kendime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2017 Salı

İki nihavend bir öykü




Kaç zamandır şu yukarıda çalan şarkıyı dinliyordum acaba? (okurken değil,sonunda dinleseniz daha iyi )Üç gün, bir hafta, bir ay. Terk edilmenin bu denli acı verdiğini bilseydim, hiç açar mıydım gönlümün kapısını. Bunca zaman herkesten kaçmış, en sonunda buldum sanmıştım Fikret abinin dizelerindeki gibi. Ne zamandır uykusuzdum kim bilir, işsizdim bir de üstelik yani yolsuzdum. Sigaranın dumanına hasrettim, param yoktu ve o da çekip gitmişti. Bir kahve köşesinde günün tükenmesini bekliyordum her zamanki gibi. Erhan çıkageldi birden, elinde iki battal boy poşet, dolu dolu. İçindeki afişleri dağıtıp üç beş yevmiye alacakmışız, çaresiz kabul ettim. Gene bir avm açılışının reklamıydı sanırım, emin değilim. Dağıtmaya başlamıştık, anımsıyorum güneş umarsızca yakıcı ve parlaktı. Kocaman anteni olan telefonum çaldı, şaşırdım doğrusu. Kim neden beni arardı ki, ben ki fakirlerin en fukarası, tutunamayanların elebaşı.  Abi o sevdiğin gazeteci vardı ya, mahkeme sonuçlanmış iki kez ağırlaştırılmış müebbet cezası vermişler dedi telefondaki. Afişleri bıraktın mı Erhan’a haber verdin mi hatırlamıyorum, oraları kopuk. Kendime geldiğimde güneş batmaya yüz tutmuş ben bir ağacın dibinde istifra ediyordum. Nasıl olur, tek suçu Atatürk’çü, laik, cumhuriyet sevdalısı bir vatansever. Eh bende aynı fikirleri savunuyor, çevremdekilere anlatıyorum. Tek farkımız varsa o daha geniş kitlelere hitabet şansına sahip. Demek devletin gözünde bende aynı cezayı hak ediyordum, üstelik idam kalkmamış olsa idam mahkûmuyum ha öyle mi? Kafamda sürekli bu sorular dönüyordu. Arada bunca hengâmenin arasına gene de girmeyi başarıyordu şu beni terk eden hatun, uşaklı hatun,(hani şu doktor) tanıdığım tek uşaklı insanoğlu. Aylarca savunmasını isteyen hâkimlere tek bir soru sormuştu: neyle yargılanıyorum, suçum ne? Söyleyin ki savunmamı verebileyim. 21.yüzyılın başında canlı kanlı, adeta Kafka’nın Dava adlı romanı ülkemizde vücut buluyordu. Okuyan bilir K. son ana dek neyle yargılandığını çözememiş, nihayetinde suçlu bulunmuştu. Suçluyduk işte neyi sorguluyorduk allasen! Düşünüyor, sorguluyorsan bundan daha büyük bir suç olur mu hiç? Eve döndüğümde sabaha dek uyuyamadım, memleketin hali beni seslerle uyandırıyordu, tıpkı Melih Cevdet’in mısralarında anlattığı gibi. Beri yandan şu kız, ah sen ah! Bir ara uyuya kalmış olmalıyım sabaha karşı, kapının delice yumruklanma sesine uyandım. Kapıyı açtım gözlerim kan çanağı ve bitik bir haldeydim. Karşı komşunun kızıymış kapıyı yumruklayan, yüzü bembeyaz dairesinin kapısı ardına dek açık, konuşamıyor. İçeri girdim, anladım ki babaannesi hayata gözlerini yummuş. Hayat ne garip, karmaşık, ölüm en yalın gerçek. Günlerdir uykusuz, aşk acısı çeken, üstelik memleketin haline yanarken kafamı zorla toparlayıp acili aramayı güçlükle akıl edebilmiştim. Suratım ne haldeydi kim bilir, acilciler beni teskin etmek için birkaç söz söylemeye başlamıştı. Oysa ölen kadın daha dün gelmişti şehre ve sadece bir an görmüştüm. Sanırım yakınım sanmışlardı, oysa memleket elden gidiyordu, aşk bir yalandı, bense en hafifinden potansiyel bir suçlu, işte bunların acısı yer etmişti yüzüme.

Akşama doğru B abla telefon etmişti. Ergenekon’dan içeride tutuklu bir komutanın eşi Ankara’da bir devlet bankasının müdürü olarak 20 yıldır görev yapmaktaymış. Eşini böyle bir zamanda yalnız bırakmamak adına İstanbul’a tayinini istemiş. En kötüsü kabul etmemişlerdir diye düşünüyorsunuz değil mi? Hayır efenim, bırakın kabul etmeyi kadıncağızı doğuda bir yere atamışlar cevaben. Ah be ablacım neden verdin ki şimdi bu haberi diyebildim. Her şey böyle mi üst üste gelebilir. Bırakın müslümanı hangi insan evladı bu kadar gaddar olabilir ha dostlar? İnsanlığa karşı son umut kırıntılarımı da çok mu gördünüz de süpürmeye kalkarsınız?


Aradan yıllar geçti, biliyorsunuz bir PARDON denilip salınıverdi hepsi. Geride onlarca acıdan kanser olan, ölen, gururundan intihar eden insan öyküleri kaldı bir utanç eseri olarak. Neden bilmem anlatmak istedim bunları. Allah’a şükür bir kinim falan yok bunları yaşatanlara, kin kötü bir duygu, ölümcül. Gene Allah’a şükür her zamankinden daha umutluyum gelecek namına. Yurdum insanını, vatanımı eskisinden de çok seviyorum. Ama akla geldikçe acıtıyor be dostlar,acıtıyor...



2 Nisan 2017 Pazar

pazar halleri



Pek mutlu bir insan değilimdir ben, kötüsü bundan şikâyetçi falanda değilim. Zaten her dem muhalif ve kabarık bir vicdana sahipse kişi aksi de beklenemez sanırım. İşte ömür geldi geçiyor ve ortalama ömür yetmiş dersek nihayet yarası geçeli iki yıl oldu. Nihayet diyorum zira asla tam anlamıyla yaşamayı beceremedim ben. Açması güç ve gereksiz,yaşasaydı beni en iyi Tutunamayanlar’ın yazarı Oğuz Atay anlardı diyerek bu paragrafı kapatıyorum.

Sartre’ı özledim,birden aklıma geldi. Çocukluk arkadaşımın arabasıyla geçen sene Bebek’ten geçerken Levo  canım ne çekti diye sorduğunu hala anımsıyorum. Ne diye sorunca ketçap demişti. Canı ketçap çekenler ve Sartre’ı özleyenler işte böyle garip bir dünyanın mensubuyum.  Gün içinde normal diye addedilen o büyük çoğunluğa uymak için ne zahmetler çektiğimi siz tahayyül edin. Nasıl olacak ki zaten sizde onlardansınız. Doğruyum demeye çalışmıyorum aksine arızalı olan ben olmalıyım ama laf aramızda seviyorum bu arızalı halimi,ben buyum. Yürürken iddia ediyorum hepinizi sollarım beynim ise bundan iki kat daha hızlı,dolayısıyla çok ve hızlı konuşuyorum,aksi mümkün mü. Bu da rahatsız ediyor insanları,ukala diye anılmaktan bıktım. Artık çoğu soruya bilmiyorum cevabı veriyorum bu yüzden, hele bir tartışma söz konusuysa kaybeden hep ben oluyorum,zira karşımdaki ile tartışacak gücüm yok. Dilimi en basit hale getirmem lazım ve bu çok yorucu. Binlerce terminolojik kelime bilmek ama hiç birini kullanamamak… bu paragrafta burada sonlansın.

Beyoğlu,ah Beyoğlu… ikidir kayboluyorum Beyoğlu'nda, hele geçen Halep pasajını bile bulamadım. Ama sebebini nihayet çözdüm,tanıdık yüzler arıyorum,tanıdık sohbetlere kulak misafiri olmak istiyorum,tanıdık eylemler görmeye çalışıyorum, kendimi arıyorum, beni zamanında buraya çeken şeyleri ve tüm bunları ararken bu kayboluşun içinde fiziki mekanları kaybetmek kaçınılmaz oluyor bence.  Eskiden yanı başımdan çocukluğum geçiverirdi ansızın,tuhaf bir melankoliye gark olurdum. Şimdi yanımdan geçiveren çocuklar çok yabancı. Son Gülgün Feyman geçti yanımdan,ne kısa boyu varmış ve ne yaşlanmış meğerse. Sanki o da kaybolmuş gibiydi oysa Ulusal Kanal az ilerideydi. Gözlerindeki şaşkınlığı görmemek imkansızdı,her yere ve sanki hiçbir yere bakıyor gibiydi. Meydana çıktım oh ne güzel beton dökmüşler bir dönümlük alana mis gibi olmuş. Dayanamadım ve en yakın seanstaki filme girdim hem tesadüf bir bilimkurguydu. Komik ama bilimkurgu filmler daha bir gerçek gelmeye başladı gözüme. Son zamanlarda hiç olmadığı kadar gökyüzüne bakıyor bu tarz filmler izliyorum. Bizden medeti kesmiş olmalıyım,uzaydan gelecek dostlar el uzatmalı artık ve kendimize gelmeliyiz. Ah! Film “ghost in the shell” di,izlemeyin vasat bir bilimkurgu. Ama geçen hafta evde izlediğim Arrival ise interstellar kadar olmasa da sağlam bir filmdi. Bu paragrafta burada bitsin.


İş yerimde can sıkıcı şeyler oluyor her zamanki gibi ve gene çalışan kaynaklı. Geçen yaz şu elim kazayı yaşamasaydım bir metal sanat atölyesi açacağımı söylemiştim. Bunu bu yaz denemeyi düşünüyorum,çok az olan birikimimin bir kısmını riske atma zamanı geldi. Bahtım açık olursa belki sonrasında işi bırakıp sadece bu işe yönelirim,hani çorbam kaynasın yeter. Sonrasında ise bu konsepti alıp Ege kıyısında bir şehre taşırım,kim bilir. işte öyle,daha çok yazacak şey var ama biraz aptal aptal tv ekranına bakıp uyuya kalmayı umuyorum. Zira gece 11’de eve geliyorum,böyle aptal sapsal anlara ihtiyacım oluyor. Her şeye rağmen biliyorum ki her gün bir hediye ve bunun için Tanrı’ya her sabah şükrediyorum. Huzur olsun,sağlık olsun geriye kalan her şey hikaye. Sevgiyle kalın,bana benzemeyin aldığınız kitapları okuyun,yoksa arkanızdan ağlarlar :) bybye…

https://www.youtube.com/watch?v=eijz1hSj9u0
önümüzdeki yazının konusu bu video ;)

16 Mart 2017 Perşembe

Yorgunum ama iyiyim yaav !


Dün gece, şu “sms tv” diye tabir edilen kanalların birinde Kabadayı filmini izledim. Senarist koltuğunda da olsa işin içinde Yavuz Turgul’un olduğunu bilseydim bu kadar beklemezdim. İnternete ise cebimden giriyorum, laptopu sadece bloğa yazacağım zamanlar açıyorum. Yani kotalı bir netim var, gerçi o kota dokuz gigabyte ama her nasılsa ay sonuna yetişmiyor. Kaldı ki neredeyse tek yaptığım google’a girmek üstelik. Pazartesileri ise günlük 1 gb hediye veriyor da o gün film izleyebiliyorum. Mesela bu pazartesi her seferinde bayılarak izlediğim Gölge Oyunu’nu indirdim gene bir başka Yavuz Turgul eseri.

