28 Aralık 2016 Çarşamba

Şimdiden herkese mutlu yıllar...


Yazıp yazmamakta kararsızdım zira gece bu saatlerde laptopun başına geçince ekrandan vuran led ışık uykumu kaçırıyor. Bu bana özel bir durumda değil, istisnasız herkesi aynı şekilde etkiliyormuş. Bilimsel olarak açıklardım ama yeri değil burası isteyen araştırsın. Gene de, daha gece çok ilerlemeden hızlıca bir şeyler karalayım bari dedim. Sonra yahu hali hazırda bilgisayarda bir dünya yayınlamadığım arşivim var oradan copy-paste yap gitsin dedim kendime. İşin kötüsü belki de yayınladım bunları vallah emin değilim :)Ama bildiğim bir şey var yayınlamadıklarım her zaman en dürüst olduğum yazılarımdır. Bazen bahsediyorum kapayacağım bu bloğu, büyük ihtimal 2017 başı (Allah nasip ederse,bu eklemeyi yapmadan geleceğe dair hiçbir cümle kuramaz oldum artık,malum … )son bir yazı yazıp yeni bloğuma geçicem. Nedenine gelirsek, benim için nefes almak kadar doğal olan karamsarlığım – özellikle yazılarımda – biliyorum ki siz okuyanları kötü etkiliyor. Daha özgürce yazmak için bunu yapmam şart. Takipçi şeysi koymam sanırım ve kimseyi de takip etmem. İşte öyle… şimdi aşağıda ne zaman yazdığımı tam kestiremediğim birkaç yazımı yayınlayım ve 2016 yılının son yazısı bu olsun. İnşallah 2017 hepimiz için sağlıklı,şanslı,huzurlu ve mutlu geçer. Sevgiler...
…………………………………………………………………………………………………………
Nefes alamıyorum artık,umarım havalardandır. Ozon tabakası iyice delinmiş,oksijen seviyesi sıfıra inmiş olmalı,ondan olmalı. Aksi ürkünç,endişe verici. Kendinden her ne kadar nefret etse de yine de kendisi için endişeleniyor insan.891 lira maaş 300 ticket için kaç sözüm ona şef müdürle görüştürüyorlar insanı. Şuncacık para için ne ahret sorularına maruz kaldım şaşarsınız. Tersledim tabi,terslemeliydim. Pekala yazarak hatta çiziktirerek idame ettirebilirdim hayatımı. Ama öyle iç karartıcı yazılarla kimsenin yaşam enerjisini almaya hakkım olmadığını düşünüp vazgeçtim bundan. Çayda bir güzel olmuş hani… içecek parası yoksa, insan zamanla çay ve sigara ile kafayı bulmayı öğreniyor. Sevgili sigaram iyi ki varsın, iyi ki yavaşça zehirliyorsun. Bir nefeste onlarca beyin hücresi ölüyormuş oğlum, o ne âlâ. Kulakları yüzde yirmi gözleri yüzde otuz,burnu ise nerdeyse sıfır koku alan babama ne özeniyorum. Ama kafası hâlâ zehir gibi mübarek,bendeki şansa bak. Allahtan 60-70 diyince hakkı rahmetine kavuşuyor bizim sülale,tek dayanağım bu. yalnız 400 yaşındaki ananem biraz kafa bozuyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de senle oyun oynuyoruz. En çok bu bozuyor kafamı. Sensin işte çoktan sobeledim seni ama olsun en iyisi belki devam etmek bu oyuna. Doğru zaman asla olmayacak bizim için, ikimizde bunu iyi biliyoruz.  Ama yine de kendinden bahsetmeye utanmalı insan. On küsur yıldır başımıza illet olan iktidar nihayet ülkeyi tarumar etti ve hâlâ sağlam destekliyor yurdum insanı,pes diyerek kapatıyorum bahsi.Hatta hadi bu salak yazıyı da sonlandıralım artık ve taslak çöplüğüne hiç yayınlanmamak üzere atalım.
…………………………………………………………………………………………………………
Çok sevdiğim ablam, arkadaşım, feysbukta Nietzsche’nin şu sözünü paylaşmış : "Ruhunda sükûnete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar, inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar, iç huzurundan feragat edip, yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar."
