29 Temmuz 2013 Pazartesi

İstanbul için imsak vakti


Belli. Hiçbir şey iyi olmayacak, bir şeyin düzeleceği yok. Yetmezmiş gibi bu günleri de arayacağımı kuvvetlice duyumsuyorum. Zaten tersini bilmem ki, böyle bir şeyi hiç tatmadı bünyem. Ve işin gerçeği böylede kalsın istiyorum sanki çaktırmadan.  Dün pazardı biliyor musun sayın okur? Jose Arcadio Buendia’nın simya-astronomi gibi şeylerle uğraşırken kafayı takıp sayıkladığı üzre, bugün hâlâ Pazar değil miydi? Ve korkarım yarında aynı olacak. Saklambaç oynarken ilk ebe kim olacak diye bir taşın üzerine tükürüp, yaş mı kuru mu diye bir nevi yazı tura attığımız yıllarda da, güneş aynı güneş, gök aynı gök, yer aynı yerdi. Evrenin bir zembereği de yoksa saat niyetine, nedir şimdi bu sakalım, saçımdaki aklar… Çocuk Mikael’in dünyanın en iyi hokkabazı olabilmesi için, büyüdüğünde bir topu aralıksız havada asılı tutması gerekecekti. Yapabilirdi de hani, ta ki böyle bir şeyin fizik kurallarına göre imkânsız olduğu öğretilene dek. Demek ki bize dayatılanlar dogmatik bilgilerde değilmiş sadece. Çocuksu düşlerimizden bizi vazgeçiren şeyler… Çocuksu düşünmek, neden kabahattir bu? Oscar heykelciğini bir gün kaldırabileceğime eminken, ne oldu da “hacı, maaşı en azından bin lira olan bir iş bulalım da iyidir” cümlesini kurar olduk. Sigara öldürür yazısına hiç aldırış etmezken, emniyet kemerini her seferinde itirazsız takıyor oluşum, bilinçaltımın nasıl bir tezahürüdür? Ya her gece kimseyi kırıp üzmemek için dilime hâkim olmama yardımcı ol tanrım diye dualar eden ben, nasıl oluyor da bunu her defasında beni en çok seven insanlara yapıyorum, yapıyoruz. Şu tatilde ki güzel kıza neden yazılmadım ki ben? Hadi onu geçtim, geçen bütünleme sınavında bir kafenin terasında yağmurdan sakınırken aynı masayı paylaştığım, hayatımın belki en iyi yarım saatini yaşadığım, sohbetine, güzelliğine doyamadığım hatuna ne demeli. Nasılda sokağı dönene dek durup durup baktık birbirimize. Furkan dün köprüden dönerken 50 km yol gütmemize rağmen yarısı kadar benzin yaktığını övünerek anlattı durdu. Modelin pembe mezarlığı, Demet Akalın’ın Türkan’ı ve Teoman’ın renkli rüyalar oteli boyunca sürdü bu. Arabasının yakıtı için edindiği beceriyi kurduğu cümleler içinde öğrenmesi gerektiğini söylemeli birisi. Tüm bunlar yetmezmiş gibi hâlâ günlerden pazardı üstelik. Kontrol ettim 5 Ağustos pazartesi’ye denk geliyormuş, şüphem yoktu zaten.  Geçen balığa çıktığımızda yanımızda fener götürdük, uzakta biri sabahtan yakmıştı. Sordum, diyojen’in üçüncü nesilden kuzeniymiş.  Kaç gündür dolunay coştu da coştu, sende fark etmiş olmalısın. Okuduğunu biliyorum, aramızdaki mesafeyi ortadan kaldıran yegâne şey değil miydi ay? Bedencinin eşofman takımı olmadığı için patakladığı öğrencilerden biriydim ben ve amuda en iyi kalkanlardan biri oluşum bir şeyi değiştirmeyecekti. Ondandır yaş kaç oldu hâlâ ayakları üzerinde durmayı başaramadım. Bu nasıl bir gecedir yahu, nereye varacak bu sohbet. Hayır efenim kelimeleri yutmuyorum ben, sadece çok hızlı konuşuyorum. Belki kariyerimi rapçi olarak tasarlamalı, bu dezavantajı lehime çevirmeliydim. Cartel gibisi de gelmedi hani, yalnız Demet Sağıroğlu’nun Arnavut kaldırımlarıyla aynı zamana denk düşmesi beyinde bir travma yarattı şüphesiz. O klipteki bebek büyümüş olmalı rahat 25 vardır da, yalnız Bizimkiler dizisinde aynı zamanda anlatıcı olan çocuğu yıllar sonra yeni bir dizide gördüm de, ürpererek besmele çektim. Benjamin Button içine kaçmış olmalı, insan hiç mi yaşlanmaz ulan? En ucuzu 150 TL. Baba böyle bilet fiyatımı olur ya… Roger Waters abi o şarkının ruhuna da uymaz bu bilesin. Radyoda an itibarıyla Tears in Heaven çalmaya başladı. Eric Abimizi bu âlemde tek geçerim. Keşke bu güzel şarkının böyle kötü bir hikâyesi olmasaydı, ne acı… Cık! Bu yazı uzar giderdi de, şimdi zor artık. Bu beyaz tişörtte yakışmadı bana, zaten pasaklı da bir herifim. Hem tüm renkler büyük bir hızla kirleniyorken birinciliği boşuna buna vermemişler değil mi. İstanbul için imsak vakti yaklaşıyor, noktalayalım artık. Sevgiyle kalın, hoşça kalın…