Yazacak da pek bir şey yok hani, terk edilmiş bir blog izlenimi vermesin diye karalıyorum. Merak edenler için, sağlığım şükür düzeldi ve eski işime tekrar döndüm. Hadi onu da merak eden varsa bir yapı markette bölüm şefiyim. Yine merak eden varsa baba mesleği demir doğrama ustası olduğum için haliyle el aletleri ve hırdavat bölümünden sorumluyum. Bugün izinliydim, izinler mağazacılık sektöründe haftada bir gün ve o da hafta içidir. Ve aslında laf aramızda yaşadığınız şehir İstanbul ise bu çok bakımdan iyi bir şey. Trafik derdiniz pek olmaz, ama hiç olmaz diyemiyorum gene de, lanet. He diyelim sinema tiyatro falan yaptınız çevrenizdekiler ya kalburüstü insanlar ama çoğunluk üniversite tayfası falandır. Ha nasıl unuttum onları ! elbette sayısız Suriyeli,Arap falan öte yandan,ona da lanet. Laledeki Rusları,saat satan Senegallileri, bir dönem ekonomik kriz yüzünden doluşan Romanya’lıları özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Avrupalı turist derseniz artık neredeyse hiç kalmadı, he haksızda değiller hani. Öte yandan yurdum insanı portakal sıkıp, Çinli diye Türkmen dostlarımızı dövmekle meşgul. Ha bu arada Atlas Pasajı’nda bile Recep İvedik’i gördüm ya dostlar. Oysa Atlas sadece Avrupa sinemasını verirdi düne dek, holywood’la bile başa çıkan Atlas, Recep’e yenik düşmüş.Geçen bir yerde de yazdım,referandum ne çıkacak diye merak edenler İvedik’in gişe sayısına baksınlar derim ben. Sonuç gayet açık bence.

Eski Levent olmak istiyorum tekrar bu günlerde, neydi eski Levent ? hem de işsiz güçsüz parasız Levent,ne çok şey başarıyordu o genç delikanlı. Onu bulmak,erişmek için dergi aboneliğine başladım tekrar “Bilim ve Ütopya”- “Atlas” okuyorum artık. Eski ben bilim teknik okurdu ama öldü o dergi, çok şey gibi… ayda en az bir sinema,bir tiyatro. Ha yeni bir şey daha, ayda bir kez karşıda da olsa Kadıköy Süreya’da opera. Ve en az bir kitap,zaten günlük gazete alışkanlığım devam ediyor. Sayılar az ama inanın yorucu bir işim var ve bunlar için olağanüstü bir gayret veriyorum. Ha bir de hedefte hafta da bir kez de olsa bloğa yazmak var ama sanırım bunu pek beceremeyeceğim. Ha bir de çizmeye vakit ayırabilsem ne güzel olur, o da zor gibi. Vardiyalı çalışıyorum bir hafta gündüz,bir hafta gece. Gündüzcü iken eve dönüşte bir saat falan kestiriyorum sebebi geceyi seviyor oluşum,böylece en azından ikiye dek uyanık kalabiliyor,daha önemlisi okuduğum izlediğim şeyleri anlayabiliyorum. Gececi iken daha verimli aslında,güneşi ıskalasam da saat 11’de eve gelince sabah beşe dek oturuyorum,biz yazar çizer takımının en sevdiği saatlerdir bunlar,daha üretkenizdir. Sabah ise öğlene doğru kalkıp ulusal kanalda Halil Abi ile Adnan Türkkan abinin sohbeti eşliğinde kahvaltımı edip işe gidiyorum. Gececi olmanın kötü yanı şu sinema minema işleri olmasına imkan yok.


Akvaryumum hiç bu kadar neşeli olmamıştı, içindeki balık sayısına vakıf değilim artık ama dördüncü nesil bile yakında üreyecek. Çok mutlular bu beni de mutlu ediyor. Kediye gelince bu kedi özlemim bir ev sahibi olmadığım sürece gerçekleşmeyecek gibi. Yani bu da asla demek oluyor. Hani kedi hastası falan değilim,sokakta görsem mıncıklamam kolay beri, ama tam bir ev arkadaşı gibi duruyor kediler. Benle oturup film izlesin, arada o uyuzluk etsin atışalım falan, hem sağlam dert ortağı olmaz mı, asla sırrımı paylaşmaz gibi geliyor. Ha kusura bakmasın sigara dumanına bolca maruz kalacak, arada kesin ibnelik olsun diye bira falanda içiririm ben buna. Ama entelektüel bir kedi olur benle takılırsa ona şüphe yok. Ha mutlaka erkek bir kedi olmalı ve puştluk değil mi eve birini atmadığım müddetçe o da zor görür bir dişi kediyi. He he :) bu fikir şimdiden hoşuma gitti. Merak etme len, açarım youtube’dan kedili videoları gider kahvede bir saat falan takılırım ben. Ulan kerata,anlaşacağız kesin seninle kavga dövüş falan belli oldu.  Ahanda adını da buldum : Cuma diyeceğim sana,bu durumda bende robinson cruz oluyorum demek. Of! Ne boş bir yazı oldu be okurcum,hakkını helal et vallah. Hadi ben kaçar bybye…


1 Mart 2017 Çarşamba

Mesudiyeli Mesut abi yalnız değilsin


Belki gene her seferinde olduğu gibi beyhude yere kaygılanıyor ve günümü zehir ediyorum. Üstelik ne için, iki gün sonrası, yani henüz gelmemiş olan gelecek için. Tüm ömrüm gelecek kaygısı ile geldi, geçti, geçiyor… Bilmekle yapabilmek öyle farklı şeyler ki, yapamadıktan sonra neye yarar bilgi? Müthiş bir yılgınlık içerisindeyim, göz kapaklarımla zıtlaşıyorum iki saattir, kapanmak için direnseler de muvaffak olamıyorlar. Anama bugün biraz açıldım da, oğlum biz şehir insanı değiliz artık diye yanıtladı. Böyle ahlaksız, yalan dolanın tavan yaptığı bir kent bizi dışarı kusuyor artık, dürüstlüğümün efendiliğimin, iş olsun, özel hayatta olsun etrafımdaki insanları rahatsız ettiği öyle aşikâr ki… Nerden aklıma geldi, hani Mesudiyeli mesut’un hüzünlü uyanışını yaşıyorum ve üstelik piyango falan da vurmadı bana. Ah be anacığım keşke şehri terk etmekle sıyrılabilsek bu yozlaşmışlık, kokuşmuşluktan. Sosyal bilimci Hobbes’in ünlü deyişi gibi : “insan insanın kurdudur.” Sanıyorum yakın tarihte dünya bu defolu türden tümüyle kurtulacak ve bunu insanın bizatihi kendisi yapacak. Zor olacak ama hayatımı idame ettirebilmek için bu türle zoraki haşır neşir olmalı ve giderken, geriye onlara şamar olur umuduyla bırakabileceğim kadar eser bırakmalıyım. Gene de mensubu olduğum tür ve genetik mirasçılarıma karşı kodlarıma işlemiş olan, türümü devam ettirme kaygısı yaşadığım yadsınamaz. Hani çoğunuz bilmez belki, bir gemi batıyor diyelim, filikalara öncelik çocuk ve kadınların konulması sırf bu kaygıdır derinlerde yatan.

Amma çok sigara içtim bu gece ve henüz benim için gece bile denmez bu saatlere. TRT İzmir Kent radyosunu dinliyorum sabahtan beri. Pikselden ibaret olsa da sizleri görmek istemiyorum sanırım, en azından bugün. Hem sunucuların ve çoğunluk edebiyatçı konuklarının dingin sesi, özlemini duyduğum bir şeyi anımsatıyor bana, sükûn… Çok değil on onbeş sene evvel Beyoğlu’nun o keşmekeşinde nasıl turluyordum, sabahlara dek rock barlarındaki gürültüye kulaklarım nasıl isyan etmiyordu.  Yaş almakmış peh! Ne komik bir cümlecik. Yaş alınmaz, bildiğin yaşlanılır yahu. Edilgen bir durumdur bu ve yaşlanıyorum işte güzel güzel… Radyo 3’ün klasik müzikleri eşliğinde ise bu edilgen durum, oh ne ala doğrusu.


Gelelim kadınlara, hani daha iyi anlaşmam olası hemcinslerimle bile iki sohbetin belini kıramazken, sanırım sizlerle hiç anlaşamayacağım. İşte bu noktada lanet olsun bazı fiziksel ihtiyaçlar diyorum. Yalnız böyle anlar da adult video sektörü imdadıma koşuyor, sağ olsun. İşte böyleyken böyle sayın okur, daha fazla yazıp ne sizin içinizi karartayım, ne kendiminkini. Zaten birkaç güne geçecek bir ruh deviniminin yazdırdıkları bunlar. Yaz geldi mi, çiçekler yeşillendi mi ve siz kadınlar cüretkârca dolaşmaya başladı mı geçer hepsi. Cüretkâr hanımlar iyi ki varsınız, Allah sizden razı olsun diyor ve bu yazıyı burada noktalıyorum. Sevgiyle kalın… 

26 Kasım 2016 Cumartesi

Yazıyla iki bin ol altı


Oğlak burcu 2017. Yükseleni koç oğlak burcu 2017. Geleceğimi öğrenmek istiyorum. Online tarot falı bak. Hot womans. Yıldız haritamı çıkar. İsme göre geleceğimi analiz et vesaire… İnanması güç ama gugul hazretlerine son zamanlarda en çok bunları soruyorum. Temmuz ayında yaşadığım elim kazanın buna sebep olduğu bariz. Kötü bir yıldı 2016 benim için ve çaresiz 2017 için kaygı duyuyor, güzel şeyler duymak istiyor olmalıyım. Travma sonrası stres bozukluğu yaşadığım kaçınılmaz bir gerçek.

Bu süreci faydalı bir şekilde geçirebilirdim. Bolca kitap film müzik falan gibi ama yapamadım. En azından bunun farkına vardım ve son bir aydır bir iki kitap okuyup birkaç güzel film izledim. Ve aslında niyetim sırasıyla bunları anlatmaktı ama ne bileyim sonraki yazılarımda artık.

Şimdi öyle alelade yazmak geldi içimden. Bir saniye önce bir sigara yakmalı. Gönül isterdi ki bir iki tekte atayım ama evin en çok ilaç kullanan ferdi benim kaç zamandır. Yani alkol yasak, gerçi sigara da öyleydi ama… Mesela bir saat önce içtiğim ilacın içeriğinde yumurta kabuğu zarı ve akrep iğnesi var desem dumur olacağınıza eminim. Pek yakında kurbağa bacağı kaynatıp kirpi çorbası içirirlerse şaşmamalı. Sanırım tıpta şamanizme bir dönüş var. Aslında bir kurşun döktürüp bir hocaya üfletmeli ya hadi neyse… Bir kurban kes diyende çok var ama kan akıtmaktansa bir kuruma bağış yapmayı yeğlerim.

Birde şöyle bir durum var: bir kız var ki çok hoşlanıyorum tam kafa dengi ama bir diğeri var ki çok seksi, diğeri ise çok entelektüel. Öbürü ise öyle güzel ki rachel welch, monica belluchi falan yanında sönük kalır. Sonuncusu ise hepsinden biraz, ama tümüyle farklı dünyalardanız. Hayatımda hiç bu kadar hatuna meyletmemiştim doğrusu. Ha şu da var bunların hangisi kaçı benden hoşlaşıyor tam bir muamma. Belki hepsi belki de hiç biri… He bende ikilem üçlem çokgenler içindeyim şekilde görüldüğü gibi. Öyle bir durumlar işte. Yazının burasında mr. nobody filmi aklıma geldi. (isme tıklayıp eski yazılarımdan okuyabilirsiniz ) bir de aptal bir replik hatırlıyorum bir filmden “ seçtiğin kadın kaderini belirler” gibisinden bir şey. Bunu yazan senarist bilmez mi asla biz erkekler seçmeyiz o bir yanılsamadır. Kadın seçer seni ve sen tavladım zannedersin.

