29 Aralık 2014 Pazartesi

2 film 1 yılbaşı


Mutlu yeni yıllar ama herkes için dilemiyorum bunu. Zaten eşyanın tabiatına aykırı bu dilek.  2015’te de birileri birilerini sömürecek, malına canına kastedecek. Maalesef olacak. İşte o insanlara kötü bir yıl hatta ömür diliyorum. Evlerini ateşler bassın falan desem çok ağır olur belki. Tanrı ıslah etsin ne diyeyim.

Aklıma iki film geldi sayın okur,birini hemen hepiniz bilirsiniz. Hani nemrut sinameki huysuz ve bunla doğru orantılı o kadar zengin bir ihtiyar vardır. Yılbaşı arifesinde evini sırasıyla birkaç hayalet basar ve ona ne kadar kötü biri olduğunu gösterir.Sonunda ihtiyar imana gelir,ulan ben ne adi bir ademoğluymuşum diyerekten geriye kalan ömrünü iyilik yapmaya adar. Sanırım geçen yılbaşı son versiyonunu cnbc-e’de izlemiştim.Robert Zemeckis imzalı bir animasyon : "A ChristmasCarol" .Hani ismini veremeyeceğim bir kişi var. Acaba bu öykü gerçekleşse ve o zatın evine girseydi bu ruhlar acaba sonuçları n’olurdu. Belki bir daha çocuklar ölmez, daha lise çağındayken gözaltına alınmazdı. Kesilmezdi belki bir daha ağaçlar. Domuzlar yüzerek boğazı geçmezdi. Madenci çocukları belki mezarı başında babaları için gözyaşı dökmezdi. Sırf fikirleri için özgürlüklerine pranga vurulmazdı bir daha belki gazetecilerin,aydınların ve daha onca şey… olur muydu ?


Bir diğer film ise başrolünü James Stewart’ın sırtladığı 1946 yapımı “Şahane Hayat” Namuslu iyiliksever bir adamın işleri ters gider, hayatı çekilmez olur ve keşke hiç doğmamış olsaydım diye bir dilekte bulunur. Ve film bu ya karşısına çıkan melek bu dileğinin gerçekleşmesi halinde yaşamın nasıl olacağını ona gösterir.Adam bunun sonucunda aslında farkında olmadan ne kadar çok şeyi olumlu yönde değiştirmiş olduğunu görür.Aslında şahane bir hayat yaşamıştır. Bu da beni,sizi bizleri anlatıyor biraz. Bazen hiçbir işe yaramamış olduğumuzu hissediyor olabiliriz.işte yukarıda bahsettiğim kötülüklere çaresiz seyirci kalmak vesaire. Acaba gerçekten öyle mi? İşte burada yazarak bile farkında olmadan belki çok şeye olumlu yönde tesir ediyoruz. Başını okşadığımız bir çocuk,derdini dinlediğimiz bir dost, ya da sadece iyi bir yurttaş insan olarak bile,yaptıklarımız eylem ve söylemlerimizle dahi belki dünyanın iyi,yaşanır bir yer olmasını sağlıyoruzdur. İşte bizim yeni yılımız mutlu sağlıklı huzurlu geçsin. Güçlü olun,dürüst olun,cesur olun, merak etmeyin şahane bir hayat bizi bekliyor ;)

26 Aralık 2014 Cuma

Subway Stories güzel filmdi.