28 Temmuz 2013 Pazar

Amy Winehouse

14 Eylül 1983 - 23 Temmuz 2011

Koca bir ay boyunca kafamda tasarlayıp durdum. Güzel bir portresini çizmeliydim öncelikle sonra da altına bir yazı döşenmeliydim. Özenli ve oldukça titizce… İsmine yakışır bir şekilde yâd etmeliydi. Parmaklarım basket oynarken fena incinmişti aksi gibi ama bu beni durduramazdı. Derken gün gelip çattığında şezlongda uzanmış tatil için aldığım “yüzyıllık yalnızlık”ı okurken buldum kendimi. Ve belki de mp3’ümde “you know im no good” çalmaya başlamasıydı aklıma bile gelmeyecekti.Aslında en iyisi bu olmuştu çünkü hiçbir sözcük onu anlatmaya yetmeyecekti kuşkusuz. Aynı şeyler pekâlâ Janis Joplin içinde söylenebilir, onu da yâd edelim böylece. İyisi mi biz hadi şarkıyı dinleyelim. 
Toni abi belki sekseni devirdin Allah uzun ömür versin, seni de çok severiz de...abi hani nasıl iş bu???


16 Temmuz 2013 Salı

Platon'un mağarası ve Wachowski kardeşler


Geçen zap yaparken kim çok para ister adlı yarışmada şu soruya rastladım:
 Bir mağaranın duvarına bakarak yaşayanlar için tüm gerçekliğin sadece gölgeler olacağını öne süren filozofun kendi adı ile anılan benzetmesi hangisidir?
A) Platon'un Mağarası
B) Hegel'in Mağarası
C) Kant'ın Mağarası
D) Konfüçyus'un Mağarası
Yanıt a şıkkıydı elbette. Kim bilir bunu kaç kişiye, neden sonra anlatma ihtiyacı duymuştum. Bilmeyeniniz varsa aklımda kaldığınca kısaca paylaşmak istedim. Bir mağara düşünün ve bu mağaranın derinliklerinde doğumlarından beri yaşayan bir topluluk. Bu yetmezmiş gibi vücutları hatta boyunlarından kalın zincirlerle bağlılar. Tek gördükleri mağaranın girişinden karşılarındaki duvara vuran, gün ışığından yansıyan gölgeler. Kapının önünden geçen bir takım insanların veya hayvanların gölgesi. Bazen de işittikleri sesler, mesela kuş cıvıltıları veya kuvvetli bir gök gürültüsü gibi. Onlar için kaçınılmaz olarak tek gerçek karşı duvardaki gölgeler olacaktır kuşkusuz. Başka türlü bir gerçekliği tahayyül edebilmeleri bile neredeyse olanaksızdır. Diyelim ki günün birinde içlerinden biri bir şekilde bağlı olduğu zincirlerden kurtulsun. İnsanoğlunun yaradılışından beri var olan keşfetme arzusuyla elbette mağaraya süzülen ışığa doğru yönelip dışarı çıkacaktır. Yaşayacağı şoku tahmin edebiliyor  musunuz? İlk fark edeceği güneşin yakıcılığı ve ışığı olacaktır. Belki uzun süre buna alışmakta da zorlanacak. Yürümeye devam edecek, kendi cinsinden birilerini görecek, ürkecek, şaşıracak. Az ileride bir göl, eğilip yeteri kadar yaklaştığında ilk kez kendisinin neye benzediğini, bir gölgeden ibaret olmadığını irkilerek anlayacak. Diğer karşılaşacağı şaşkınlıkları varın siz düşünün. Tüm bunlar bir sanrı mıdır yoksa gerçek hep bumuydu? Bir süre sonra mağaraya geri döndüğünü farz edelim. Diğer insanlara bunları anlatmaya kalktığında