Tüm bu talihsizlikler içerisinde hala iyi bir insan olarak kalmaya çalışıyorum. Çok şeyden ödün verdim bu yaşıma kadar. Ama insanlığımdan asla ve hep öyle kalır inşallah. Talihsizlikten, şansızlıktan kötü şeylerden kastım hem benim hem de ülkenin yaşadıkları. Bunları bir de yaşattıranlar var kuşkusuz, her fiilin bir faili vardır. İşte onlara en güzel böyle cevap verdiğimi düşünüyorum.

“Hiçbir yararı olmayacağını bile bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan, onları yendin demektir.” GEORGE ORWELL 

Hoşça kalın…

19 Nisan 2016 Salı

Olur mu ??


Sanırım mark zuckerberg’in tarikatı olan facebook’un ilk üyelerindendim. Çok aktif bir üyeydim üstelik. Eğlence amaçlıda kullanılabilir veya flört etmek içinde. Ben ekseri haber okumak ve okuduklarımı paylaşmak adına kullandım,ufakta olsa ilgili habere bir yorumumu yerleştirerek.  Zira yurdum insanı okumuyor, başlangıçta bana arkadaşlık isteği gönderen herkesi kabul ediyordum. Bu da şöyle gelişiyordu. Bir haber veya çoğunluk bir sanat sayfasında zekice bir yorum yapıyor ve ardından bir sürü arkadaşlık teklifi geliyordu.Çoğunluk ise karşı cinsten,sonradan fark ettim ki keramet yorumlarımda değil profil resimlerimdeymiş. Sorun değil di ne kadar çok arkadaş edinirsem o kadar çok ulaştığım insan olacaktı. Çoğunluk gençlerden oluştuğu için arada hoşlarına gidecek karikatür veya şarkı paylaşıyordum. Maksat sıkılıp kaçmasınlar ve belki olur ya filanca makaleyi okurlar falan diye düşünüyordum. Arada flörtöz maillerle uğraşmakta cabası. Olay şöyle gelişiyordu, örnek :
yılmaz özdil’in bir köşe yazısı 0 beğeni
Beatles and i love her 20 beğeni
Banu avar köşe yazısı 0 beğeni
Karikatür 30 beğeni.
Sonrasında twitter’in çıkmasıyla işler daha da kötü bir hal almaya başladı. Diyelim hoşlarına gidecek bir video 5 dakika falansa veya karikatürdeki konuşma balonları biraz fazlaysa beğeni azalıyordu. Artık 140 karakter konuşacak okuyacaktık,daha fazlasında bünyede hazım sorunu yapıyordu,ilgi dağılıyordu. Sonrasında bu tipleri sayfamdan elemeye başladım. Bilgi hak edene verilmeliydi zira. Sonrasında elitist bir listem oluştu da. Güzel dostluklar edindim ve çokça şeylerde öğrendim bu insanlardan. Ama gene bir yere kadardı işte, en tahsillisi bile rasyonel diyalektik düşünceden yoksundu. Sayfam övünmek gibi olacak ama kıymetini bilene bir vaha gibiydi. Sanatsal nice yazılar paylaştım, görsel desteklerle birlikte. Siyaset ise diz boyuydu,referans aldığım isimler çok sağlamdı. Onca yıllık emeği geçenlerde tek kalemde kapattım. İşlevini kaybetmişti zira. Hiç sevmediğim twitter’ı ise çoğunluk izlediğim programlara twit atmak için kullanıyorum. İnstagram inanın şu ikisinden daha rafine bir yer. Sadece fotoğraflara bakmak çok daha yeğ bir durum. Gerçi benim üye olmama gerek yoktu ama hasbelkader içindeyim işte. Ama takip edebilmek için kaçınılmazdı bu durum. Hafızam yanıltmıyorsa Nilü’nün sayfasına bakmak için girmiştim ilk.
Blogger…
 Blogger bu sanal çöplükte en iyi sosyal paylaşım platformu bence. Hani şehrin kıyısında köşesinde kalmış pek herkesin bilmediği ama müdavimlerinin asla ihmal etmeyeceği nezih bir cafe gibi sanki. Burası da canımı sıkmıyor değil aslında. Bir takibe takip, bir yoruma yorum muhabbeti şüphesiz ki var. Hatta farkında mısınız bana çok komik gelir, insanlara kaç kelimelik yorum yaparsanız hemen hemen aynı oranda kelimeyle yanıtlıyorlar sizi. Sanki başka türlüsü ayıp gibi. Hemen hepsinin kendini bir yazar olarak görmesi ise çok komik. Ben baba mesleği demir doğramacıyım. Bizim meslegin bir jargonu oluştu haklı olarak. “Kaynak atmasını bilen ben ustayım diye geçiniyor.” Bir tane çırak kalfa kalmadı sektörde herkes usta anasını satayım. Hele şu ağdalı yazanlardan iyice soğudum, istesem tillahını yaparım. O kadar yapay soğuk geliyor ki bu tarz yazanlar.Şu azalttığım okuma listesinin üçte biri hâlâ öyle diyebilirim. Hele sanaldaki edebiyat dergileri ve o dergilerde yazanlar…edebiyatımız kötüye gidiyor ey ahali. Gerçi takmayın beni, ülkenin genel okuyucu tiplemesine uygun değilim ben. Dün işyerinde kitap muhabbeti açıldı,şaşırdım doğrusu. Sonrasında ise yerini üzüntüye bıraktı. Tanrım kimleri okuyor bunlar, hiç okumasalar daha iyi bence. Diğer yarısı ise reklamı en çok dönen popülist yazarlar… Klasikleri okumak ise zaman kaybı demode bir durum bunlar için. Mesela bir cafede elif Shafak’ın bilmem kaçıncı romanının sohbeti yapılacak,kafkanın değil ya.. bu insanlar mesela 10 sene önce yapılmış bir filmden bahsedin, abi o çok eski ne yaptın yaaa diyorlar. Eh peki izledin mi oğlum? Yanıt yooo. Eh öyleyse senin için yeni bir film işte. Bu yeni kuşak bir de kendini antiemperyalist sosyalist falan sanmazlar mı,ölüyorum kahrımdan. Lan evladım faşizmin dibine batmışsın,kapitalizmin bizatihi sağlam bir çarkı olmuşsun. Neden bahsediyorsunuz siz?
Tabii tek devlet tek dil tek milletten yana olan ben bunamış bir solcuyum onlar için. Hele Ne mutlu Türk’üm falan diyorum.Atatürk’ü kalbimden dilimden eksik etmiyorum. Ne eski solcusu faşistim lan ben onlar için. Evvela ulus devlete karşı olacaksın,hdp sempatizanı olacaksın.Zinhar Atatürk,Türk gibi şeyler demeyeceksin. Ulan o karşı çıktığınız Akp ile ne çok ortak yönünüz var farkında mısınız ? Hatta aynı davayı güdüyorsunuz. Neyse anlatamadım elbette, bakın hadi ben faşoyum böyle konuşarak. bakalım üstad Nazım Hikmet’e ne diyeceksiniz : (konu nasıl buraya geldi yahu???)
Nazım Hikmet’in 1954 Yılında Budapeşte Radyosunda Yaptığı Bir Konuşma
Şu 1954 senesinde, Türkiye’de kime mürteci derler? Kime vatan haini derler? Kime inkılâp düşmanı derler? Kime –şu bizim Türkiye’deki tabiriyle– Kemalizm Prensipleri’nin Can Düşmanı derler? Bunları anlamak lazım.
Şimdi, benim kanaatime göre: Türkiye’deki en büyük mesele; yurt meselesidir, evimizin meselesidir. Evimizin bağımsızlığı meselesidir.
Bir defa, her şeyden evvel bizim kendi evimizde, o evin sahibi gibi yaşamamızdır. Kim bizim eve hırsızı sokmuşsa ve kim bizim evde bizi bu hırsıza hizmetçi yapmışsa mürteci olan odur. Kemalizmin prensiplerine düşman olan odur. Vatan haini olan odur.
Yani demek istiyorum ki, Arapça ezan okutmaya taraftardır. Bu adam mürteci midir, değil midir? Bu, bugünün meselesi değildir. Bugünün meselesi: Kim Türkiye’yi Amerikalılara satmış ve satmaya devam etmektedir? Kim Türkiye’nin milli sanayisini mahvetmiş ve mahvetmeye devam etmektedir? Kim Türkiye köylüsünü ve işçisini müstemleke kölesi haline getirmiş ve getirmekte devam etmektedir? İşte bunlar mürtecidir. Bunlar Kemalizmi inkar etmişlerdir, bunlar vatan hainidir. Bunların haricinde kalan insanlar, dini kanaatleri ne olursa olsun, vicdani kanaatleri ne olursa olsun, hangi siyasi partiye mensup olurlarsa olsunlar; vatanını seven insanlardır. Ve bugünün şartları içinde ileri Türk insanlarıdır.
Bu bakımdan yine tekrar ediyorum, Türkiye’deki insanlar vicdani kanaatleri ne olursa olsun, hangi partiye mensup bulunurlarsa bulunsunlar eğer Türkiye’nin gerçek milli bağımsızlığından yanaysalar, yani daha açık konuşalım eğer Türkiye’den Amerikan hakimiyetinin defolup gitmesinden yanaysalar, Türkiye sanayisinin gelişmesinden yanaysalar, Türkiye’de hayatın ucuzlamasından yanaysalar, Türkiye’nin tarihinin eski şerefiyle devam etmesinden yanaysalar; yani Türk haysiyetini ve şerefini taşıyorlarsa ileri insanlardır, hangi kanaate mensup olurlarsa olsunlar.
SPİKER
-Peki bu Türk idarecilerinin Türkiye’de yarattıkları bu terör havası, Türkiye’de milli bağımsızlık ve barış savaşını durdurmuş mudur?
Halkları mahvetmek kabil değildir. Teşekkül eden bir millet, yaşayan bir millet ölmez. Türk Milleti de böyle. Türk Milleti denilen bir millet, Türkiye Halkı denilen bir halk. Bu halkın yok olması imkansızdır. Ha! Ne demek istiyorum: Yani bugün yapılan terör şu veya bu partiye karşı değildir. Bugün yapılan terör şu veya bu kanaate karşı değildir, şu veya bu sınıfa karşı değildir. Bugün yapılan terör, Türk Milleti’ne karşıdır ve Türk Milleti’ni imha etmek için, yok etmek için yapılan terördür. Türk Milleti yok olmaz. Binaenaleyh, her şeye rağmen, Türk Milleti yaşayacaktır. Ve her şeye rağmen, biz 2. Milli Bağımsızlık Savaşından muzaffer çıkacağız…


Biraz akıl n’olur biraz akıl.Çok şey istemiyorum be yurdumun güzel insanları. Sevgiler…

27 Nisan 2015 Pazartesi

üç tunç has hoş hoşaf


fena özledim yazmayı,ne yazık. Maalesef anlatacak bir şeyim yok.
tom waits'den bir şeyler dinliyor,alnımdaki ateşin kulaklarımdaki sancının geçmesini bekliyorum.
acaba bir gitar mı satın alsam.
bir akıllı telefonum var artık,twitter,whats app,instagram,facebook vs. sosyal medyayla böylesine bir sıkı fıkılık mecazen değil gerçek anlamda bir bulantıya sebep oldu bünyemde.
iş,iş,iş...
insanın ruhuyla alakasız bir işte çalışmak zorunda kalması ne zormuş meğer. O da ayrı bir bulantı.
bir çıkış yolu var mıdır aceb?
bu kadar çok sigara içtiğim bir dönem hiç olmamıştı.
müzik. o iyi,dursun köşede.
35. bu da ayrı bir sıkıntı.1,2...8,9,10 şimdilik bu kadar sayabildim saçımdaki akları.
okul,dersler...sıkıntı,buhran.
aldığım kilolarda gene hızlıca gidiverdi,avurtlarım gene çöktü. ama sanki en çok böyle seviyorum kendimi.
eski püskü bir kadife ceket satın aldım,bak bu iyi.
bir sigara daha ? neden olmasın.
özetle yılların boşvermişliğinin diyetini ödüyorum sanki.
gün gelecek ben, ben olabilecek miyim? işte budur bütün mesele.

