22 Aralık 2013 Pazar

The Simpsons Mutlu Yıllar Diler !


İlk kez sanırım 94 yılında, Atv'de dublajlı olarak izlemeye başlamıştım.Sonrasında kanalD'de sonrasında da cnbc-e'de devam edip duruyor işte.94-2013...neredeyse yirmi yıl...Yanılmıyorsam zaten 24 sezondur televizyon dünyasındalar,yani neredeyse  başından beri izleme şansına ermiş  yurdum insanı. Elimde şimdiye dek dizide bir saniye görünmüş bile olsa tüm karakterlerin bir arada olduğu büyük boy bir poster var. Hani baktığım zaman " ha !evet şu tipleme şu bölümde oynamıştı" diyebiliyorum rahatlıkla.(şu üstteki) Simpsonlar sevimli çizimlere sahip olduğundan beni de kendine daha bi çeker. Lakin nasıl anlatsam...hım! yahu işte Simpsonlar'ın mizahı şimdilerde emekli olmaya hazırlanan Jay Leno gibi yumuşaktır.dokundurur ama hassastır hani. South Park ise sizi tokatlıyaverir. Okuyacağım kitap,sinemada izleyeceğim film beni dövme garantisi vermiyorsa paramı ve vaktimi kolayca harcamam doğrusu. Ondandır komediyi sinemada değil tv'den izlerim.Neyse keseyim, zaten yazmak istediklerim bunlar değil. Aşağıda izleyeceğiniz video anlattıklarımı yalanlayacak türden bir örnektir.bilirsiniz dizinin başlangıç kısmı her daim birbirinden faklı olmuştur. Bart'ın ders tahtasına yazdıkları ve finalde kanepeye oturmaları falan...yüzlerce faklı versiyon.Sanırım bu geçen sezonun açılış videosuydu.Bulmak için epey uğraştım,pazar günü can sıkacak türden ama...


16 Aralık 2013 Pazartesi

Crossroads....(taslakta toz tutmuş yazılardan)



Çayın ucuz olduğu salaş bir mekânda nasılsın, havalar ne soğudu falan faslından sonra, diyelim konuyu sinemaya getirme gafletine düştün, çalçene ben sazı elime alır ve muhtemelen şöyle devam ederdim: Baba onu bırak ta geçen… opss! Dur yahu neden erkek oluyorsun ki, hoş bir hatunsun sen. Evet devam… Kızım onu bırak ta geçen şu Azeri kanallarında dolaşıyordum gene… Malum bizim ulusal kanallarımızda şu sigaraya alkole buz falan konması, ufacık bir öpücüğün dahi makaslanması gına getirdi. Ya inanır mısın geçen mesela Meg Ryan’ın Billy Crystal ile oynadığı When Harry met sally filmini bilirsin. ( bilmiyorum diyorsun ama ne gam, başladım bir kere anlatmaya) Bilmiyor musun? İzlemelisin. Neyse işte o filmin en can alıcı hatta sinema tarihine kazınmış sahnesini kesiverdi cnbc-e. (ne sahnesi diye sormuyorsun, olsun devam ) yahu işte Meg yani sally bir kafeteryada kahvesini yudumlarken Harry’ye siz kadınların çok rahat orgazm taklidi yapabileceğini ve bizim anlayamayacağımızı söyler. Ve ardından birden orgazm taklidi yapmaya başlar, tüm kafe inler falan. İnan tahrik edici falan olmasının aksine müthiş komik bir sekanstır. Finalde yan masalardan yaşlı bir kadın garsonu çağırıp “ o kadın ne içiyorsa bana da ondan getirin” der. Düşünsene şimdi bu filmi o gün ilk izleyen birisi bu sahneden bihaber olacak. Böyle bi oto sansür, çok yazık.  Bu arada Nora Ephron'a selam olsun,tanıyorsun.                                                                
         

Neyse yahu ne diyordum ben en başında… Ah! İşte şu Azeri kanalında son anda ne göreyim elinde gitar tutan bir genç ve yaşlı bir zenci gün batımına doğru ilerliyor. Ve pat! The end. Kötüsü jenerikte akmadı. Yıllar önce küçücük bir veletken izlediğim ve yıllardır izini sürdüğüm filmdi bu. Hani bir oyuncusunu, yönetmeni falan anımsasam bulurdum şimdiye dek. Neyse şok olmakla beraber Allah'tan çocuğun kim olduğunu görebildim. Ralph Macchio. Şu bizim karate kid’miş meğerse.Demek karate,hırgürden sanata yönelmiş velet. Filmse Crossroads. Kızım izlemelisin, gitara blues’a gönül vermiş bir gencin öyküsü, bir yol hikâyesi aynı zamanda.