sizce ona inanacaklar mı, yoksa hummalı bir rüya gördüğünü düşünüp alay mı edeceklerdir. Zavallının talihsizliğine bakar mısınız, gerçeği görüp keşfedip inandıramamak, kötüsü belki de deli damgası yemek. Bazı şeyleri anlatmayı zorlandığımda sıklıkla başvurduğum bir metafor bu. Eğer karşı tarafı sıktığını fark edersem bu defa Matrix I filmini ele alırım. Zaten Wachowski kardeşlerde senaryoyu yazarken Platon’un Mağarası’nı referans almışlar sanırım :) Neo, yeryüzünü ele geçiren bizim yarattığımız makineler tarafınca, doğumundan beri bir takım kablolarla bir fanusa vücudundan bağlıdır. Makineler biz insanların bedenini bir enerji kaynağı (pil) olarak kullanmaktadır. Neo, doğumundan beri gözlerini hiç açmamış, yemek yememiş, hareket etmemiştir. Sanırım verilen bir takım kimyasallarla sürekli bir uyku, koma halindedir. Yaşadığını zannettiği dünya bir rüyalar âlemidir. Beynine de giden bu elektrotlar ona yapay bir yaşam sunmaktadır. Ta ki bir gün Neo bunun ayırtına varıp bu kablolardan kurtulana değin. Bunu ilk başaran o değildir yalnız, başkaları da vardır. Uygun bir şekilde ağır ağır ona bugüne dek yaşadıklarının bir aldatmaca olduğunu anlatırlar. O kablolar ona verilenler bir bakıma dogmatik bilgilerdir. Aşması kırılması öyle kolay değildir. Ki aslında birçoğu da bunu istemez, bu aldatmacalarla gayet mutludur. Filmi zaten biliyorsunuz, Neo sistemi çökertir ve diğer insanları, öncelikle bu gerçeği arayan, yaşadıklarından şüphe duyan, içlerindeki o soruyu bir türlü bastıramayan insanları teker teker uyandırmaya çalışır. Serinin diğerleri II ve III saçmalıktı kanımca.
"tıpkı herkes gibi sen de bir köle olarak doğdun; koklayamadığın, tadamadığın veya dokunamadığın bir hapisanede. Beyninin içi bir hapishane. Ne yazık ki kimseye matrix'in ne olduğu anlatılamaz. Bunu kendin görmelisin."


Şimdide benzer bir sorunla karşı karşıyayız. Birçok sosyal ağda hesap açıp bir profil oluşturuyoruz. Dostluklar arkadaşlıklar buradan ediniliyor. Online oyunlarda yarattığımız karakter ne çetin maceralarda boğuşuyor. Bazılarımız evden dışarı çıkmaktansa alışverişini de buradan yapıyor. Kimisi ise işini evinden yönetiyor. Daha örnekler çoğaltılabilir. Acaba, ya bir gün evden çıkmaya hiç gerek duymaz isek? Cyborg diye tabir edilen robotlar bizim yerimize işe gider, alışveriş yapar, kız arkadaşımızla flört eder, hatta ilişkiye girerse. Elbette biz evimizde klimamız açık, güneşin veya soğuğun vücudumuza vereceği zararlardan,trafikten vb. şeylerden izole bir şekilde bu robotları uzaktan yönetiyor olacağız. Bu kaygıyı,yönetmen Jonathan Mostow’da duymuş olacak ki başrolünü Bruce Willis’in oynadığı “Suretler”i beyazperdeye taşımış. Film pekiyi değil ama değindiği konu başarılı. Özetle hiçbir şeyi abartmamak ve aslolanın insan olduğunu unutmamak lazım bence.