Closing Time by Tom Waits


13 Mart 2015 Cuma

Bir fiyasko: Birdman


Yazmayalı neredeyse bir ay olmuş. Bir işte çalışmanın böyle handikapları varmış demek ki. Bu arada handikap yerine başka bir kelime bulamadığım için kendimi esefle kınıyorum. Yazmıştım ama tekrarlamalı,uzuunn bir işsizlik döneminden sonra carrefoursa’da çalışmaya başladım. Nasıl memnun musun derseniz şayet, cevabım şu: bu işten emekli olmak,finali burada yapmak istemiyorum. Kendimi bildim bileli sanatla hep haşır neşir oldum,kendimce bir şeyler ürettim,kafa yordum,mesai verdim. Mesela çocukluğumdan beri 30 yıldır karakalem bir şeyler çiziktiririm,sağda solda karikatürlerim çıktı falan ama hep bir hobi olarak kalsın istedim bunu. Fakat aynı zamanda edebiyatla da uğraşan biri olarak, eh sinemadan da anlarım hani,neden bir Woody allen olmayayım diye kendime hep sordum. Kendim yazar,kendim yönetir hatta woody gibi zaman zaman kendimde oynarım hani. Olmadı küçük bir Kafka olsam olmaz mı hani? Hiç biri olmadı diyelim, gideyim benim memleketim Trakya’ya mutevazı bir baraka,ufak bir bahçe. Başucumda yoldaş bir kedi veya köpek. Gene yazıp çizeyim,bir yandan baba mesleği olan demir doğramacılığı da icra eder nafakamı sağlar, saçımı sakalımı gene uzadıya yere kadar uzatır,orada salaş bir barın müdavimimi olur. Masa sohbetlerinde hükümeti kurar yıkar,sinema sanat üzerine geyikler yapar,eve döner bir iki gitar tıngırdatıp çubuğumu yakar keyfime bakarım. Sanırım sadece benim anlayabileceğim şeyler bunlar,neyse…

Bu geçen zaman zarfında ne mi yaptım. Her Cuma izim günüm,öğlen kalkıp soluğu beyoğlunda alıyorum her tatilde. Önce hafif bir şeyler atıştırıp bedenimin ihtiyacını gideriyorum.Sonra sinema salonlarını,sanat merkezlerini,kitabevlerini dolaştıktan sonra genelde bir film izlemek üzere salonlardan birine giriyorum. Genelde 16 seansı oluyor,18 gibi istiklalde bir iki tur atıyor,sokak müzisyenlerini izliyor,kızları dikizliyorum. Sonra bir cafe-bar’da bir kahve içip dokuz gibi eve dönüyorum. Şimdilik devamlı takılabileceğim bir bar bulamadım,aramaktayım,bulayım burada reklamını yaparım. İnternetim hala yok,komşu net,komşu net durumları. Bu günlük traş olan kısa saçlı Levent’ten nefret etmece durumları falan.

Şimdi sizin işinize yarayacak olan paragraf. Sanırım geçen haftamı neydi,şu bol ödüllü BİRDMAN’ı izleyeyim dedim.Cuma 16 seansı,mekan Beyoğlu Beyoğlu sineması,hani Ferhan şensoy’un tiyatrosunun bulunduğu Pasaj,neydi adı yahu?  Neyse buraya dikkat,film çok kötüydü sayın okur,oyuncuların performansı harikaydı( zaten haz etmediğim başrol oyuncusu Michael Keaton hariç) ama konusu itibariyle vallahi çok örneğini gördüğümüz şeyler.  İşte, eski şöhretini yitirmiş eski bir Holywood starının Broadway’de sahneleyeceği bir oyunla geri dönme çabası,tabi başrol halihazırda bir şizofren.Bu şizofren şeyside ne ayağa düştü sinemada di mi ? Final de biraz Black Swan kokuyor. Ay yazmak bile istemiyorum,o kadar kötü yani. Hani şunu da ekleyim, zaten yarısı dolu salonun diğer yarısı da salonu dayanamayıp terk etti. Benimkisi bir dost tavsiyesi arkadaş,Birdman’i izlemeyin,vaktinize ve naktinize yazık der paragrafı bağlar,küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden öperim.bye bye.

Not: ha! Yarın gene bir Cuma, bakalım nasıl geçecek,soluğu nerde alacağım bakalım. Grinin Elli Tonu’mu yoksam? Maybe…

9 Şubat 2015 Pazartesi

bana masal anlatma !


İşe başlayalı neredeyse bir ay oldu, artık iyice adapte oldum sayılır.bu arada finalleri de verdim;sanırım gene onur belgesi alacak bir başarı gösterdim. Tamam, sosyal hayatım bir hayli azaldı ama düşündüğüm gibi bu iş bana şimdilik çok iyi geldi. Bir kere psikolojim düzelmeye başladı gibi, çevremdekilerin de tuhaf ama bana karşı davranışları değişti “adam” yerine konmaya başladım sanki. İşin ilginci bu durum benimde hoşuma gitti. Geçen 15 günlük bir maaş ta aldım ve sizlere söylediğim gibi ilk fırsatta sinemaya gittim. Yarın piyasa çıkacak olan Yılmaz Özdil’in “ Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda” isimli kitabını da satın alırım. Belki yarın bizim carrefour’a gelir.

Gittiğim filmi “bana masal anlatma” idi. Tiyatroda Cibali Karakolu’nu seyretmeye gidecektim ama saati uygun değildi. Soluğu Beyoğlu Atlas sinemasında aldım, belki içine girmeyeli yıllar olmuştu. Hafızam yanıltmıyorsa salonlar bana biraz küçülmüş geldi. Filme gelince ben beğendim sayın okur, sıcacık bir Türk filmi. Konusuyla yakından alakası yok ama içtenliği sıcaklığı bana  başrolünü Okan Bayülgen ve Tarık Akan’ın paylaştığı,üstat Zeki Ökten’in yönettiği son film olan Gülüm’ü anımsattı. İkisi de insana dokunan filmler,Gülüm biraz daha fazla. Salon küçük ve ancak yarısı doluydu ve ben hariç herkes çift gelmişti. Film başlar başlamaz tüm kadınların biri komut vermiş gibi başlarını sevgililerinin omzuna dayaması ve sonuna dek bu şekilde izlemeleri şaşırttı beni. İstemiyorum böyle sevgili,hatta teşebbüs etsin bırakırım ulan. Adam gibi otur filmini izle kızım Allah Allah… Birbirimize sokulacağımız başkaca zamanlar olur,film izlemek ciddi bir eğlencedir. ( tuhaf bir cümle mi oldu?cıkk…) antrakta kazıklanacağımı bile bile gittim bir kahve söyledim kendime. Öyle unuttuğum şeyler ki bunlar, ancak uzun süre yokluk çeken biri anlar halimi. Akşamı bir arkadaşıma yemek ısmarlamak ise daha da keyiflendirdi beni. Garip insani durumlar işte.

Unutmadan şunu da iliştireyim cine5’te bibliyofil diye bir program gözüme çarpıyor kaç zamandır. Adından anlaşılacağı üzere konusu kitaplar,her programa bir yazar konuk oluyor. Bu hafta adını sıkça duyduğum ama henüz bir eserini okumadığım Hakan Günday konuktu. Öncesinde Ayşe Kulin vardı sanırım. Programın en güzel kısımlarından biri yazarlar hayatlarına en çok dokunan ilk 11 kitabın listesini veriyor,oldukça faydalı bu açıdan. Tüh tam bağlayacaktım ama Telve hanıma bir mim sözüm vardı benim di mi, vallah kusura bakmayın öyle üstün körü hemencecik yanıtlayalım bakalım:

1.2014 yılının size kattığına inandığınız en önemli şey:

Öyle lanet bir yıldı ki psikolojim harap oldu, antidepresan kullanmaya başladım. Yaşam kalitem bir hayli bozuldu. Sağlığın ne kadar önemli bir şey olduğunu bir kez daha idrak etmemi sağladı geçen yıl.

2. 2014’te yaptığınız ve sizi gururlandıran şey:

Bu hayatta yaptıktan sonra beni gururlandıran bir şey olduysa da vallah unuttum.

3. 2014’te gerçekleşen ve sizi en çok üzen şey:

Bu iktidarın 15 yıldır yaptığı her şey üzmüştür beni kesin, buna 2014’te dahil. Bir de saçlarımı kestirmeseydim yahu keşke. Yahu aslında beni üzen daha ziyade gerçekleşmeyen şeyler oldu sanırım ve asla gerçekleşmeyecekler sanki, godot’yu beklemek gibi.

4.2014’te kendi  başına yaptığınız en büyük şey :

Bir kere bu kadar büyük olmasını bende beklemiyordum,ne oldu da oldu acaba? Sifon falan nafile zorla gitti meret. Ha birde diksiyon kursunu bitirdim. Orada öğretmişti hoca,biliyor musunuz ıkınırken diyaframını kullanıyormuş insan.

5. 2014’te en büyük pişmanlığınız:

Nasıl yapınca gururlandığım pek şey yoksa,pişmanlıkta öyle. Ama 2010 olsaydı şayet,o kızı hiç tanımasaydım keşke. Yok ya,ona da pişman değilim. Beni öldürmeyen şey güçlendirir hesabı.
6. 2014’te başınıza gelen en komik şey:

Benim hayatım trajikomedi zaten,kim bilir gene ne şapşallıklar yapmışımdır da hatırlamıyorum şimdi.yahu gerçekten böyle senenin muhasebesini tutuyor musunuz siz yahu?

12 Ocak 2015 Pazartesi

Dante gibi ortasındayım ömrün

çizim:Ali Ulvi Ersoy

Altı adet fotoğraf çekildi; nüfus cüzdanı öğrenci belgesi, terhis belgesi vesaire fotokopileri hazırlandı. Bankadan hesap açıldı ve son olarak akciğer filmi ve sağlık raporu alınacak. Ah! Bir de adli sicil kaydı vardı sahi. Çoğunuzun anlayacağı üzere nihayet bir işe girmeme ramak kaldı. Sevinçliyim ve umarım çalışacağım yerde mutlu olurum.

Bunun haricinde bugün otuz beşime bastım. 35 koca yıl, dile kolay. Eskilerin demesine göre yolun yarısındayım. Doğrusunu söylemek gerekir ki anlamadan gelip geçti ilk bölüm ve korkarım bundan sonra ki bölümde aynı hızla akıp gidecek. 35 yıl… Neler neler yapılabilirdi bunca zamanda. En azından geçen süre boyunca doğruluk dürüstlükten yana pek taviz vermediğimi düşünüyorum. Geriye kalan ömrümdeyse tek isteğim huzur ve sağlık, özellikle akıl sağlığı. Böylesi bir dünyada sanırım hak verirsiniz ki aklı sağlığını muhafaza etmek her şeyden daha zor. Tanrı hepimize yardımcı olsun.