Hele finalde ünlü virtüöz Steve Vai ile kapışma sahnesi yok mu...


 Off! İlk o zaman duymuştum gitardan böyle tınılar yükselebileceğini. O yaşlarda Bob Dylan’ın hikâyesi sanmıştım. O yaşta Bob Dylan’ı tanıyor muymuşum? Bob Dylan dedim de, geçen bloglarda biri… blog yazıyorum ben. Paris, Edith Piaf falan derken konuyu Marion Cotillardon’ın canlandırdığı filme getirdiler. Hep derim Cotillard tamam iyi oyuncu, Piaf’ı oynadı. Kidman Wirginia Woolf’u, Salma Hayek Frida’yı falan. Kızım iyide Cate Blanchett Bob Dylan’ı oynadı beyaa, ne diyorsunuz Allah aşkına. Evet, bazen beya diyorum ne yapalım, üj bejim biliyorsun. Çok mu konuştum ben? (……..)                                                                                                                                                                                                                                                                            

Neyse onu bırak ta… Hatta sanırım iki üç yıl önce Oscar töreninde bir herif sahnede adayları tanıtırken,arkasında film sahneleri de dönüyordu. O yıl bir köpeğin başrolü oynadığı bir film de vardı. Herif Bob Dylan’ında ki başarısına atıf yapmak için şöyle bir espri patlatmıştı: “Bir an köpeği Kate Blanch’in canlandırdığını sandımJ”  hiç unutmam bir defasında da Blake Edwards sahneye yaşam boyu onur ödülü almak için şu son model tekerlekli sandalyelerden biriyle çıktı. Ve tam ödülü kucakladığı anda sandalyenin motoru hızlandı ve son sürat dekora tosladı. Ya gülmekten ölmüştük. Ne hoş göndermeydi. Blake be! Hani şu pembe panterleri, gene Peter Sellers’in Parti’sini falan çeken yönetmen. Durum komedisinin üstadı piri duayeni…Ruhu şad olsun, müthiş bir finaldi.


Bende yakında bloğumda bahsedeceğim bunlardan. Şu dizi furyasından da. Giderek çıta düşmüyor mu sence de. Duyuyorum geym of tronslar, wempayr dayeriler  falan. Geçen şöyle bi baktım, hepsinin yegâne özelliği erotizmin sınırlarını zorluyor oluşu. Seks her zaman satar doğru, hatta edebiyata bile sirayet etmeye başladı. Grinin elli tonu falan bunun kanıtı.Benim blogda bile en çok okunan yazılar arasında içinde seks sözcüğü geçiyor diye Woody’nin bir filmi en çok tıklanan ikinci yazı oldu J Bir de netten falan izliyorlarmış paket halinde, yuh be.  Bir ara Amerika’nın ekonomik krizini konu almışlardı en azından. Hung geçim sıkıntısı çeken bir öğretmenin ek iş jigololuğa başlamasını. Shameless adı üzerinde, koca bir ailenin dağılmamak adına ahlaksız her türlü işi yapmasını. Bored the death başarısız bir yazarın arta kalan zamanlarında dedektifliğe soyunuşunu anlatıyordu. Bu müthiş komikti yalnız. İt’s always sunny in philedelphia’ya yakın absürt bir mizah anlayışı vardı. Ama şimdilerde gördüğüm şu flight of the concords adlı dizi muhteşem. Suny filedelfiya kadar absürt, family guy kadar rahatsız edici ve kışkırtıcı. Hem ayrıca müzikal. Geçen bölümde, çocuk müzikten umudu kesip caddede canlı tabela işine girişiyor. İş arkadaşı kıza şöyle bir şarkı döşeniyor : lanet olsun çok güzel bir kadın. Acaba bunu ona söylesem bu beni cinsiyet ayrımcısı yapar mı? Lanet olsun o kadar güzelsin ki beni cinsiyet ayrımcısı yapıyorsun. Diye gidiyor işte J Ah! Bak beatiful tango çalmaya başladı.Ne? Çayım mı soğudu, bakayım… puuhhhh!