Kendimi bildim bileli şu iç huzurundan feragat edenlerdim ama artık çok yorucu olmaya başladı. Akıl ve ruh sağlığım ciddi anlamda bozuldu. Bilmek ne işe yarar ki bir şey yapamayınca insan. Matrix filmini hatırlarsınız oradaki kel kafalı karakter artık gerçeklikten sıkılır bu yükü kaldıramaz ve ajanların onu tekrar o sanal dünyanın hüküm sürdüğü fanusa sokmaları için dostlarına ihanet eder. O adama asla kızmadım biliyor musunuz, tercih meselesiydi zira ve o bu sanal mutluluğu tercih etti.
Hayır, yanlış anlamayın ona özendiğim yok lakin sürekli gerçekliğin içinde olmak… Arada o fanusa girmeli insan, birkaç doz almalı diye düşünüyorum. Son zamanlarda demet akalın hande yener falan dinlemeye başladım, haydi eller havaya moduna girmeye çabalıyor, astalavista bebeğim naraları atıyorum. Geceleri uyuklamaya yakın vakitlerde ise genç tv’yi açıp hot video klipler eşliğinde uykuya dalmaya çalışıyorum. O twerking yapan hatunların popoları insanı bir zaman sonra paralize etmiyor değil doğrusu. Hatta yeni yayın sezonu açılsın birkaç diziye de başlamalı.
Yine geçen Stanley Miligram’ın otoriteye itaat deneyinden açıldı mevzu. Aynı değil ama benzer The Experiment filminden de bahsedince bu da bir şey mi, bizim son 10-12 yıldır yaşadıklarımız yanında vız gelir dendi. Gerçekten, Tanrım bizi neyle sınıyorsun?
…………………………………………………………………………………………………………
Selam. Görünen o ki artık yazacak bir şey kalmadı sayın okur. Fazlasıyla hoş bir hatunla yazışıyorum birkaç zamandır. Hani öyle böyle güzel değil. Yalnız vahim olan, kızın yurtdışında yaşıyor olması, itiraf etmeliyim ki güzelliğinden daha çok ilgimi çekiyor. Sanırım bende farkında olmadan ülkeden kaçış senaryoları kurmaya başlamışımda haberim yokmuş. Beni tanımazsınız, karanlıkla gereğinden çok mücadele etmiş biriyim, en azından bu içimi rahatlatıyor. Gelecekte, olası evladım yakama sarılıp tüm bu olanlara nasıl müsaade ettiniz derse kendimi savunabilirim. Yine de benim gibi bir vatan sevdalısının artık ülkesini terk etme noktasına gelmesi affedilecek gibi değil. Daha da kötüsü bunun ayırdın da olsam da bu fikir hala canlılığını koruyor. Yapabilirsem gidicem sayın okur ama kendim için istiyorsam namerdim. Artık bir aile kurmak ve çocuk sahibi olmak istiyorum ve bu ülkede bunu yapamam. Böyle bir ateş çemberinin içine bir yavrucak getiremem, buna hakkım yok. Öte yandan bu kaçış planını hayata geçirebileceğimi de pek sanmıyorum. O vakit ikinci ve daha olası planım gündeme geliyor. Anadolu’nun bir kırsalına yerleşmek, mesela karadenizin bir yaylasına. Hani hiç gitmedim ama çoğu yerleşim dağlık tepelik yerlerde, bir evle diğer ev arasında bile en az bir kilometre var. Televizyonda görüyorum var böyle yerler. En tepesine yerleşirim köyün, hani keçilerin bile çıkmaya zorlanacağı yükseklere. İnzivaya çekilirim yani, eski bir daktilodan başka bir alet sokmam eve bir radyo dahi olmaz.-hadi radyo olsun canım :) - Yanlış anlaşılmasın klasik bir köy yaşamı fantezisi değil bu,tüm hayatım büyük kentte geçti, keşmekeşi kaosu gürültüyü trafiği fazlasıyla severim, ötesi aşığım bu şehre. Yani istediğim bir şey değil bu, lanet olası bir mecburiyet. Ve sonra ölmeyi beklerim sakince, beklerken bir iki şey yazmamı çok görmezler umarım. Amacım gelecek nesiller için tarihe bir not düşmektir sadece. Üçüncü bir planım yok, şimdilik bunlardan birini başarana dek akıl sağlığımı korumakla uğraşıyorum. Bana şans dileyin. Sevgiler…