Aslında bu yazımda ele alacağım bir konu yok sayın okur. İşte belli bir periyodik dengeyi tutturmak namına klavyenin başına geçtim. Düşünüyorum da bu çalışma hayatı çok iyi gelecek bana. En başta uzun zamandan sonra tekrar düzenli bir uyku saatim olacak. Çoğunuz kendinizi dinlemek, dinlenmek adına fırsat kolluyorsunuzdur eminim. Benim ise özellikle son bir yıldır buna oldukça zamanım oldu. Fazlaca oldu. Belli bir yerden sonra sürekli kendini düşünmek, kendiyle baş başa kalmak inanın pekiyi gelmiyor insana. Hani düşün düşün boktur işin hesabı. Rodin’in o malum heykeli pozisyonunda çoook vakit geçirdim. Boşuna Bakırköy ruh ve sinir hastalıklarının bahçesine dikmemişler o heykeli di mi :) eh vakit bol olunca, insanın sabahlara kadar tv’de tartışma programlarına kilitlenip memleket meseleleriyle de kafayı yorması kaçınılmaz oluyor. Eh bir de, bir o kadar okunan gazeteleri, köşe yazılarını da ekleyin. İşin doğrusu derslerim sığınacağım bir liman gibi olmaya başlamıştı. Şimdi akşam eve yorgun argın geleceğim, yemek ye bir televizyona bak falan sonra on iki deyince hop yatağa. İyi olacak iyi. Bedensel yorgunluğa fazlaca ihtiyacım vardı, bilmem anlatabildim mi?

 Bir de para kazanma kısmı var tabi. Yine bir sürü kitap alıp okuyabileceğim eskisi gibi, kaç zamandır ihmal ettiğim sinema tiyatroya da tekrar gidebileceğim. Sizi bilmem ama benim için bunları yapmak bir sorumluluk. Her hafta sonu sinema, ayda iki tiyatro ve en az bir kitap okumalı insan di mi efendim. Ah! Nasıl unuttum, tekrar birkaç dergiye de abone olmalı. Bunun haricinde Leman Gırgır falanda yine okunmaya başlamalı di mi. Ulan parasızlık beni ne vurmuş be.Bu arada Leman falan demişken, Paris'te Charlie Hebdo'ya yapılan saldırı çok üzücüydü,kınıyorum buradan. 

Şimdi düşünüyorum da demek ki bundan sonra sizlere yazacak çok şeyim olacak sayın okur, yaşasın :) evet yeni kültür sanat ajandanız bendenizim efenim. Komşu neti de bırakıp bir internet aboneliğe de başlattım mı tamamdır… ay nedense bir sevinç sardı beni birden :)bundan sonra görün bakalım blog nasıl yazılırmış siz :)hadi kalın sağlıcakla…

29 Temmuz 2013 Pazartesi

İstanbul için imsak vakti


Belli. Hiçbir şey iyi olmayacak, bir şeyin düzeleceği yok. Yetmezmiş gibi bu günleri de arayacağımı kuvvetlice duyumsuyorum. Zaten tersini bilmem ki, böyle bir şeyi hiç tatmadı bünyem. Ve işin gerçeği böylede kalsın istiyorum sanki çaktırmadan.  Dün pazardı biliyor musun sayın okur? Jose Arcadio Buendia’nın simya-astronomi gibi şeylerle uğraşırken kafayı takıp sayıkladığı üzre, bugün hâlâ Pazar değil miydi? Ve korkarım yarında aynı olacak. Saklambaç oynarken ilk ebe kim olacak diye bir taşın üzerine tükürüp, yaş mı kuru mu diye bir nevi yazı tura attığımız yıllarda da, güneş aynı güneş, gök aynı gök, yer aynı yerdi. Evrenin bir zembereği de yoksa saat niyetine, nedir şimdi bu sakalım, saçımdaki aklar… Çocuk Mikael’in dünyanın en iyi hokkabazı olabilmesi için, büyüdüğünde bir topu aralıksız havada asılı tutması gerekecekti. Yapabilirdi de hani, ta ki böyle bir şeyin fizik kurallarına göre imkânsız olduğu öğretilene dek. Demek ki bize dayatılanlar dogmatik bilgilerde değilmiş sadece. Çocuksu düşlerimizden bizi vazgeçiren şeyler… Çocuksu düşünmek, neden kabahattir bu? Oscar heykelciğini bir gün kaldırabileceğime eminken, ne oldu da “hacı, maaşı en azından bin lira olan bir iş bulalım da iyidir” cümlesini kurar olduk. Sigara öldürür yazısına hiç aldırış etmezken, emniyet kemerini her seferinde itirazsız takıyor oluşum, bilinçaltımın nasıl bir tezahürüdür? Ya her gece kimseyi kırıp üzmemek için dilime hâkim olmama yardımcı ol tanrım diye dualar eden ben, nasıl oluyor da bunu her defasında beni en çok seven insanlara yapıyorum, yapıyoruz. Şu tatilde ki güzel kıza neden yazılmadım ki ben? Hadi onu geçtim, geçen bütünleme sınavında bir kafenin terasında yağmurdan sakınırken aynı masayı paylaştığım, hayatımın belki en iyi yarım saatini yaşadığım, sohbetine, güzelliğine doyamadığım hatuna ne demeli. Nasılda sokağı dönene dek durup durup baktık birbirimize. Furkan dün köprüden dönerken 50 km yol gütmemize rağmen yarısı kadar benzin yaktığını övünerek anlattı durdu. Modelin pembe mezarlığı, Demet Akalın’ın Türkan’ı ve Teoman’ın renkli rüyalar oteli boyunca sürdü bu. Arabasının yakıtı için edindiği beceriyi kurduğu cümleler içinde öğrenmesi gerektiğini söylemeli birisi. Tüm bunlar yetmezmiş gibi hâlâ günlerden pazardı üstelik. Kontrol ettim 5 Ağustos pazartesi’ye denk geliyormuş, şüphem yoktu zaten.  Geçen balığa çıktığımızda yanımızda fener götürdük, uzakta biri sabahtan yakmıştı. Sordum, diyojen’in üçüncü nesilden kuzeniymiş.  Kaç gündür dolunay coştu da coştu, sende fark etmiş olmalısın. Okuduğunu biliyorum, aramızdaki mesafeyi ortadan kaldıran yegâne şey değil miydi ay? Bedencinin eşofman takımı olmadığı için patakladığı öğrencilerden biriydim ben ve amuda en iyi kalkanlardan biri oluşum bir şeyi değiştirmeyecekti. Ondandır yaş kaç oldu hâlâ ayakları üzerinde durmayı başaramadım. Bu nasıl bir gecedir yahu, nereye varacak bu sohbet. Hayır efenim kelimeleri yutmuyorum ben, sadece çok hızlı konuşuyorum. Belki kariyerimi rapçi olarak tasarlamalı, bu dezavantajı lehime çevirmeliydim. Cartel gibisi de gelmedi hani, yalnız Demet Sağıroğlu’nun Arnavut kaldırımlarıyla aynı zamana denk düşmesi beyinde bir travma yarattı şüphesiz. O klipteki bebek büyümüş olmalı rahat 25 vardır da, yalnız Bizimkiler dizisinde aynı zamanda anlatıcı olan çocuğu yıllar sonra yeni bir dizide gördüm de, ürpererek besmele çektim. Benjamin Button içine kaçmış olmalı, insan hiç mi yaşlanmaz ulan? En ucuzu 150 TL. Baba böyle bilet fiyatımı olur ya… Roger Waters abi o şarkının ruhuna da uymaz bu bilesin. Radyoda an itibarıyla Tears in Heaven çalmaya başladı. Eric Abimizi bu âlemde tek geçerim. Keşke bu güzel şarkının böyle kötü bir hikâyesi olmasaydı, ne acı… Cık! Bu yazı uzar giderdi de, şimdi zor artık. Bu beyaz tişörtte yakışmadı bana, zaten pasaklı da bir herifim. Hem tüm renkler büyük bir hızla kirleniyorken birinciliği boşuna buna vermemişler değil mi. İstanbul için imsak vakti yaklaşıyor, noktalayalım artık. Sevgiyle kalın, hoşça kalın…

28 Nisan 2013 Pazar

Pazar işte...



Yaz gelsin diye dua edip dururken daha ilk bayıltıcı sıcaklarda hayıflanmaya başladım. Yazacak bir şey yok aslında, yani okumasanız da olur. Böylece hayatınızdan iki dakikayı boşuna geçirmemiş olursunuz hadi kapat sayfayı. Hala burada mısın? Siz bilirsiniz :) Dört Nikah Bir Cenaze’yi hatırlayanınız var mı, ben oynadığı yıllar pek sevmiştim. Yönetmeni kim diye hiç merak etmemiştim doğrusu, oysa şu casting olayına küçüklüğümden beri takığımdır. Faydasını görmedim değil,arkadaşlarımın söz konusu bir film,bir aktör veya aktirist hakkında kafalarında bir soru oluşursa gogul amcadan önce bana sorarlar. Neyse efenim işte bu filmi Mike Newell yönetmiş. He n’olmuş yani diyosunuz di mi, sormuyor musunuz yoksa :) neyse işte dün tv’de şu sinema programlarının birinde adı geçti zatın. Dört nikahın yönetmeni mayk nivıl yeni film yapmış: Great Expectations,yani büyük umutlar. Ulan ben bu filmi birkaç yıl evvel izlemiştim oldum. Hem soundtrack’i çok hoşuma gitmişti,hala palylistimde. Aşağıda paylaşacağım. Yeni öğrendiğim bir şey daha varsa film romandan uyarlamaymış hem de Charles Dickens’ın. Holivuud gene senaryo sıkıntısı çekiyor sanırım. İyi anladımda bu yeni uyarlamanın fragmanına bakınca benim izlediğim filmle hiç alakası yok gibi gözüküyor yahu.
                                   Bu givinet paltrov'la Ethan howk'un oynadığı 2002 yapımı
                                        Bu da helen bonhem kartır'ın yan rolde oynadığı son uyarlama

Aslında helen’in hatrına izlenir.Ne de olsa sevındaki Marla Singer karakteriyle biz erkeklerin kafasında ur gibi yer etti kendileri.Bana mı öyle geliyor yoksa seksi hatunlar genelde çirkinlerden mi çıkıyor??
Neyse geçelim bunu, imkanı vakti olana duyurulur: uluslar arası caz günü festivali 30 nisanda  İstanbul’da düzenlenecek. Bir çok program ücretsiz ayrıntılı bilgi için işte buraya bakabilirsiniz: http://caz.iksv.org/tr/cazgunu

Geçen akşam The Box- Kutu isimli filmi bir de tv’den izledim. İyi ki de ikinciye izlemişim. Güzel film sayın okur.Konusu zaten hemen sizi öykünün içine alıyor,biraz Hitchcookvari bir taktikle.Efenim evinize bir gün yabancı bir adam gelip size şöyle bir teklifte bulunuyor.Bak bu kutudaki butona basarsan dünyanın herhangi bir yerinde biri ölecek.Sen kim olduğunu asla bilmeyeceksin ve karşılığında tam bir milyon dolar senin olacak.Sana bir gün mühlet düşün taşın deyip çeker gider.Kabaca girizgahı böyle işte. Bundan sonra kemirın diaz ve kocası bu olayın ahlaki boyutunu düşünüp vicdan muhasebesi yaparak geçirirler günü.Ama nihayetinde kemirın basar düğmeye ve gerçekten biri o anda ölür.Bundan sonrası ise konuyu bambaşka bir yere götürüyor.
Efenim güya dünya dışı varlıklar biz insanları test ederler bu şekilde. Yüzlerce yıl sonunda ne kadar evrildik falan gibi. Eğer yeterli sayıda kişi bu teklifi reddederse anlayacaklardır ki, “ulen bu insanoğlu bak ne medeni olmuş aferim.Hadi artık kendimizi gösterip bi kucaklaşalım.Yok test hüsranla sonuçlanırsa ne haliniz varsa görün ulen diyecekler.Ya da kötüsü bir tehdit unsuru olarak görüp bilimde daha da yol kat etmeden bizim soyumuzu sopumuzu… Ya iyi güzel düşünülmüş bir konuda be kardeşim ne gerek var bu kadar zahmete, aç televizyonu bir akşam bülteni seyret anlarsın zaten ne medeni olduğumuzu. Aynı konu South Park’ta çok daha eğlenceli geçmişti.Tüh! southpark'ın o bölümünü bulamadım yaa:(( konu space cash olacak.İsteyen arayıp baksın çok iyi bir bölümdür.Bu fragmanla yetinin bari :
Ha bugün bir de şehirde bisiklet yarışı vardı. Keşke şehrin hemen her yerinde bir çok Avrupa kentinde olduğu gibi bisiklet yolları olsa da bir uçtan ötekine gezse insan dedirtti. Hiç ama hiççç yazmaya niyetim yoktu da bu sıcaklar şimdiden fena sıktı beni. Bir de bu önümüzde ki hafta sınavlarla geçecek nasıl ders çalışacağım bu havalarda ben:(  Neyse bu gereksiz geyik sayesinde bir nebze gerçek problemlerimden uzaklaştım ben.Baştaki uyarımı dinlemeyip okumaya devam ettiyseniz şayet umarım sizi de az da olsa gevşetmiştir.Olmadıysa hadi bari bu güzel şarkıyla noktalayalım.Diğer videoları açmadıysanız bunu izleyin,izleyin izleyin.İyi pazarlar...