İşte gene bir sınav sona erdi. Sınavın zor geçmesi yetmezmiş gibi geçen dönem ki şu kıza da rastlayamadım. Gerçi tek hatırladığım saçının kızıl ve boyunun bana yakın olduğuydu. 180’lik hatun yuh be! Yalnız şimdi düşünüyorum da sanırım topuklu giymişti. O zaman bir on santim çıkarsak 1.70-75 arasıymış dimi. Yüzleri ve isimleri çabuk unuturum ben. Hatta otuz yıllık arkadaşımı bile bir iki yıl görmesem vallah çıkaramam. Yani hatunu görsem tanıyamazdım zaten ama onun beni hatırlamasını umuyordum doğrusu. Ne özgüvense :) Geçen sohbeti nerdeyse tüm detayıyla hatırlıyordum ama bu onu tanımama yardımcı olmayacaktı. Neyse, sınavın ne öncesinde ne de sonrasında denk geldik. Belki de geldik ne bileyim:) Şansıma küsüp eve dönmek üzere istasyonda metroyu beklemeye başladım. Ne zaman gelecekti şu lanet olası, sonra fark ettim ki bir elektronik board’da 5 dk. yazıyordu sonra 4’e düştü. Teknoloji ne gelişme be, şaşırdım vallah. Neden sonra başımı geriye çevirip arkadaki çoğalan kalabalığa bakma ihtiyacı hissettim. Ve kafamı çevirmemle döndürmem bir oldu. Kalbime hançer yemiştim sanki. Aman tanrım hemen arkamda bir çift göz beni deşip geçmişti sanki. Şimdi bu adam ne öküzmüş diyeceksiniz biliyorum ama inanın insanların gözleri beni hiç etkilemez. Hatta gözlere baktığımda pek söylenemez. Hele göz renklerini hiç fark edemem. Hani eşkâl vermek durumunda kalsak, yandım. “Hırsızı tarifi edin Bay Balthus.” – “Hum… Beyazdı buna eminim. Umarım yardımcı olmuşumdur müfettiş.”  Nasılsa hâlâ anımsıyorum, mavi gözlüydü ama nasıl anlatsam Sadri baba jargonuyla “sanki gözleri iki kere lacivert” ti. Ama renkten ziyade bakışlarının keskinliği beni alt üst etmişti. Acaba dönüp tekrar bakacak cesareti gösterebilir miydim? Hayır, hissettiğim şey her ne ise gerçekten acıtmıştı, neden yine de dönüp bakmak istiyordum ki? Metronun gelmesine 1 dk. var yazıyor, bu hengâmede son şansım. Birazdan metro gelecek ve muhtemelen böylesi mahşeri bir kalabalıkta kim artık kendini hangi vagona atabilirse. Dönüp baktım, o da gözünü dikmiş bana bakıyordu, aramızda 10 santim ya var, yok. Derken metro geldi, aman yarabbi ne kalabalık. O vagona girmem imkânsız, ikinciyi deniyorum cık ve birine can havliyle atıyorum kendimi. Hani kapı ya kapanacak ya da dat-dut ötüp çık in diyecek bana. Yüzüm kapıya dönük, tam kapanacak ki demin ki hatun içeri girmeye çalışıyor ama imkânsız ki :( ha gayret benden beklenmeyecek bir kuvvetle sırtımla arkaya yüklenip adımını atabileceği bir boşluk açtım ve içeri girdi. Kapı kapanınca aramızdaki mesafe nerdeyse 5 santime düştü. Şimdi yüz yüzeydik. Bu kadarı da çok fazlaydı, o gözlere bu denli yakın olmak. Başımı çevirmek için bile boşluk yoktu ama gözlerimi oynatabilirdim pekâlâ. Sanırım bir durak boyunca tavana baktım. Gözlerde bir yere uzun süre bakamıyor. Çaresiz, önüme bakmamla yine göz göze geldik. Hastir! Kadın olduğu gibi gene ta gözümün içine bakıyor ve gülümsüyordu. Bu kadar çekici olamam, demek ki beni tanıyor. Tüh! Salak ben, nasıl tanımadım acaba. Akrabam mı, eski bir arkadaşım mı, kim? İşte şimdi laf atacak bana, n’aber Balthus gibisinden.  Ve işte dudaklarını araladı, yutkundu. Sıcacık gülümseyişi daha bir çoğaldı vee, şey kapı ağzı çok tehlikeli, biraz açılsanız ve ben ortalara ilerlesem? Yahu nasıl olacaktı bu, zaten içeri adım atabilmen için olağanüstü bir gayret sarf etmiştim. “Buyurun geçin ama nasıl? Durun biraz daha yüklenirsem belki…” 65 kiloluk ben son bir gayretle arkayı gene iteledim. 15 santimlik bir boşluk açıldı. Elindeki kitabı daha bir kucaklayıp sürtünerek beni geçti ki, hemen bir adım yanımdaki 150 kiloluk teyze ve onu aratmayacak torununa denk geldi. Saçları ağzımda burnumda, artık önümü de göremiyordum. Derken gelen durak nasıl bir yerse artık, kim var yok indi neredeyse. Bu sefer ta ortalara dek ilerledi. Bu sefer göğsünde tuttuğu kitabı fark ettim. Sosyoloji yardımcı ders kitabı. Demek aynı bölümü okuyormuşuz. Kitaba bakarken hatun biraz eğilip yine bana çevirdi bakışını. Bakıyor ve gülüyordu hâlâ.Ya da hepsi benim hüsnü-hayalim.