Gelecek program: Miligram deneyi ve otoriteye itaat ya da simpson- south park ve family guy...Ya da alakasız bir şey:)



8 Aralık 2013 Pazar

başlıksız

 Sartre- Bulantı

Susuyorum, zorla gülümsüyorum. Garson kız üzerinde tebeşir rengi bir camambert peyniri bulunan tabağı önüme koyuyor. Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir tiksinti kaplıyor. Ne işim var burada? Ne diye kalkıp hümanizm üzerine konuştum? Bu insanlar niçin burada? Neden yemek yiyorlar? Onların, var olduklarını bilmedikleri besbelli. Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım neşeli bir yere… Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.
Autodidacte yumuşadı. Daha fazla karşı koyacağımdan korkmuştu. Söylediklerim hepsine bir çizgi çekmek istiyor. Sır vermiyormuş gibi bir halle eğiliyor:
“ aslında sizde onları seviyorsunuz efendim. Benim gibi sizde seviyorsunuz, ayrılığımız yalnız sözcüklerde.”
Konuşamıyorum, başımı eğiyorum. Autodidacte’ın yüzü neredeyse yanağıma değecek. Ukalaca gülümsüyor. Karabasanlarda olduğu gibi ta burnumun dibinde. Yutmaya karar vermediğim bir lokmayı güçlükle çiğneyip duruyorum. İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar hayran duyulacak yaratıklardır. İçimi bir bulantı kaplıyor.
Yaman bir bunalım. Tepeden tırnağa sarsıyor beni. Bir saatten beri geldiğini görüyordum, ama bunu söylemek istemiyordum kendime. Ağzımdaki şu peynir tadı… Autodidacte çene çalıp duruyor, sesi tatlı bir vızıltı gibi geliyor. Ama neden söz ettiğini hiç mi hiç anlamıyorum. Başımı sallayıp duruyorum.
“… eski Roma’nın değil mi efendim?”
Autodida sanırım bir şey soruyor. Ona dönüp gülümsüyorum. Ne oldu? Nesi var? İskemlenin üstünde niçin dertop oldu? Demek, başkalarını korkutuyorum artık. Sonunda bu olacaktı zaten. Ama önemli değil. Korkmakta pek haksız değiller. Aklıma esen her şeyi yapabileceğimi hissediyorum. Söz gelimi şu peynir bıçağını Autodidacte’ın gözüne sokabilirim. Ondan sonra, buradakiler beni ayaklarının altına alıp tekmeyle dişlerimi kırabilirler. Ama beni alıkoyan bu değil, şu peynirin tadı yerine ağzımda bir kan tadı duysam da fark etmez benim için. Bir harekette bulunsam, gereksiz bir olayın çıkmasına neden olacağım, işte o durduruyor beni. Autodidacte’ın haykırışı da, yanağından akacak kanda, şuradakilerin yerinden fırlayışı da fazlalık olacak. Böyle fazladan var olup giden bir yığın şey var.
Hepsi bana bakıyor. Gençliğin ilk temsilcisi, o tatlı konuşmalarını yarıda bıraktılar.
Ayağa kalkıyorum, çevremde her şey dönüyor. Autodidacte çıkarmayacağım o iri gözleriyle bakıyor bana.
“ gidiyor musunuz yoksa?” diye mırıldanıyor.
“biraz yorgunum davetiniz için çok teşekkür ederim. Hoşça kalın.”
Ayrılırken bıçağı sol elimde tutmuş olduğumu fark ediyorum. Tabağımın üzerine atıyorum; tabak tınlamaya başlıyor. Kimse çıt çıkarmıyor, salonu geçiyorum. Yemeklerini bırakmışlar bana bakıyorlar, iştahları kesildi.
Yine de belleklerine iyice kazınsın diye çıkmadan önce geriye dönüp yüzümü gösteriyorum onlara.
“hoşça kalın.”
Yanıt vermiyorlar. Çıkıyorum. Yanaklarına renk gelir şimdi, hemen çene çalmaya başlar.
Nereye gideceğimi bilmiyorum; kartondan yapılmış aşçının yanında dikilip duruyorum. Camın öte tarafından bana baktıklarını görmek için dönmem gerekli değil. Şaşkınlık ve tiksintiyle gözlerler şimdi beni; kendileri gibi bir kimse, bir insan olduğumu düşünüyorlardı, ama onları aldattım ben. Bir adam görünüşünü ansızın kaybettim.
(…)