17 Nisan 2013 Çarşamba

Horoz Corc



Merhaba günlük. Hı! Sigara yerine çakmağımla kalemi tüttürmeye çalıştım :) çok amaçlı kullandım şimdiye dek doğru ama buna hiç yeltenmemiştim. Kılıç oldu ok oldu. Yaraladı, yaralandım kimi zaman; çoğunluk kalkanım dostum… Sigara işlevini de üstlenirse ne sevineceğim. Sana yazmayalı çok olmuş ama tam tarihi belli değil, bir bayram sabahı diye not düşmüşüm.
Bir bayram sabahı günlüğün başına geçmeme bakılırsa şüphesiz ülke gene kan ağlıyordu. En son ne zaman kendi sorunlarımı düşündüm anımsamıyorum bile; keza geçen yaz yıllar sonra tatile çıktığım ilk andan itibaren hem kendime hem de yanımdakilere zehir etmiştim günleri. Öyle ya, birileri vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığı adına bizler için mücadele etmiş ve bunun sonucu hukuksuzca içeride yatıyorken aman be bananecilik yapmaya ne hakkımız vardı,en azından kendi adıma bu hakkı bulamıyordum ve gene neler yapabileceğim üzerine düşünerek,düşüncelerimi kağıda dökerek  geçirdim zamanı. Bir nebze hafiflemek adına ise Peyami Safa’nın bir romanını okuya durdum. Ki siyaseten merkez sağa yakın olduğunu düşündüğüm Safa bile mütareke yıllarında geçen romanında şu sözleri Orhan’ın ağzından söyletip adeta günümüze bir ayna tutuyor:
   “- Hanımefendi! Türk kadınına taalluk eden bahiste haklısınız! Fakat zannediyorum ki, bu bahsi, tamamıyla ayrı bir siyasal meseleyle karıştırıyorsunuz Avrupalılar buraya medeniyet getirmeye gelmediler, hanımefendi! Bilakis, bizim ilerlememize mani olmak, bizi esir etmek için geldiler. Bakınız işte, polisimiz onların idaresinde iken kadınlarımıza daha çok istibdat yapılıyor. Burada softalarla el ele verecekler. Avrupa’nın müstemleke idareleri, her girdikleri memlekette ileri fikirli adamları iş başından uzaklaştırır ve yerine cahilleri, gerileri koyarlar. Maksat terakkiye mani olmaktır. Emin olunuz,  burada bir Fransız veya İngiliz idaresine yerleşsin, en mutaassıp şeyhülislamlardan daha ziyade sizin kapanmanıza çalışacaktır. Ancak burada kurunuvusta zihniyetini hâkim kılmak şartıyla bize hâkim olacaklarını bilirler. Bakın, memleketin bütün hür fikirli adamlarını Malta’ya sürdüler.(s.221-222)”
Şimdi başına düşme sebebim bizim horoz Corc’tan bahsedecek oluşum zira blogdan birine yazacağım dedim. Eh! Madem Corc’u anlatacağım önce bu deftere geçmek mantıklı geldi; kalıcı olmalı. Daha önce bir arkadaşıma bahsetmiştim ve sanırım çok etkisinde kalmıştı. Benim için bir horozla olan yarenlik çok sıradan geliyordu hâlbuki, demek dışarıdan fantastik bir öyküye benziyor. Neyse işte Corc’un hikâyesi:
Sanırım henüz liseye başlamamıştım yani doksanların başı olsa gerek. O yıllar gecekonduda ikamet ediyorduk, zaten bir gecekondu semtiydi burası. İstanbul’un çok yeri böyleydi o yıllar. Çok hızlı değişti bu şehir. Hemen her gecekonduda olduğu gibi bizimde bir bahçemiz vardı ve emin olun muhitin en güzel bahçesi. Ayva, elma, dut, incir ah birde iğde ağacımız vardı. Rengârenk güller, goncalar, begonyalar, uyku çiçekleri…  Nanemiz vardı mesela, anımsıyorum bir komşumuz sürekli bizim bahçeden alırdı naneyi yemeğine katmak için. Şehrin çehresiyle beraber ne çok şey değişti, o vakit komşularımızın aslen nereli olduklarını bilmez, önemsemezdik. Birinizin annesi, ninesi türbanlı mıydı Allah aşkına? İnanmıyorsanız açın eski resimlere bakın,kızlar evlendikten sonra başörtüsü takmaya başlardı sadece,o da bir kısmı. Orası büyükşehir Anadolu’da böyle değildi demeyin sakın. Zira bağ bahçede çalışan emektar Türk kadını içinde elverişsizdi bu giyim tarzı, şalvar giyilirdi. O da o dönem Sümerbank’ın dizayn ettiği rengarenk, Anadolu’nun karakteristik özelliğini en iyi şekilde anlatan basmalardan. Amerikan bezini yer silmek gibi önemsiz işlerde, paçavra niyetine kullanırdık. Hoş! Artık Sümerbank bile kalmadı ya. Şimdilerde bu iki konu üzerinden on küsur senedir siyaset nemalanıyor. Neyse konumuz Corc değil mi?
Bir Pazar annemden habersiz iki civciv alıp gelmiştim pazardan. Kızdı falan elbet ama n’apsın, sanırım bir kaç güne ölür diye düşünüp razı olmuştu. Bir kutunun içine koydum onları, gece üşümesinler diye üzerlerini örttüm falan. Kısacası kuru bir heves olarak kalmayacağı belliydi bu işin. Gene de birkaç güne teki öldü. Diğerinin üzerine daha çok titremeye başladım.
İlk bir Pazar sabahı ailecek kahvaltımızı ederken her nasılsa kutusundan çıkıp, o yüksek masadan atlayıp salonu turladıktan sonra sofraya kahvaltıya katıldı. Üstelik henüz on beş günlük falan olsun. Zaten yer sofrasıydı, öyle yanımdaki boşluğa geçti ve nafakasını beklemeye koyuldu. Görgü kurallarını, haddini biliyor gibiydi. Pek eğlendik doğrusu ve sonra sıkça tekrarladı bunu, yetinmedi bazı akşamlar gene kutusundan atlayıp TV izlemeye sohbeti dinlemeye katıldı. Derken sarı tüyleri beyazlaşıp kanatlanmaya, ibiği az da olsa belirmeye başladı. Ve hızla büyüdü ardında bıraktığı pislik öyle pek tolare edilecek gibi değildi artık. Çaresiz bahçeye bir kümes yaptım. Zaten oldum olası sürekli kömürlükte tahtalardan bir şeyler yaptığımdan çok zorlanmadım, hatta bayağı konforlu bir ev oldu sanki.
Gecekondu semti olmasına rağmen benden başka kimse tavuk bakmıyordu yani Corc daha kendi cinsinden bir canlıya rastlamamıştı ve bu durum onun kafasını karıştırıyordu. Eminim kendini ailenin bir ferdi, bir insan olarak görüyordu. Neden şimdi evin dışına itilmişti. İnanır mısınız son gününe dek bir kez olsun yerden buğday yememişti; tabağından yerdi. Gagasını tabağa vurdumu dışarı fırlayan buğdaya bakmazdı bile. Zaten günün üçte ikisini arka bahçede tahtalardan bir şey icat ederek veya kömürlüğe kaldırdığımız eski gırgır dergilerini okuyarak geçirdiğimden çabuk alıştı bu yeni durumuna.
Gelişimine gün be gün şahit oldum bana göre çok daha çabuk gelişiyordu. Ve an geldi bariz bir şekilde anlaşılır oldu Corc bir horozdu. Bahçemizde bir inşaat demiri vardı, tünek benzeri üzerine zıplayıp öğürmeye başladı bir gün, sanki öksürüyor boğuluyor gibiydi ve bir örgg… sesi ve sonra ühürggzz!... Bu böyle birkaç gün sürdü ve sonunda işte o narasını tüm şaşaasıyla attı. Ühüüüüürüüü… ühüühüüüürüüüüüüü… İlerleyen günlerde buna dev kanatlarını çırparak eşlik etmeye başladı.
Tuhaftı Corc. ‘Corc gel oğlum deyince geliyor, hadi kümesine, geç oldu deyince homurdanarak yuvasına giriyordu. Bazen başını okşayınca guruldayıp sakinleşiyor hatta uyukluyordu. Sonraları bir oyun buldum, kolumu uzatınca hemen zıplayıveriyordu ve bende bir çiçeğe konmuş sineğe doğru onu götürüyordum. Tak giye gagasıyla saldırıp midesine indiriyordu, neredeyse hiç ıskalamazdı. Komşular şaşkın gözlerle bizi izliyordu. Kolundaki horozla sinek avlayan bir ergen :)
Corc hâlâ kendi türünden bir canlıya rast gelmemişti ve söylemeyi unuttum fırsat buldukça her daim açık olan evimizin kapısından içeri kaçamak yapıyordu. - O yılar evlerin kapısı açık dururdu. – anneme rastlarsa şayet durum değişiyordu. Annem : “ Corc, hıı…! Kızıyorum bak, hadi evine” diyor, o da godo godo diye bir ses çıkarıp gidiyordu, söz anlardı.
Zamanla ibiği iyice kızarmış, kocaman babaçka bir horoz olup çıkmış ve çok huysuz olmaya başlamıştı.  Sabah kapısını açınca birden ayaklarımı gagalayıp kovalıyordu beni, sabahları çok aksi oluyordu, sonra gün boyu oynardık gene. Mahalledeki köpekleri de kovalayıp korkudan titretmeye başlayınca şöhreti hızla arttı. Biraz büyükçe abiler zaman zaman bahçenin önüne gelip Corc’u kızdırıyor, o da kafası önde kanatları geride nefes nefese sokağın başına dek kovalıyordu onları, herkesin eğlencesi olmuştu. Fakat ne üzülürdüm bilemezsiniz zavallının tıknefes kalışına. Kalpten gidecek sanıyor, şefkatle seviyordum. Kalp atışları normale dönene dek kucağımdan bırakmıyordum. O ise arada dönüp bana godo godo diye bir şeyler anlatıyordu. “ Bak nasıl kovaladım yavşağı Levo gördün mü? Ben sorarım onlara, üstüme gelmesinler uleyn” diyordu, eminim. Corc benim aksime delikanlı bir tipti, vallah elinde bir tespihi eksikti, bakışları da bir tuhaflaşmıştı. Sanki tek kaşı kalkık Kadir abi modundaydı.
Günler böyle geçerken Corc hemen her bulduğu materyalin üzerine çıkıp tepinmeye başlar olmuştu. Mesela beni veya mahalleden bir veledi kovalasın ki kaçanın muhakkak terliğinin teki çıkıverir, işte o terliğin üstünde tepinip öfkeyle geri dönüyordu. Öyle ki bir gün kırdığım bir odundan fırlayan parçayı bile altına almıştı. Bu ritmik hareketlerin ne olduğunu yaş itibariyle çözemiyordum doğrusu. Yalnız nedense büyükler çok gülüyordu bu duruma. Derken bir akşamüstü babam eve siyah bir poşetin içinde beyaz bir tavukla çıkageldi. Hepimiz şaşkın, ben yemek için aldı sanmıştım. Benim yaşımdakiler hatırlar o vakitler pazarlarda canlı tavuk satılırdı. Bir tanesini parmağınızla işaret eder ve adamda oracıkta kafasını vücudundan ayırıp size verirdi, bazen de canlı alırdınız. Ne günlerdi yarabbi. Ev hanımları içinde zordu; yok tüylerini yol, yok tütsüle falan. Babam Corc’a arkadaş getirdim gelin bu gelin dedi. O karanlıkta kümese yanına koydum ama karanlıkta bir salak olur tavuklar :) anlamadı sanırım. Neyse, sabahsı ben babamın neden Corc’a bir arkadaş aldığını, Corc’un neden terliklerin üstünde falan tepindiğini çözmüş oldum millet :)
Tavukçuk el kadardı, tırnakları rahat beş santim vardı, tüyleri dökük ibiği renksiz ve sarkıktı. Yaşlı bir tavuktu bence bu veya çok sağlıksız. İnanır mısınız bence bir yuva bulması ve Corc’un aşkından olsa gerek, tırnakları sanki pedikürcüye gitmiş gibi düzelmiş, ibiği kızarıp diklenmişti. Hatta o beyaz tüylerine bir parlaklık gelmişti sanki. Aşkın insanlara verdiği o parıltı canlılık tüm canlılar için geçerli olmalı. Tavuk, Corc gibi değildi, yerden yemleniyor, hatta Corc’un hiç oralı olmadığı bahçedeki uyku çiçeklerini falan otluyordu. Zamanla Corc’ta ona uyum sağlamaya başladı ama o da ona çok şey öğretti bence. Tam bir centilmendi, tabağa yem dükünce iki gaga vurup eşine sesleniyor önce ona yediriyordu. Zavallı tavuk neler görmüş olacak ki bir kez elime alıp sevmeme razı olmadı. İnsanların neler yapabileceğini Corc’un aksine çok daha iyi biliyordu. Corc onun yanında toy cahil şehirli bir snoptu. Gene her adımında yanlarındaydım onlarla, bir gün kömürlüğe bir limon sandığı koymayı akıl ettim ve içine de biraz saman gazete falan koydum. Anlamsız gözlerle beni izliyorlardı tabi tavuk biraz daha uzak bir mesafeden. Ardımdan gidip baktılar ama pek oralı olmadılar. Birkaç gün sonra ise beklediğim oldu. Tavuk sandığa oturdu ve saatlerce kalkmadı. Corc bir iki gidip oynamaya falan çağırdı ama cık! Akşama doğru ancak kalktı ve kümeslerine çekildiler. Birkaç hafta hep böyle geçti, tavuk saatlerce yatıyor, Corc duruma bir anlam veremiyor gibiydi ama son zamanlarda üzerine ağzında gagasıyla saman çerçöp getirip sandığın içine atıyor ve n’apıyor nasılsın gibisinden homurdanıp tekrar onu yalnız bırakıyordu.
Artık beni pek yanlarında istemiyorlardı, özellikle tavuğa yaklaşınca Corc bana saldırmaya başlıyordu. Bir gün her zamankinden uzun yattı tavuk sandığa ve kalkmak bilmedi, yaz vakti akşam dokuz gün hâlâ aydın. Corc kömürlüğün çatısında bir ileri bir geri gidiyor, gergin olduğu her halinden belli. Bense evin köşesinden gizlice başımı uzatmış onları izliyorum. Tavukçuk bagbag bag bag diye dakikalardır bağırıyor, neden sonra kuyruğu doksan derece açıyla diklendi. Corc’un kömürlüğün çatısında onu görmesi imkânsızdı. Kanatlarını her zamankinden çok çırpıp şimdiye dek duyduğum en kuvvetli şekilde ötmeye başladı ve tavuk aynı anda sandıktan silkinip halsizce kalktı. Corc hemen çatıdan atlayıp yanına gitti. Gagasıyla gagasına dokunuyordu yeminle, godo godo godo falan diyor, yerden bir ot koparıp tavuğun önüne atıyordu ama tavukçuk oralı değil, bitkin. Bizim anlayamayacağımız psişik bir şekilde durumdan haberdar olmuştu Corc. Benim kalbim ise onlardan daha çok atıyor, ne olmuş acaba yumurtlamış mıydı diye düşünüyordum. Ancak yarım saat sonra onlar uzaklaşınca parmak uçlarımda sandığa koştum ve ne göreyim, o minicik tavuğun nerdeyse kendisi kadar büyük bir yumurta, üzeri biraz kanlıca. Sonra tavuk gün aşırı yumurta vermeye başladı ve artık ne eskisi gibi helak oluyor ne de Corc öyle yırtınıyordu.
Bir gün kayboldu bu ikisi ara ara yoklar, çıldıracağız. Annem bakıyor, ben, kardeşim, yok yoklar. Ümidim tükenmişti neden bilmem bir ara eve geçtim. O da ne? Corc nasıl olduysa tavuğu da ikna edip eve sokmuş ve yatağa boylu boyunca uzanmışlar. Evet, evet uzanmışlardı. Corc bir kanadını kocaman açmış tavuğun yani eşinin üzerine atmış öyle yatıyorlardı. Oh! Allah muhabbetinizi artırsın ne diyeyim. Gülerek, anneee buldum onları diyerek çağırdım. Annem şaşkınlıktan ağzı açık o meşhur kahkahasını patlatıverdi. Sonra yarı ciddi gülmemeye çalışarak : “Ah… Corc! Hadi bakalım evinize” dedi.  Corc başını kaldırıp her zamanki homurtusunu yaptı “godo godo”. Annem, hadi bakayım diye tekrarlayınca Corc kızgın, tavuk mahcup, başı yerde evlerinin yolunu tuttular. Ne gülmüştük o gün :)
Bir ihtiyarı nasıl çukura düşürdüğünden, mahallenin kadınlarını nasıl toplandıkları bahçeden eve hapsettiğinden, bir esnafa nasıl ayar olup akşam dükkânı kapatana dek gagalamak için inatla beklediğine kadar anlatılacak öyle çok şey var ki daha ama bazıları bana kalsın.
Corc zamanla iyice huysuzlaşıp mahallenin çocuklarına saldırmaya başlamıştı ve gerçekten tehlikeliydi. Sıkça şikâyet almaya başlayan babam bir gece karar vermişti sabah kesecekti Corc’u. Ağlamalarım, isyanım para etmemişti. Sabah kalkınca ne görelim kümesin kapısı ardına dek açık, bahçenin hemen her yeri tüylerle kaplı ne Corc var ne de tavuk. Günlerce bulamadık, kimi sansar yemiştir dedi, kimi bir hırsız çalmıştır. Bense ufakta olsa gece konuşulanları duymuş ve kanatlarını çırpa çırpa uçup gitmişler diye hayal kuruyordum. Tüylerin sebebi bunlar olmalıydı.
Günler sonra arkadaşlarım, Levent koş Corc’la tavuğu bulduk bardakçıların bahçesinde dediler. Ben annem falan koşarak gittik. Ne göreyim Corc’un içi oyulmuş paramparça, tavukçuk ise sadece boynunda ufak bir kan lekesi, öyle yan yana can vermişler. Çok üzüldüm, yıkıldım. Beni teselli eden tek şey kesilerek değil de bu şekilde ölmeleriydi. Kötü bir son olmasına karşın bu bir daha doğal bir durumdu . Oraya gömdüm onları. Biliyordum bir ömür unutmayacaktım Corc’u. Bir dönemim onla geçmişti işte, arkadaşımdı.
Şimdi düşünüyorum da o gelin gibi beyaz tavuğa bir isim koymak hiç aklımıza gelmemişti. Kadının adı yok, hiçbir yerde şekilde. Olsun onu o Pazar tezgâhından kurtarıp bir hayat yaşatmıştık. Belki yakında fola yatacak yavrulayacaktı. Vakti de gelmişti hani. Ama zaten birkaç ay sonra bizim gecekondu, ağaçlar falan kesilip yerine soğuk ruhsuz bir beton yığını dikilmişti. Şimdi ki bu iki metrekare balkonda nasıl bakardım onlara. Sanırım her şey yaşanması gerektiği, olması gereken gibi olmuştu. Bir gün karşılaşacağız Corc, kendine iyi bak.
Not: geçen duydum Japon bilim adamları horoz denilen canlının neden ne tür bir refleks, dürtü ile öttüğünü araştırıyorlarmış. Düşününce önemli bir araştırma bence de, onlara buradan duyuruyorum, fikirlerimle size yardımcı olabilirim. Yukarıdaki fotoda Corc henüz 6 aylık.Bu uzun yazı için de özür okuyan kardeş. Sevgiyle kalın, hoşça kalın.