Gerçi hiç mütevazı olamam dış görünüşüm hakkında. Kızların birçoğunun ayılıp bayıldığı Johny Deep’e pek benzerim. Hani her uzun saçlı, küpeli ve keçisakallı adamın yanılsaması değil benimkisi, harbi öyle. Neden hoşlanmasın ki. Yav!acaba düşünüyorum da boşuna mı ezberledik onca şiiri,boşuna mı okuduk bunca kitabı?Hani gerek yokmuş sanki :)Lakin artık bu manevraları yapacak becerim kalmadı benim. Hele bir ilişki hırpalar bünyemi, aman kalsın Balthus diyerek, sırtımı döndüm. O güzelliğe daha bakıp kendimi helak edemezdim. Öyle güzel hani. Hani nasıl anlatsam, beyonce’ler shakira’lar viktoryanın melekleri falan halt etmiş. Keşke abartıyor olsam, vallahi öyle. Bakılamayacak kadar güzel. Tam da bir iki durak sonra acaba indi mi diye düşünüp şöyle bir baktım. Az ileride oturacak bir yer bulmuş, sırtı bana dönük şekilde. Kitaba bakıyor, az önce çıktığımız sınavı değerlendiriyordu sanırım. Tam da geçen akşam bir televizyonda bir yerli filmin tanıtımını izlemiştim. “BU İŞTE BİR YALNIZLIK VAR” konusu kabaca, bir türlü sevdiğine açılamayan bir adamın hikâyesiymiş. Tuna Kiremitçi’nin bir romanıymış galiba. Ulan kaç oldu, böyle bitiyor her biri. Hele geçen dönem ki şu hatun. Yürü be Balthus, gün bu gündür. İşte sana fırsat, yanına yaklaş ve sınavla ilgili bir soru sor. Zaten kız dünden razı değil mi tanışmaya diye düşünürken hemen arkasına yanaşmıştım işte. Soru çözüyordu, cık! Yanlış cevap b olacaktı. Hee… o da Descartes değil Thales olacaktı.  Sanırım kalmış bu :) derken şöyle bir anons : “ next station senin ineceğin durak levo” inmeyeceğim ulan. Ne olur ki, son durağa kadar duracağım. Olmadı tekrar başka bir metroya binip geriye dönerim ne olacak ki. Evet, işte benim durağı atladık. Sanki herkes bana bakıyor gibi geldi birden, lan oğlum senin durak geldi niye inmedin der gibiydiler sanki. Ya insanın bilerek durağında inmemesi ne acayip bir suçluluk hissiymiş, hayret yani! Susun be dedim içimden tüm yolculara ve derin bir nefes alıp iyice sokuldum ki, da na NanaN!!! Sol yüzük parmağında bir alyans var. Hani biraz geç öğrendim ama ( yaklaşık 32 yıl) biliyorum ki bu evli nişanlı gibi bir şeymiş. Yeni anons : “next station, eh artık in levo”. İndim ama salak ben karşıya geçip diğer metroya bineceğime bir baktım istasyondan ayrılmışım. Ve elbette akbilim boş. Yürü oğlum ne de olsa alışıksın sen. Bak yine iş açtı kadınlar başına. Hayır, aksi gibi hava iyicene soğudu. Bir parktan geçerken çöp tenekesinin üzerindeki kedi mauvv mauuv diyerekten beni kafalamaya çalıştı galiba. O kızdan bu kediye düştük :) boşuna kur yapma kedicik, istesem de eve alamam seni :( Ama kedi candır yahu. di mi? Bu arada SUBWAY STORİES’i izlediniz mi ? izleyin çok seveceğinize eminim. On ayrı yönetmen on ayrı bölümden oluşuyor. Aşağıda son bölümü paylaşıyorum.Hani ingilizce bilmeseniz de anlaşılır olduğundan son bölümü seçtim.Her bölüm ayrı bi güzel. İyi seyirler...
Not: bu yazı taslaklarda yaklaşık iki yıldır beklemekteymiş paylaşayım dedim.