Önceleri okuduğum kitaplarda kelimelerin altını çizmek gibi bir alışkanlığım yoktu. Zira okuduktan sonra geri dönüp bakacağımı hiç düşünmezdim. Ayrıca ardımdan okuyacak olası bir kişiyi o kelimelere odaklamak… Herkesin önemseyeceği şeyler farklıdır. Bunu engellemek istemezdim doğrusu. İşte bu blogla beraber sizle paylaşmak adına altını çizer oldum kelimelerin. Ancak bu kitap işte bu blogdan çok önce okuduğum bir eser. Yani çizili bir yeri yok, öyle rastgele bir sayfa açıp yazmaya başladım. Beni buna ne etti, neden kitaplıktaki yerinden çıkardım. Hiçbir fikrim yok. Üstelik günlerdir ders çalışırken, kalın kalın kitaplarla uğraşa dururken. Özetle: Sartre amca candır, okuyalım okutalım :)

Avangart

Bu programın hastasıyım. Keşfedeli çok değil birkaç ay oldu. Ne zamandır bahsetmek istiyorum fakat inanması güç, üzerine internette ne bir foto ne de bir yazı bulabildim. Hayır, saat kaçta ve haftanın hangi günü yayınlandığını da bilmiyordum. Gecenin bir vakti rast geliyordum işte. Dedim madem bir fotosu dahi yok, bekle Levent. Gecenin en karanlık zamanında çıkıverir karşına. Ve işte sabaha karşı 04.10’da danaNanaNn! Program başladı. Efendim bir müzik programı Avangart ve şu aşağıdaki iki abi başrollerde. Uzun saçlısı modaretör kır saçlısı ise sanırım bir gazeteci. Hani koca programda hepi topu dört beş şarkı anca çalıyor. Geriye kalan kısım, bu iki abinin tatlı Kıbrıs lehçeli sohbetleriyle dolu. Ağırlık müzik olmakla beraber, sohbet hayli renkli, bazen yavru vatanın sosyoekonomik problemlerinden, bazen hollywood’tan, bazen Ali abinin gazetecilik anılarından, bazense sadece geçmişten bahsediyorlar :)

Televizyon dünyası hep böyle olmuştur. Eskiden de en güzel filmler, programlar gecenin köründe yayınlanırdı. Hani hoşuma da giderdi. Çünkü genel izleyicinin beğenmeyeceğini düşündükleri, yüksek kültüre hitap eden azınlığa ayrılan saatlerdi bunlar bence. Artık bu da yok, günün tekrarlarıyla dolu, sabaha karşı öğle kuşağının tekrarları dönüp duruyor ekran. Neyse efenim, az önce haklarında ufacık bir yazıya ulaştım. Program BRT1’de Çarşamba ve Cuma günleri primetime’da yayınlanıyormuş. Bir de işte fotosunu çektiğim gibi değişik günlerde sabaha karşı tekrarları var. Dinleyecekleriniz yaklaşık şöyle şeyler:
bill withers - ain't no sunshine
sting- fragile
rod stewart - sailing
mick jagger angie
Not: tv2 'pazar akşamlarını Woody allen filmlerine ayırmış :) İlgililere duyurulur. Şu gereksiz makaslamalar olmasa daha bir izlenir olur ya. Bunla alakalı uzunca bir yazımda duruyor taslaklarda lakin son zamanlarda fazla tv'den bahseder oldum sanki. Hem bu sancılı günlerde gereksiz laf kalabalığı yapmak istemem. nokta.

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...