11 Nisan 2013 Perşembe

Levent hem tembel hem zeki değildir


İşte bu dersle uğraşıyorum sayın okur ve bu izlediğiniz kısım henüz başı. Hoca hanımın örneği üzerimden yapması işe tuz biber ekti. Rüyalarımda hep bunu görüyorum desem...
Başarısızlığımın sebebini bir de sembolik mantıkla millete açık etmenin ne alemi vardı canım. Al Bundy benim yanımda halt etmiş dünyanın gelmiş geçmiş en büyük "loser"ı benimmm.
Ama yazmama sebebim derslerim değil.Bir nevi Dorsay ustanın benzeri bir küslük benimki...Sanırım bir süre daha "blogger"lık denen şeyin daha pasif olan okuma kısmıyla yetineceğim.
by bye...


7 Ocak 2013 Pazartesi

Manipülatif ahkâmlar !



X kanalda kadının biri kocasının ağzına kaşına diline falan tam 35 mandal takmaya çalışıyor, seyirci tezahürata boğulmuş. Y kanalda ise seksi bir hatun bilumum sayıda sürüngenin bulunduğu dev fanusun içinde şarkı söylemeye çalışıyor. Z kanalda durum farklı değil benzer bir akrobasi sergileniyor.  Bu majör kanalların sadece haber yapan kurumlarında da durum farklı değil. Birçoğu mevcut iktidardan önce adını sanını bile bilmediğimiz isimler, geri kalanıysa Timur Selçuk’un “dönek türküsü” ile hicvettikleri. Her dönem kraldan çok kralcı olarak bugüne dek gelenler ve bu birkaç ismin dışında kimse yokmuş gibi akşama dek kanal kanal dolaşıyorlar. Her demeçleri bir tuğlasını daha yıkyor memleketin. Şu emanet televizyonu geri vermeliydi aslında.