24 Aralık 2014 Çarşamba

boş şeyler yazdım okur,boşuna okuma !



Bir hafta geçmiş bile… yeni aldığım karara göre şimdi bir şeyler yazmam gerekiyor yani. Hmm! Mesela geçenlerde içeri alınan sözüm ona “gastecilere” ve sızlanmalarına sadece acı acı gülüyorum. Bahsi uzatamayacak kadar yorgunum zira.

DVD de beş günde beş aptal sapsal film izledim maalesef. Bazen castingdeki yönetmen-oyuncu referansları da aldatıyor insanı. Şimdi benim kaybolan yaklaşık on saatimi kim geriye verecek ? Gerçi bu filmlerle zamanı tüketmeseydim yerine ne yapacaktım ki.

 Muhtemelen geçen yazlıkta yeni öğrendiğim ve artık müdavimi olduğum tavla oynayacaktım. Kaldı ki hanede gerçek bir rakip olmadığından üstelik internetten oynayacaktım. Ama yine de en azından bir sürü yabancıyla oynuyor dilimi geliştirme imkanı buluyorum bir yandan. Mesela son rakibim bir fransızdı.Her zamanki gibi önce Fransız sinemasından konuyu açsam da bir zaman sonra işi erkek muhabbetine getirip “sophie marceau ne hoş hatun be hacı” kıvamına soktum elin fransızını. Sonra bir ara sayacak aktirist bulamayınca Alain Delon ,Belmando falan dedim. İyi aktörler ama bence onlar ırkçı diye cevap verdi. Nedenini öğrenemedim ama şaşırdım doğrusu. Midnight in Paris’i izlemediği gibi Woody Allen’i ilk benden duydu,ilginç.Bende bunları entel dantel sanırdım. Neyse bir kişi üzerinden gidip tüm Fransızları yermeyelim öğrencisi olduğum sosyoloji bölümü buna ne diyordu yahu, grup algısı yanılgısı ? cık! Başka bir şeydi,neydi yaa…

Geçen yazlıkta tavla ile birlikte yüzmeyi de öğrendim iyi kötü, keşke onun müdavimi olsaydım. İşte gene nakit sorunu,kıçımın dibinde olimpik havuzu var belediyenin ama bir saati 13 lira sanırım. Bunla üç paket sigara alırım ben,deli mi bunlar ?

Bu tarz benim de ikizler en tarz kızları seçildi Türkiye’nin. Hakan Akkaya’nın copy’si Kemal doğulu ve Nur yerlitaş’la ne geceler geçirdim doğrusu.Hep dediğim gibi gün boyu Ulusal Kanalı izleyip,bir dünya gazete okuyunca kafayı çizmemek için bir iki doz bunlardan almalı insan.Çok mağdur kalırsam itiraf edeyim yeteniksizin Türkiye’ye bile bakıyorum bazen. Böylece şükrediyorum Tanrıya, demek tek kafası gidik ben değilim,hatta sağlıklı bile sayılırım.Bunu psikiyatrıma anlatmalıyım,bakalım ne diyecek ?