SURETLER

Gene söz sinemadan açılmışken konuyla alakası olmasa da başka bir filme değineceğim. “The Happening”. M.Night Shyamalan’ın yönettiği bu film sinemada pek gişe bulamadığı gibi üstüne Razzie  ödülünü de( yılın en kötü film Oscar’ı)almıştı sanırım. Yazı uzamasın diye çok kısa geçeceğim, film ekosentrik* bir bakışla özetle diyor ki; doğaya saygılı ol, uyumlu ol, işin cılkını çıkarma. Yoksa bir gün gelir doğa sizden intikamını alır. Senin ebeni,sülaleni öper… Neden bu filmden bahsettim, dün haberlerde izledim. Bir piliç üretim çiftliğinde daha civciv iken horoz olduğu tespit edilen cinsler itlaf ediliyor. El insaf, yapmayın abiler. Biliyorum bacası tüten fabrikalar, nehirlere dökülen kimyasal atıklar olsun daha birçok insafsızlık var. Dünya nereye kadar dayanacak. Biraz saygı, başka bir şey değil.

Ekosentrik etik:Tüm yaşam formlarının  insanlarla eşit derecede yaşama ve kendini geliştirme hakkı olduğunu kabul eden görüş.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

taslakta kalmış,kalmasın di mi :)



…Yazının sonuna doğru ana haber bülteninde sevgili üstat Genco Erkal’ın, dedesinden miras kalan Eminönü'ndeki 300 yıllık bir hanın havlusunu sahneye dönüştürdüğünü gördüm. Avlunun içinde gündüz,bakırcısından ayakkabıcısına birçok zanaatkâr çalışmakta, gece ise oyuncular provalarını yapıyorlar, yakında ilk oyununu da çıkaracakmışlar. Usta heyecanla anlatıyor, mekânın tarihi dokusu, üstünün açık oluşu ve gökyüzündeki yıldızların oyuna inanılmaz bir etkisini olacağını falan. “bak jüliette gökyüzündeki yıldızları görüyor musun” diye bir tirat atarken gibi.


Yine tarihi ve mekânı pek anımsamıyorum, falanca ülkede uzun süren savaş yılları boyunca çatlağın teki her gün sahneyi açıp oyununu seyirciye bombardıman altında oynamaya devam etmiş. Hatta zaman zaman o bombalar tiyatronun çatısına düşse bile. Demem o ki, yine aynı haber bülteninde yakında Suriye’ye savaş açma ihtimalimiz geçiyordu(Allah korusun). Ve daha burada çokça dile getirdiğim birçok elem keder… İnsanlık tarihi boyunca savaşlar, gözyaşları eksik olmadı hiç, yazmasa mıydı Dostoyevski, Kafka? Mozart beste yapmasa mıydı? Ya da Michelangelo Davut’un heykelini yontmasa mıydı? Demek bunlar geçersiz bir mazeret Levo. Eh! Burada karaladıklarım bu ismi geçen üstatların ayarında işler değil elbet, yanından geçmez hatta :) Ama gün içerisinde binlerce yazının resmin paylaşıldığı hızla bir çöplüğe doğru yol alan bu internet denilen şeye ne kadar dişe dokunur şeyler paylaşırsam âlâ. Vallahi sayın okur bu da bence yeni tür bir çevrecilik olmalı. Gereksiz boş hurafe tutarsız hiçbir söz kelam paylaşılmamalı bu sanal âlem de ki arama motorlarında search(sörç) edenler kaliteli nitelikli bilgiye ulaşsın. Bende bu bloggerın verdiği trafik denilen hizmetten yararlanarak görüyorum ki en çok, okuduğum kitaplar üzerine yaptığım kritikler okunuyor; o halde fırsat bulduğum zaman bunlara yoğunlaşmalıyım. Sanıyorum ki onlarda normal blog okurları değil, gogulda araştırma yapanlar. Öğrenciler tembelce kopyala yapıştır yapıp ders özeti çıkarmasınlar diye de kurnaz bir taktikle yazıyorum. Ulan böyle mi ders çalışılır, eğitiminde içine ettiler… Neyseee hadi sırf sizle paylaşmak için bir saatte okuduğum bir kitabı paylaşayım. Oha demeyin :) kocaman puntolarla yazılı. Normale vursan anca 50 sayfa falan olsun.  Nerden elime geçtiğine gelince sıkı bir cnbc-e izleyicisi olduğum kadar eşantiyon verdiğinde dergisini de kaçırmam. Evimde ne magnetl, iskambil kâğıtları, kalem ıvır zıvır var. Despırıt hausvayf’ından tutunda dexter’ına kadar. En çok ta simpsın,sağut park ve famili gay’lı karton maketlerimi seviyooom :)
İşte Barney Stinson ve Kanka Kanunu:



KANKA NE DEMEKTİR
S:kanka ne demektir?
C: Kanka, kendisi artık giymek istemediğinde size sırtındaki gömleği verebilecek kişidir. Kanka, birini kündeye getirebilmeniz için kündeye gelmeyi göze alan kişidir.
S. Sadece erkekler mi kanka olabilir?
C: bir kadın bir erkeğe iri göğüslü bir arkadaşını ayarladıysa bu kankalıktır…
KÖKENİ:
Kanka Kanunu’nun hikâyesi, Tanrı’nın Musa kankamıza kilden tabletler indirmesi gibi yalın ve incelikli değildir. Kökeni ta insanoğlunun ortaya çıkışına kadar dayanır.
Başlangıçta Kanka Kanunu yoktu ve bu dünyanın ilk kankaları için çok tahlisiz bir durumdu. Habil ve Kabil.
… Yüzyıllar geçti, Spartalı bir kanka ile Truvalı bir kanka, Helen isimli bir hatun için birbirine düştü.
…iki kanka bu hatun yüzünden korkunç bir savaşa tutuştular. En temel Kanka Kanunu maddesini bilselerdi bu savaş önlenebilirdi: “Kankalar, hatunlardan önce gelir.”
KANKA KANUNU
MADDE 1:
Kankalar hatunlardan önce gelir.
Bazı maddelerde “biliyor muydunuz?” gibi kısımlar var işte bu maddede olduğu gibi: 1. Maddenin kökeni, ta Genesis’e dayanır. Hayır, Peter Gabriel veya Phil Collins pop üçlüsünden değil, İncil’deki Yaratılış’tan bahsediyorum.
MADDE 3:
Kankanın aldığı köpeğin boyu en az diz hizasında olmalıdır.
MADDE 5:
Bir kanka, Kanka Kanunu’nun varlığını bir kadına asla açıklayamaz. Bu kutsal belge hiçbir sebeple bir hatunla paylaşılamaz. Evet, hatta o sebep için bile…
MADDE 11:
Kanka, hatun sepetlemeye çalışan kankasına yardım için işi gücü bırakır.
Ek kankalık: yedi yâda daha az kelimeyle hatun nasıl sepetlenir? Onun yerine biraz salata yesen- ne hoş! Sen de bıyık bırakıyorsun ha!- kız kardeşin bunu yapmama izin veriyor ama- aynı senin gençliğin- göğüs ameliyatının parasını ben öderim- özür dilerim ayakkabılarını atmıştım.
MADDE 14:
Bir kanka o yılın şampiyonlarını ezbere sayabilmelidir: süper lig, basketbol ligi ve yılın Playmate güzeli.
MADDE 24:
Bir kanka çocuk sahibi olmadıkça cep telefonunu kemerine takamaz.
MADDE 25:
Bir kanka kız kavgası çıktığını kankasına vaktinde haber verir.
MADDE 34:
Kankalar şeytan üçlüsü sırasında göz teması kuramazlar.
MADDE 37:
Ölümüne bile dövüşseler bir kanka diğerinin kasığına yumruk atmaz.
MADDE 45:
Bir kanka striptiz kulübünde asla kot pantolon giymez.
MADDE 69:
Anladınız siz onu…
MADDE 75:
Bir kanka klozetin alt kapağını diğer kankaları için yukarıda bırakır.
MADDE 95:
Bir kanka, etrafta iri memeli bir kadın varsa, tanışsalar da tanışmasalar da öbür kankaya işaret çakar. Bu tür işaretler sözlü olmaz.
MADDE 147:
Kankanın eski sevgilisiyle yatma…

