanetlediği diğer kadınlarla aynı kefeye girmeyecek midir? Of! … İşte sonrasında olacakları okudukça göreceksiniz. Okumuş olmaktan son derece memnunum, ısrarla tavsiye ediyorum.

“ Evet, layık olan mesut olur ya da Goethe’nin dediği gibi layık olan kazanır, kazanmayan layık değildir”(s.36)

“…Bilmezsiniz Beyoğlu hayatının, hatta eğlenilecek mevsimde bile nasıl bunaltıcı, beyin ezici bir hâli vardır.  Önceleri bin bir renkli bir hayat görünür, hiç birine benzemez aşamaları var gibi gelir; fakat o kadar tek renk, aman yarabbi o kadar tek renktir, görülen yüzler o kadar daima aynıdır ki… Mahremiyetsiz, samimiyetsiz, gösterişli bir taklitten, soğuk sarı bir taklitten ibaret bir hayat.” (s.55)

“ Buna rağmen inkâr edemezsiniz ki kadınları nefistir” s.(55)

“ Ah insanlar, şu insan kalbi, yüz bin anlamlı bir sır, içinden çıkmak mümkün değil” (s.56)

“ Elindeki kâğıtların arasından bir şey arayıp piyanonun önüne koydu, Suat, “Gravinya” dedi. “Âlâ”dediler. Gravinya’yı ikisi de çok seviyorlardı. “Onda her şey var;” diyordu, “oynak, çevik, üzgün, süzgün. Her tel var” (s.66)

“ O her aşktan zehirlenmişti; önceden kendini bir kere görmek için canını vermeye razı bir iki kadın, parası mı, yoksa kendisi için mi teslim olduklarından tereddüt ettiği birkaç kız, hayvan gibi gelip ayaklarının altına, gençliğinin önüne yatan dört beş kadın…” (s.70)

“Ah, ara sıra ruhunu heyecanla ürperten saflık eğilimi ve şiir sürekli olsaydı… Herkes gibi o da hayatı sade, masum gözlerle görseydi. Hayat onu kollarının arasına alıp tırnakları, dişleri ile paralayarak bu hâle getirmemiş olsaydı…” (s.71)

“ Erkekler var ki olmasalar iyi olmazdı, fakat kadınlar da var ki olmasalar hiçbir şey olmazdı… Elem de saadet de.” (s.76)

“ Erkek kalbinin kadın kalbinden daha çok isteyici olması bir haksızlık değil miydi? (s.83)

“Ah ne kadar yazıktı! Bu kadar güzel, temiz, büyük bir ruhunda heveslerine esir düşmesi, çirkinleşmesi, kirlenmesi ihtimali… Ah ne kadar yazıktı! Niçin böyle oluyordu! İnsanın hayatını temizliği, saflığı için feda edebileceği bir kadın bulmanın ne kadar güç olduğunu düşündükçe kalbi ağlayacak kadar derin bir acı ile sızlıyordu.” (s.100)

“Ah eğer sende yalansan Suat, eğer sende hainsen… O hâlde kime tutunmalı? Neye inanmalı? “s.(101)

“ bu bir sevişme gibi oluyordu. Hiçbir zaman ne büsbütün güven, ne tamamen şüphe olmayan ve asıl çekiciliği bu tayin edilemezlik olan bir sevişme, karanlığın ve rengin genel olmasıyla görülen eşsiz, candan, masum bir sevişme oldu.” (s.149)

“ Bu söz üzerine Suat’a, hayatının bu çağı, ömrünün, kadınlığının eylülü gibi geldi. Eylül! Öyle bir ay ki geçen her güzel günü için ona minnettar olmak gerekir. İçine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, insan o güzel havaların, devamlı yazın artık geçtiğini anlayıp üzülür ve hasret çeker.” (s.181)

“Böyle, birbirlerine bir süre baktılar, sanki gözler uzun süre birbirinden kaçan ruhların artık dayanma güçsüzlüğüyle zayıf ve hasta, acıklı bir deyiş tokuşla büyülenmiş halsizdiler.” (s.183)

“Namus… Herkesin söylediği, fakat kimsenin rast gelmediği bir tür kuş olmalı.” (s.204)

“Bu da mı her sevişme gibi sadece bir nefretle kalbinde bir mezar bırakacaktı?” (s.251)

“Ah bu aşk ne acı bir yaraymış, ne uğursuz bir şeymiş!” (s.257)

“Bari mutlu oldum ya, hiç olmazsa gerçekten sevdik ve bir hayatta istenilecek kadar sevildik ya.” (s.286)

Keyifli okumalar…





bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...