…………………………………………………………………………………………………………
Çok konuşuyorum, iyi değil bu. Hiç iyi değil. Daha yeni tanıştığım insanlara bile en mahrem şeylerimi paylaşıyorum. Her seferinde kendime telkinler veriyorum bunu bir daha yapma,şu lanet olası çeneni tut diye. Eve döndüğümde bin türlü muhasebe başlıyor, şurda ne demiştim,şurda keşke şunu  hiç söylemeseydim gibi gibi. Bakmayın yaşımın 35 olduğuna hâlâ ufacık bir çocuğum ben. Hemencecik insanlarla kaynaşıyorum ama ne tezattır bilmem. Hani bir mesafe olsun istiyorum yine de. Çünkü korkuyorum bana zarar vermelerinden, evet bana herkes zarar verebilir, kendimi koruyabilmekten yoksunum,biliyorum. Mesela henüz yeni tanıştığım bir hemcinsim haklı olarak bir bara, cafeye falan gitmeyi teklif ediyor,tamam diyorum. Sonra eyvah ne yaptım ben, daha ne kadar tanıyorum ki. Hem bakalım bu arkadaşlığı daha ileri seviyeye getirmek istiyor muyum ? gibi sorular silsilesi. Bu zamanda kime nasıl güvenir insan. Siz düşünün karşı cinsten biriyle işler nasıl yürüyor diye, işte ona tam bir duvar ördüm diyebilirim. Bir ilişkiye başlamam için kılı kırk yarmam gerekir,sanırım en az bir 5 yıl da tanımam. Yani anladığınız üzere o iş hiç yürümüyor. Son dört beş yıldır en mutlu olduğum yer evim ve televizyonum. Biraz internet ve vakit buldukça kitap falan işte. Kabuğumda mutluyum huzurluyum,biliyorum hepsi kocaman bir korkudan ibaret ama diğeri daha çok korku veriyor. Rutinlerimi seviyor,tapıyor ve muhafaza etmek için deli gibi çırpınıyorum. Arada çok bunalırsam tek tabanca istanbul’u falan turluyorum işte. O da gece çok geç kalmadan eve dönmek şartıyla. Nereden nereye zamanında beyoğullarında sabahlayan levent’ten akşam dokuz gibi televizyonun başındaki koltuğa uzanabilmek için koşuşturan Levent’e. İşte böyle sayın okur. Daha yazardım ama çenem düşmesin daha fazla di mi efem. Enteresan, bu yazının başına geçmeden evvel psikolojik olarak baya kötüydüm şimdi biraz daha iyiceneyim. Şimdi uyuyabilirim işte. Hadi iyi geceler…
…………………………………………………………………………………………………………
İleri demokrasinin hüküm sürdüğü “yeni Türkiye’de” değil yazmak yaşamak bile güç olacağa benzer. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak edebiyattan sanattan bahsetmemi artık kimse benden beklemesin. Kişisel ikbalimi düşünmeyi bırakalı uzun yıllar olmuştu bu uğurda, bir işe yaramadı. Belki de gitmeli artık. ister sağ ister sol cenahta olsun bu bol keseden fikir fırtınası hayra alamet değil. Seksen sonrası apolitize edilen yurdum insanı şimdi tersine siyasetin tam içinde. İlkokul çocukları bile siyaset yapıyor. Sevindirici bir gelişme değil zira bilgisi olmayıp böylesine çok fikri olan bir toplum yoktur yeryüzünde. İnternet bir bilgi çöplüğü ise emin olun o çöplüğe en çok batan Türk milleti. Türkiyeli’mi dememi arzu ederdiniz çok beklersiniz. Vize sorunu yok sanırım, bir fırsatını bulup Nazım’ı mezarı başında ziyaret mi etmeli acaba Levo. Belki de dönmeyiz ha ne dersin ?