Öf…! Tam 150 madde var toplamda ayrıca bir sürü ek madde, kızlarla birlikte olma yaş aralığı gibi aritmetik denklemler vesaire. Ne yalan söyleyeyim okurken eğlenmiştim ama yazarken epey sıktı. Ulen biz erkekler ne kadar hödüğüz oğlum ya… Yalnız yukarıda yazdığım birçok maddeye sadık olduğumu itiraf etmeden de geçemeyeceğim. Biz erkekler kadar siz kadınlarında pek sevdiği Barney Stinson’dan inciler işte :)))) Hoşça kalın...

9 Temmuz 2013 Salı

Bilmece bulmaca


bir batımda iki post,benden beklenmeyecek şey doğrusu. Gugulda şöyle nostaljik bir sörf yaparken dur bi oyun yapayım dedim sıkıntıdan.Bakalım aşağıdaki filmlerin hepsini bilen olacak mı ? Hani çok eskilere gitmedim ve kolay sekanslar bence. Uğraşan olursa kolay gele şimdiden :)


YARDIMCI OLMAYACAK İPUÇLARI:
Cast'da humphrey bogart'da vardır.

humphrey bogart işte bu adam ama üstteki filmin aksine burada  başkarakter.Abla yamuk yapmıştır abimize.


He!Bunu bilin artık.
Yok,kolay sormuşum sanki...
bu firari abimiz birazdan beyzbol topuyla oynamaya gidecek

başı döndü herhalde :)
Şu soldaki yukarıdaki firari abiyle aynı kişi

Diane Keaton'la birlikte oynadıkların en iyileriydi.(bak bu sağlam tiyo oldu)
Starbuckss ismi bu filmden geliyor zannımca
Bu firari abilerin yakalanmadan önceki son anları.
Dayı o oltayla o koca balık tutulur mu.Kaptan Ahab'tan inat çıktın sen :)
 2356842168741 çarpı 315632132845371  kaç eder?
Bu kadın sinemanın kraliçelerindendir. Romandan beyaz perdeye uyarlanmış en eli yüzü düzgün iştir bu film bence.


ordan burdan...


“Benim anlamadığımı mı sanıyorsun? Var olmak denen o umutsuz düşü. Olur gibi görünmek değil var olmak… Her an bilinçli, tetikte, aynı zamanda başkalarının huzurundaki varlığınla kendi içindeki varlık arasındaki o yarılma. Baş dönmesi ve gerçek yüzünün açığa çıkarılması için o bitimsiz açlık. Ele geçirilmek, eksiltilmek ve… Hatta belki de yok edilmek. Her kelime yalan, her jest sahte, her gülümseme yalnızca bir yüz hareketi, intihar etmek? Hayır, fazlasıyla iğrenç… İnsan yapamaz ama hareketsiz kalabilir, susabilir. Hiç değilse o zaman yalan söylemez. Perdelerini indirip içine dönebilir. O zaman rol yapmaya gerek kalmaz. Bir kaç faklı yüz taşımaya ya da sahte jestlere. Böyle olduğuna inanır insan, ama gördüğün gibi gerçeklik bizimle dalga geçer. Sığınağın yeterince sağlam değil. Her tarafından yaşam parçaları sızıyor ve tepki vermeye zorlanıyorsun. Kimse gerçek mi yoksa sahtemi diye sorgulamıyor. Kimse sen gerçek misin? Yoksa yalan mısın demiyor. Bu sorunun yalnızca tiyatroda bir önemi olabilir. Belki orada bile değil. Seni anlıyorum Elizabeth susmanı anlıyorum. Hareket etmemeni anlıyorum. İsteksizliğini fantastik bir sisteme bağlamışsın, hayranlık duyuyorum. Bitene kadar oynamalısın. Ancak o zaman bırakabilirsin. Tıpkı diğer rollerini bıraktığın gibi bunu da yavaş yavaş bırakırsın.”    ( a film by  Ingmar Bergman_PERSONA)