Vizelerim her zaman ki gibi çok iyi geçmiş. Gene onur belgesi verirler sanırım, nereme sokacam bunları diyerekten böbürleneyim azcık. Şimdi sosyolog mu olucam ben,vay anasını sayın seyirciler.hayır ne okuduğumu soranlara sosyoloji diyince, çoğu o ne ki diyor ? Asla karşı tarafı tatminkar bir cevap verebilmiş değilim. Tüm anlatımlarımdan sonra genelde yani psikolog mu olacaksın diyorlar. He hacı piskolog olucam. Çoğu da ardından bir derdini anlatmaya başlamaz mı…

İş bulmama ramak kaldı, bir kargoda kuryelik veya marketin birinin balık reyonunda çalışmam olası seçenekler. Neyse birkaç ay çalışıp biraz para yaparım bari. O değil de üstün başın balık kokar diyorlar. hem ben ne anlarım balıktan. Yani şimdi ki gibi iyice yufka yüreğe bağlamadan evvel, galata köprüsünde çok balık tuttum. Hatta oradan geçerken çoğunuz görmüştür beni. Ama ona benzemez ki bu iş, ben tutar anne ayıklar falan durumları. Müşteri palamut istedi diyelim ben nasıl onu kesicem ayıklayacağım falan.off! neyse işte öyle. Bir dahakine dişe dokunur bir şeyler yazmak ümidiyle sağlıcakla kalın.

16 Aralık 2014 Salı

Yerçekimi


Henüz izlemiş biri olarak söyleyebilirim ki Gravity filmi tam anlamıyla zaman kaybı. Sandra bullock ilk tonight show Jimmy Fallon’a konuk olduğunda duymuştum namını. Sanırım daha Amerika’da bile gösterime girmemişti. Programda gösterilen kısacık fragman,Fallon’un abartılı hayranlığı ve seyircilerin coşkulu naralarından aslında böyle bir sonuç çıkarmıştım. İmdb’nin 8/10 puan vermesi tam altı Oscar heykelciğini kapması bile görüşümü değiştirmiyor aksine ne kadar haklı olduğumu gösteriyor. Hafızanızı biraz zorlarsanız gişe rekorları kırmış ödüllere doymuş nice film genelde seyircide kırgınlık yaratır. Kaldı ki eğer illa bilim kurgu izlemek istiyorum diyorsanız filmin erkek oyuncusu George Coloney’nin yıllar önce oynadığı Solaris’i veya 68 yapımı Stanley Kubrick’in 2001 A Space Odyssey’i veya Tarkovsky’nin Stalker’ını falan izlemenizi ısrarla tavsiye ederim. 

İşte bu Gravity (yerçekimi) filmini duyduktan hemen sonra televizyonda rastgele dolaşırken yerel kanalların birinde Destination Moon isimli şirin bir bilim kurgu filmine rast gelmiştim.1950’de yani henüz insanoğlu aya çıkmadan çok önce çekilmiş olan bu yapım bile inanın konusu itibariyle seyirciye daha keyifli dakikalar yaşatıyor. Her iki filmde de yangın tüpünün basıncıyla uzay boşluğunda kendilerine ivme vermeleri… 
yani yıl olmuş 2014 değişen bir numara yok. Gravity’yi izleyenler şu aşağıdaki kısa videoya göz atsın lütfen :

destination moon(aya seyahat 1950)

Çizgi romanda ise Tenten’in bile aya yaptığı sözüm ona yolculuk daha eli yüzü düzgündü diyebilirim.Sözüm ona diyorum çünkü aslına bakarsanız biz insanlığın henüz aya çıkmış olduğuna inancım pek yok.Hatta inancın ötesinde bunu savunan bir çok argümanı araştırırsanız bulabilirsiniz.Neyse bu bahsi başka zaman yazarız. Hatırlatayım tenten’in bu yolculuğunda yanında kaptan Hadok ve profesör hatta fındık bile vardı. Yani tadına doyum olmaz bir macera :)

Yerçekimi demişken İsaac Newton’u yad etmemek olmaz tabi. Rivayete göre sırtını yasladığı ağacın dalındaki elmanın kafasına düşmesi sonucu bir anda evraka nidalarıyla konuya hasıl olmuştur Newton. Peki bizim halimiz ne durumda sizce, ayaklarımız yere basıyor mu? Bence yerçekimsiz uzayda savrulan bir kara parçası gibi canım ülkem. Sebebi ise kafasına elma düşmüş gibi her gün gündem yumurtlayan iktidar mensupları. Millet çıkmış fezaya biz yok kürtaj,yok üç çocuk,yok türban yok Osmanlıca gibi konularla akıldan bilimden uzaklaştıkça bilinmeze doğru savrulup duruyoruz...