 Bu memlekette kolay mı öyle uzun saçlı keçi sakallı küpeli falan dolaşmak. Geçen itinayla kestim efenim, küpeyi de çıkardım.  Şimdilerde malum maaşı bin lirayı geçmeyeceği ve kesin en az günde on saat çalıştıracakları bir iş bulursam ve arta para kalırsa köpek öldüren diye tabir edilen o şaraplardan içerek akıl sağlığıma kavuşacağım evelallah,yani öyle umuyorum.Neyse daha fazla kusup başımı derde sokmayım.yazı biter nokta. 

23 Aralık 2016 Cuma

Ofsayt ne mi? O benim...

Çok boktan be herşey...
Bu saatten sonra sadece geçip gitmesini beklerim ömrün. Olabildiğince az dahil olmalı hayata. Zaten ben en baştan takınmıştım bu tavrı. Sonra ne olduysa aptal bir umuda kapılmış olmalıyım. Aşkmış,kariyermiş hatta hayal etmek ufacıkta olsa bir şeyleri...Ne haddimize efendim,bırakalım iştahı olanlar cirit atsın ortalıkta. İzleyicisi olmalı sadece hayatın.Eh, hal ve davranışlarımızla gençliğe bir parçacık örnek olabilirsek kafidir hani. Beni bi tek sen anlarsın Sadri abi. Ofsaytlık bizim yazgımız değil tercihimizdir. Payımıza efkarlanmak düşer' o da güzel bi şey olsa biz garibanlara bırakmazlardı ya hadi neyse. Baki selam eder gözlerinizden öperim abilerim ablalarım. Hadi kalın sağlıcakla anadınız mı

8 Aralık 2016 Perşembe

seçme saçmalar


Oldum olası çok okunan bir blog olmadım ve bunu dert ettiğim pek söylenemez. Ama biliyorum bloglar arasında dolaşıp sağa sola yorum şey ettirseydim durum farklı olurdu. İşte buna hep ayar oldum. Tüm sosyal ağlarda da durum aynı ; beğene beğeni,takibe takip durumları… dikkat edin bir yazıya yorum yapın ve diyelim biraz uzun olsun, kesinlikle uzun bir cevap alırsınız. Kısaysa da kısa. Adam onca yazmış şimdi kısaca sağ olun falan desem ayıp olur diye düşünülüyor herhalde. Oysa gerçek hayatta ikili diyalogların ritmi bu düzende işlemez.

Neyse bu girizgahı neden yaptığıma gelince tüm sosyal ağlardan elimi çekeceğim yakında bunu ilan etmek için geldim. Sebepleri çok: hadi facebook’u dedelere ninelere kaptırdık,ulan geçen bir akrabam ki 70’li yaşlarında bırakın instagramı beni twitter’da bile buldu. Belki ne var bunda diyorsunuz. Şöyle efenim birincisi reelde sürekli karşılaştıklarımla neden sanalda da buluşayım. İkincisi ise, ki bu çok daha önemli, iş arkadaşlarım, komşularım,akrabalarım olsun özellikle siyaseten çok ayrı uçlardayız ve bu paylaşımlarımda sansüre yol açıyor mecburen. Çok zayıf bir ihtimal ama belki bloğu kapatmam henüz burada bulamadılar; ama sanırım artık bloğumunda miadı doldu. Merak edenler olur diye üzülüyordum ama o kişilerde artık telefonum var, yani sorun olmaz. Yani özetle blog konusunda kafam karışık hala. Zaten okuyacak blogta bulamıyorum pek, kimse kusura bakmasın.