Dün aylaklıktan,hadi Persona’yı bir kez daha izleyeyim dedim. Bazı filmler birkaç kez izlenir ama nedenleri farklıdır. Örnekse bir erkeğin “Rocky IV” ya da “Die Hard III”ü her rast geldiğinde izlemesi karşı cinsin “Sleepless in Seattle” veya “Rüzgar Gibi Geçti”yi izlemesiyle eş değerdir. Maskülen ve feminen durumları… Lakin cinsiyet farkı gözetmeksizin “Mulholland Drive”, “Persona”, “Fargo”, “Guguk Kuşu”, “Solaris” gibi kült filmlerin  tekrar izlenmesi çoğunluk zarurettendir. Keza, nedense kütüphanemizde bir daha asla okumayacağımız onlarca romanın arasında da sayılı, tekrar okunmayı bekleyen bazı kitaplar vardır. Ve nedense dvdler gibi öyle kolayca başkalarına verilmez o okunmayacak diğerleri. Kim bilir belki de varoluşumuzun somut birkaç kanıtı gibi görüyoruzdur.Öyle ya okuduklarımız deneyimlediklerimize oranla belki daha fazla hamurumuzu yoğuruyordur.

 Yazmıyorum ne zamandır, sebebi çok… Yukarıdaki alıntıyı paylaşmaya karar verince düşündüm de acaba yazarken ne kadar kendimiz olmayı başarabiliyoruz. Facebook,twitter ve benzeri sosyal ağlara  nazaran artık güncelliğini yitirmiş, adeta bir sığınağı andıran bu yerde ne kadar biziz? Galiba daha ziyade kendimizden kaçış için buralarda dolanıyoruz. Yarattığımız avatara dönüşüyoruz. Neyse içinden çıkamayacağım için bu bahsi burada noktalayım iyisi mi.


Fırsat buldukça göz attığım ender bloglardan birisi dün güzel bir filmden bahsetmiş. Güneşli pazartesiler isimli. Başrol koltuğunda pek sevmediğim (javier bardem)havyar badem varmış. Gıcık olmamın sebebi penelope ile scarlet johansen’lı  voody’nin barcelona filmi. Şanslı herif n’olcak. Hatunların letafeti  yetmezmiş gibi bir de Woddy Allen’la çalışmak cabası.Kronik işsiz biri olarak konusu itibarıyla filmi pek beğendim, tabii el mahkum seyretmek için bir internet cafeye gitmek zorunda kalacağım :/


Dün 4 temmuz’du.(yazalı 4 gün geçmiş) Amerika’nın bağımsızlığını kutlayacak değilim ama Oliver Stone’un "Born on the Fourth of July" adlı yapıtından bahsetmemek olmazdı. Savaşın ne boktan bir şey olduğunu sert ama olması gerektiği gibi anlatan enfes bir yapımdır. Tom Cruise’un perfonmansı da yadsınacak gibi değildir hani. Bu da tavsiye edilir.



Geçen malum, Kafka’nın doğumunun 130.yılıydı. Bende kısa bir animasyon paylaşmıştım bunun üzerine. Sonradan Tim Burton imzalı olduğunu fark ettim. Tim gerçekten şahsına münhasır bir yönetmendir. Bu yaz başı d&r mağazalarında yapıtlarından küçük bir DVD set vardı. Çok iyi tercihler ve çok eğlencelik bence, işte liste: Sweeney Todd, Corpse Bride, Charlienin Çikolata Fabrikası, Mars Attacks ve tabiî ki Beetlejuice-Beetlejuice-Beetlejuice :)) hadi yeter bu kadar,görüşmek üzre…

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Mutlu yıllar KAfka..

Sevgili Kafka, bugün doğum gününmüş,sağ olsun gugul amca hatırlattı. Logoda (dodul diyorlar!)Değişim adlı eserinden esinlenmişler;böceğe dönüşen memur Gregor Samsa bir kapıyı aralıyor.

Ki öykülerinde kapı meseline hep değinmişindir.Dürüst olmak lazımsa elma ne alaka diye düşünmedim değil bir an,demek okumayalı epey oldu. Eh! Normaldir, ilk bu kitabınla tanışmıştım seninle.Gene gugul sağolsun elmayı baba Samsa’nın üzerine fırlattığını da akla getirdi. 3 temmuz… hm! Burcun neydi yahu senin :)
Neyse, buraya uğrayasım yoktu ama söz konusu sen olunca şart oldu ;) İyi ki doğmuşsun.Sevgiler…


bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...