11 Aralık 2014 Perşembe

Dimağ’ül pir-ü pak !


Evvela ilköğretimin ilk üç yılı temel harfler yerine çocukları el yazısı ile yazmaya zorlamak (Ali topu tut ) gayet hoş bir şeydi. Harflerin karakterinin Arapçayı andırması ve altında gizil bir niyet aramam benim paranoyam, dokuz yaşındaki yeğenimin gazetedeki temel harflerden yazılı makaleleri okuyamaması ise en hafifinden onun geri zekalılığı olmalıydı.

Yine,okul tabelalarından T.C. simgesinin,her sabah okutulan andımızın ve  ders kitaplardan Gençliğe hitabe ile Atatürk’ün resimlerinin kaldırılması “ileri demokrasi” ye geçişin adımları olmalıydı her halde. Ulus devletten rahatsızlık duyduklarını, Atatürk’e ve ilkelerine alerjileri olduğunu düşünmek gene benim fesatlığımdan öte bir şey olamazdı.

Zaten laiklik denilen şeyi yıllarca yanlış anlamış olmalıyım ki türban serbestisi önce kamu binalarına sonra ilkokula kadar girdi. Tüm namaz dualarını,nasıl abdest alıp secdeye varacağımı 32 farzı falan okuduğum normal devlet okullarında bana öğretilmişti ama hedefledikleri ‘dindar ve kindar nesil’ için yeterli değilmiş demek. Şimdi eğitimin gene ilk üç yılı din derslerine zorunluluk getirilmesi gündemde.

Her şey tıkırında gidiyor olmalıydı ki iktidarda oldukları on küsur senedir belki de Milli Eğitim bakanı en az üç kez, sınav yönetmelikleri ise onlarca kez değişime uğradı. OGS yok OKS olmadı TEOG… Bizim zamanımızdaki üniversite sınavları ise YGS ve ardından isteyene tam altı turlu bir LYS’ye dönüştü. Böyle bir maratonda geriye düşmemek adına çocukların doluşmak zorunda oldukları dershaneler ise paralel dedikleri yapıyla nikahları düştüğü için inat uğruna kapatılacak.

Derslerinde başarı gösteren çocukların ödül olarak umreye yollanmaları, yine devamsızlık disiplinsizlik yapan çocukların evine ise rehber öğretmenle birlikte mahallenin imamının görevlendirilecek olmasında art niyetler aramak en başında söylediğim gibi benim paranoyamdan ötesi olamaz. Lakin tüm bunlara ne var ki diyenlere ise şu sözü anımsatmak isterim “ Cehenneme giden yollar iyi niyet taşları ile döşenmiştir.”

Daha onlarca şey yazabilirim ama zaten yurt meseleleri ile meşgul olan her Türk vatandaşı bunların farkındadır ve benim gibi kafa yoruyordur. Bakın bunca şey içinde nasıl olduysa 4+4+4 ‘ü unutuvermişim. Kaldı ki en önemli meselelerden biriydi.  Gündem bombardımanına tutulan böyle bir ülkede ister istemez hafızası da sekteye uğruyor insanın. Ve şimdi de eğitimle ilgili son konumuz ise çok elzem olan Osmanlı Türkçesi. Eğitim politikası başta olmak üzere her alanda bence başarısız kalmış olan iktidara notumu anlayacakları dilde söylüyorum :


Dimağ’ül pir-ü pak : OTUR SIFIR…

3 Aralık 2014 Çarşamba

Umut...