Şimdi olayımıza gelelim,geçen bir blog arkadaşı tüm zamanların kasım ayı yayınlarından bir derleme yapmış. Hoşuma gitti bende aralıkları şey edeyim dedim. Fark ettim en az aralık aylarında yazmışım genelde. Ve yanlış görmediysem en az okunanlar ve galiba hiç yorum bile yapılmamış :) şaşırdım mı? Elbette hayır :) işte linkler aşağıda efenim,ama çoğu video ve hatta resim telif şeysi falanla uçmuş gitmiş yazık.. ne çok şey dedim be ama sevdim bunu :) hadi isteyen aşağıdan tıklayıp şey etsin.bybye…

 

2011: o yıl aralık ayı kayda değer bie şey yok

2012 :




2013 :



2014:






2 Aralık 2016 Cuma

Dogmatizme savrulan pozitif bilim


Usta yönetmen İngmar Bergman’ın kült olmuş filmi Yedinci Mühür’ü (seventh seals) bilmeyeniniz yoktur. Her bir diyaloğun altı çizilesi olan bu filmde şu konuşma da ayrı bir önem arz eder:

Anne - Mikael’in hayatı bizimkinden iyi olsun istiyorum.
Baba - Mikael büyük bir akrobat olacak.Ya da bir sihirbaz en imkansız numarayı yapabilen biri.
-hangi numarayı?
-bir topu havada asılı tutmak.
- (gülerek) bu imkansız.
- Bizim için öyle ama onun için değil.

Fen bilimlerinin özellikle aydınlanma çağı sonrasında “yeni bir din” olma yoluna girdiği kaçınılmazdır. Aslında bu yeni dogmayı yaratan pozitif bilim değil de katı bilim adamlarıdır. Dogmalardan sıyrılmak için ortaya çıkan pozitivizm ister istemez zaman içerisinde kendini bir kafesin içine sokmuştur.

Örnekse bir topun havada asılı kalabilmesi fizik kurallarına aykırıdır. Zira yerçekimi kanunu denilen bir gerçek vardır. Çok değil bir-iki asır öncesine döndüğümüzde mesela şu elimizden bir an olsun düşürmediğimiz cep telefonlarını tahayyül edebilir miydik ? ufak bir komutla yapamayacağımız şey neredeyse yok. Bizden kilometrelerce uzaktaki bir yakınımızla konuşmak bir yana dursun görüntülü sohbet dahi edebiliyoruz. Herhalde telefonun mucidi Graham Bell bile bu kadarını düşünemez, hatta deli saçması derdi.


Henüz ilkokul çağına gelmiş çocuklara gene filmden örnekle yola çıkıp bir topun havada öylece asılı kalamayacağını zira yerçekiminin buna müsaade etmeyeceğini söyler isek bir gün bunun gerçekleşmesini nasıl bekleyebiliriz ki ? Durağan olması yapısı gereği mümkün olmayan bilimin önünü din gibi yeni bir dogmayla kesmiş olmaz mıyız, hatta bu düpedüz bir sabotaj değil midir ? Bebek Mikael, henüz bu evrensel yasayı bilmiyordur ve o yüzden topu havada asılı tutabilmesi bir hayal değil hatta biraz çabalarsa başarabileceği bir şeydir. Yeter ki Mikael’in zihni kökü nerden gelirse gelsin bu tarz “dogmalarla “ bir kalıba sokulmamış olsun. Evet, bu tuzağa düşmüş,düşürülmüş bizler için bir topun havada asılı kalabilmesi artık imkansızdır, bırakalım Mikael’ler için imkansız cümlesi hiç olmasın.

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...