Artık yurdum insanına olan inancımı yitirdiğimi önceki yazılarımda yazmıştım. Ve sanırım o günden beri de burada yazmayı bıraktım. Bu geçen sürede keşke fikrimi değiştirecek beni utandıracak şeyler olsaydı. Bilakis sözde açılım süreci devam ededururken gene şehitler verdik. Gene acı bir maden faciası yaşandı, elma toplamak için bir midibüse tıkıştırılan mevsimlik işçiler feci şekilde can verdi. Atatürk’e gene itinayla diktatör gibi yaftalar yapıştırılıp televizyon kanallarında sövüldü. Ülkemin bereketli toprakları termik santraller, saraylar adına katledildi. Zavallı domuzlar koca boğazı yüzerek geçerek şehrin göbeğine indi. Şehrin nüfusunu ve bunla beraber işsizlik oranını artıracak bir köprü adına yaşam alanlarına tecavüz edilmişti çünkü. Böl parçala yok et dedikleri bu olsa gerek. Ve daha hepinizin bildiği onlarca şey… Ne diyelim ‘yeni Türkiye’ hayırlı olsun.

Tabi bunca şey ola dururken akıl sağlığımın bozulması kaçınılmazdı. Gel gör ki sayın okur, psikiyatrımın verdiği ilaçlar on para etmedi. Bende günlük gazete almayı, televizyonda haber programlarını falan izlemeyi bıraktım. Şimdilerde otuz küsurluk hayatım boyunca hep uzak kaldığım futbol programlarına sardım. İki üç yorumcu çıkıp fenerden galata saraydan bahsediyor, yok bu gol bu ofsayt deyip sabahlara kadar tartışa duruyor. Ne huzur anlatamam. Fakat izledikçe maalesef gördüm ki yurdum futbolu da içler acısı durumlardaymış. Hadi şike mike durumlarını biliyorduk da, futbolcuların birbirine silahla saldırması mı dersin, hakem odalarının basılması mı dersiniz, yoksa milli takımın neredeyse her önüne gelen rakip karşısında hezimete mi uğraması derseniz… Ne güzel, bir çizgi film kanalında Heidi’ye rastlamıştım ki ne yazık o da çabucak bitti.

Geçenlerde Abbas Güçlü’ye dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel konuk oldu. Politik görüş olarak farklı bir çizgide olsam da kendilerini pek sever ve söylediklerine dikkat ederim. Röportajda Sayın Güçlü: “efendim toplumun birçok kesiminde acaba ülke parçalanır mı diye genel bir kaygı var siz ne diyeceksiniz?”diye sordu. Cevap kısa ve oldukça netti : “bunu düşünenler inançsızdırlar.” Gerçekten yerinde bir tespitti, işte ben baba diye el kaldırdım izlerken. Sonra düşene durdum, her şeye rağmen inancımı diri tutup mücadeleye elimden geldiği kadar devam etmeliydim. Küsmek, kabuğuma çekilmek, olanlara seyirci kalmak bir nevi suç ortaklığı değildir de nedir? Nihat Genç’in sıklıkla söylediği gibi “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”


Bu süre içerisinde hiç mi umutvar bir şey olmadı. İşte Cumhuriyetimizin yetiştirdiği milyonlarca yürekli Türk kadınından biri olan Emine Ülker Tarhan, artık mevcut iktidardan pek farkı kalmayan ‘yeni chp’den ayrılıp, siyasi mücadelesini kararlılıkla sürdüreceği bir oluşumun içine girdi. ANADOLU PARTİSİ. Kuşkusuz Demirel’in bahsettiği ‘inançsızlardan’ biri değil o. Yoksa pekâlâ, “aman be bana ne”  diyerek köşesine çekilebilirdi. Yüzyıldır bu ülkeyi olduğu gibi dünyayı da erkekler yönetiyor ve sonuçları ortada. Hemcinslerime hiç güvenim yok, bu Cumhuriyeti kurtarsa kurtarsa siz kadınların kurtaracağına eminim. Haydi… 

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...