Gelen telefonla soluğu dışarıda alıyorum ama sevincim kursağımda kalıyor, çünkü yine bir alışveriş merkezine doğru yol alıyoruz Tufan sayesinde. Kaçıncı mağazadan sonra nihayet bir şeyleri beğendi, hemen hepsinde deneme kabinine girdi. Tabi kabine girmek içinde hatırlı bir süre sırada bekledik her birinde. O giysileri denerken fark ettim ki benim tek baktığım fiyat etiketleriydi öncelikle, ki benden başka bunu yapan yoktu sanki. Ne de olsa kredi kartı denen şeyi icat etmişti insanoğlu, buna nazaran Sümerliler artık oldukça masumdu. Piyango bileti alınca da önce amortiden bakmaya başlar bizim gibiler. Derken aynı avm’de önce canhıraş yemeğimizi aldık ama bunla kalmıyordu tabi, aynı performansı oturacak bir masa bulmak içinde harcayacaktık. Nihayet dönüyorduk ki şu simülatörleri gördü Tufan, bir çocuk gibi ısrar etti binmemiz için. Ne kadar üstelediyse de ben binmedim ama ona da engel olamadım. Az önce bahsettiğim, televizyondaki yarışma diziler olsun, bu bol ışıklı avm ve süslü püslü hatunlar olsun, zaten hepsi bir aldatmaca unsuru değil miydi. Dışarıda boktan bir hava vardı, yollar felaketti, zaten İstanbul devasa bir şantiye alanına dönüşmüştü. Bu soğukta yırtık pırtık kabanına sarınıp uyumaya çalışan evsizler…bir arabanın altına alıp asfalta yapıştırdığı bir köpek vardı…gürültü…keşmekeş vardı. Bunca beleş manipülatör varken buna para vermekte neyin nesiydi. Dinin bir afyon görevini gördüğünü söyleyen Marx’ın savı artık geçerliliğini yitirdi gibi,işlevselliğini demek lazım belki. Afyon mu istiyorsun, aç televizyonu veya işte çık bir avm’de dolaş, internette dolaş. Matrix bu avm’ydi.Seksen darbesinden sonra patlama yapan arabesk müzik eşliğinde eve dönerken otuz üçüme sadece beş gün kaldığını fark ettim.Zaman… Dün ve yarın yoksa sadece şimdi varsa, “sonsuz bir şimdi” ise zaman.Demek hepimiz şimdi ölüyoruz ve hepimiz şimdi doğmuyor muyuz? Bu varsayımı dönemin  eski güzeli şimdinin yeni astroloğu bir hatundan duymaksa ayrıca şaşırtmıştı beni…Zamanda her şey gibi bir yanılsama değil mi zaten.Araba benim olsaydı herhalde şunu dinliyor olurdum :

21 Aralık 2012 Cuma

kehanet başladı !



Öyle astrolojiye falan pek inanmam ama denk gelince ister istemez kulak kabartıyor insan. 21 Aralıktan başlayarak ve önümüzdeki on yıl boyunca- oha! tam on yıl – oğlak burçları için pek hayırlı geçmeyecek demeye getiriyorlardı. Henüz 21 Aralık’a gireli iki saat falan oldu. Birkaç saat önce televizyonum bozuldu. Şu dijital aletlerin çöküşüyle alakalı olduğunu pek sanmıyorum zaten birkaç aydır emareler veriyordu bozulacağım diye. internetim ise zati aylardan beri yok, bu gidişle olmayacak gibide. Televizyon desen bir iki aydan önce yaptıramam. Bir kaçınızın, ne güzel fırsat bol bol okursun işte dediğini duyuyorum. Birincisi hali hazırda okunmayı bekleyen bir kitabım yok ama olsa bile emin olun televizyonu tercih ederdim. Başka ne gibi eğlencem kaldı ki sanki. Evet dizi izlediğim yok, cnbc-e’de izlediğim birkaç diziyi saymazsak.Ki onlarda dizi sayılmaz bence, mesela majör kanallarda bir dizi başlayıp bitene dek ben cnbce’de iki dizi bir talk show hatta bir film izliyorum onca zamanda. Diyeceğim iyi kullanırsanız tv iyi bir alet bence. Yani özetle eyvah dizilerim n’olcak üzüntüsünde değilim. Yav ses yapıyordu odanın içinde işte. Aslında zamanında aldığım bir cep radyom var ama havalardan mı ne bi frekans yakalayamadı. Yalnız her ne hikmetse dini yayın yapanlar ayna gibi çakiyor :)
Belki tek iyi yanı sadece iki hafta kalan sınavlarıma çalışacağım ister istemez. Bu yaştan sonra neden okuyorum o da ayrı konu ya. Diplomayı alınca kırka merdiven dayamış olacağım. Ulan bir iş buluruz ümidiyle örgün değil de uzaktan öğretim yazdık bide iyi mi.. yeni yıla nasıl girerse öyle devam edermiş insan. Demek gene işsiz ,üstelik televizyonsuz internetsiz ve “single” geçecek koca bir sene. Gerçi şu single kısmı en az rahatsız eden şey artık.  Yarın Cuma, gene iddia oynamak lazım sanırım ama tuttuğu takımın ilk onbirini bile sayamayınca kazanması da mucize oluyor. Gene de şimdiye dek bunu birkaç kez başarmadım değil. Şu hırpani ceketimi yıllar önce bu şekilde aldım mesela. Böyle olmaz tabi, bir iş bulmalı ama umudumu yitireli çok oldu. Yazarım bende artık sıkça, belki bir şeylerde çiziktiririm. Ama iş bulmalı yahu. Şu doğalgazı bir kez olsun sonuna dek açıp ısınmayı gerçekten istiyorum. Yazarım yazmasına da bloga yayınlamak güç olacak gibi. Bir roman yazmaya girişsem…yaparımda hani. Ama kitap yazıp kim parayı bulmuş şimdiye dek. Cıkk! İş bulmalı bir iş. İşin nevine bakacak lüksümde kalmadı zaten artık. Dün nerde gördüm cezve imalatına eleman aranıyordu, zaten kahveyi de oldum olası severim. Eşantiyondan bir cezve verirler elbette,benimkisinin sapı oynayıp duruyor. Ulan o değil de zamanında elektrik süpürgesi çamaşır makinesi olsun tamir etmiş bir insanım ben,bu televizyonu nasıl düzeltemedim yahu. Yaşlandım artık herhalde yoksa yapardım ben onu,yapardım. Bari bu laptop bozulmasa aman şeytan kulağına kurşun.
Aydınlanma çağına giriyoruz demek. Belki yarın bir ışık çakar beynimde. Evreka ! buldum. Bunların haricinde son bir buçuk yıla kıyasla çok iyiyim. O yüzden Allah’a binlerce şükür ediyorum. Zor çok zor bir dönemdi 2011 ve bu yılın ilk yarısı. Huzurluyum en önemlisi bu. Sağlığımda yerimde. geçen sulu güzel bir elma yedim,haftada beş altı tanede yerim. Ancak ilk kez bu güzelim elmanın bana geliş sürecini düşündüm. Onun bile öyle uzun bir hikayesi vardı ki aslında… rıza amca nasırlı elleriyle bir gün dikti o fidanı, sabırla büyümesini bekledi. Filiz büyümeye başladı rüzgara kara inat. Güneşle ısındı yağmurla ıslandı.kocaman bir ağaç oldu. O ağacın dallarında bir kuş yuva yaptı, yavruları oldu. İlk kez o daldan kalkarak uçmayı öğrendi yavru kuşlar. Derken gün geldi şu elimdeki elma yavaş yavaş kızarmaya başladı. Rıza amca ikinci evladını ilk kez eline aldı o sırada,nihayet bir kız çocuğu olmuştu. O da bir şey mi tam bu elmanın bulunduğu ağacın altında iki genç sevgili ilk kez öpüştüler mahcupça.sonra gün geldi bu elmayı diğer arkadaşları ile kopardılar dalından ve bir kamyonete yüklediler. Kamyoncu şevket yol boyunca dikiz aynasında eşi ve çocuklarının resmine bakarak iç  geçirdi. Sonrasını biliyorsunuz işte :)) hale geldi,kabzımal aldı falan oradan pazara. Pazar bi kalabalıktı ne küfür ettim sormayın. Poşetleri taşımaktan ellerim uyuştu bir ara.sonra yedim işte yahu afiyetle. Tadabildiğim yiyebildiğim içinde şükrettim. Sonra boğazımda kaldı,ölüyordum lan.sırtıma vur anne,öhö öhö! Neydi o hemlik hamlesimi ondan yap be. Şaka şaka ,komiklik yaptım size sayın okur :)yapmak diyice aklıma geldi.dur lan;
Yapılacaklar listesi :
1.       Keselim artık şu saçları,sıkıldım. Zaten çoğu işe başvurmama engel oluyor.
2.       Kati süretle sigarayı bırakalım.hayırrr! sigara sağlığa zararlı falan değil.ama iyice pahalandı meret.parayı bulalım başlarız gene.
3.       Bu okulada madem başladık bitirelim di mi ama?
4.       Ulan nasıl unuttuk bir bir,birinci madde bu. televizyonu yaptıralım.
5.       Şu adonis kası zaten biz zayıflarda doğuştan var da six peck mi ne ondan da yapsak mı aceb.
6.       Madde bulamadım ya saçmalamaya başladık.
7.       Anladım ki öle şakadan liste yapılmıyo,yapma.
8.       Hadi yeter bu kadar byeeee…

21 Kasım 2012 Çarşamba

Buradayım


Öncelikle neredesiniz, neden yazmıyorsunuz diye soran herkese teşekkür ediyorum. Artık abonesi olduğum bir internet bağlantım olmaması birincil neden gibi gözükse de işin aslı pek öyle değil. Yazacak pek bir şey bulamıyorum sebebi ise yazacak çok şey olması aslında. Kafa karıştırıcı bir açıklama oldu sanırım. Uzun uzadıya ne demeye çalıştığımı ifade ederdim ama twitter’da Hayyam’ın bir dörtlüğünü retweet etmenin bile suç sayıldığı bir ‘ileri demokrasi’ yaşıyoruz. İllegal-gâvur-eşkıya-marjinal veya terörist diye yaftalanmanın böyle kolay olduğu bir çağda(üstelik siyasi erkin bizatihi yaftalamaları bunlar) halimi izah etmek öyle pek kolay gözükmüyor. Varın siz anlayın neden yazmadığımı ama sakın ola korku imparatorluğuna yenik düştüğümü sanmayın bunu yaparken. Güya Kafka’ya mektuplar yazacaktım bu blogda sonra zamanla kabuk değiştirip durdu. Yalnız ağırlıkla sanatsal konulara değiniyordum. Şimdi hal böyle iken bir filmden okuduğum bir kitaptan izlediğim bir tiyatro oyunundan bahsetmek içimden gelmiyor sayın okur.Bu arada kendime kişisel not: Levo ne zamandır tiyatroya gitmiyorsun, ilk fırsatta bir uğra. Şehir tiyatroları bürokrasi kurbanı oldu ama özel tiyatrolar hala gidilebilir. Mesela az önce Rutkay Aziz’in “ Adalet sizsiniz”  isimli bir oyunu sahneleyeceğini öğrendim. Bu hafta sonu Caddebostan’da prömiyeri yapılacakmış. Tabi parasızlıktan kitap fuarına bile gedemeyen ben bu oyuna nasıl gidecek du bakalım J Allah büyüktür, buluruz bir yolunu. Geçende kanal 56 mı ne Banu Avar’a rastladım. Bir zamanlar Trt’de program sunarken şimdi bırakın üç büyük haber kanalını muhalif yayın yapan ender birkaç kanalda bile yer bulamaz oldu. Bir iki kitap salık vermişti not etmiştim birini sizlerle de paylaşayım; belki alıp okursunuz: Emin Değer- “Oltadaki Balık Türkiye”. Değer verdiğim birçok yazar gazeteci ya çeşitli iddialarla tutukluluğun cezaya dönüştüğü mahkemelerde yargılanıyor ya da geri kalanı görsel veya yazılı basından nerdeyse aforoz ediliyor. Ufak tefek yerlerde azimle fikirlerini savunmaya devam ediyorlar ama bu bile rahatsızlık veriyor. Keza Hulki Cevizoğlu’nu da geçenlerde Karadeniz tv’de gördüm. Zor zamanlar…
Bu arada paintten resim çizmeyi sonunda öğrendim galiba sayın okur J bu metroda dalgın dalgın pencereden dışarı bakışım 10 Kasım Dolmabahçe dönüşümden bir fotoğraf karesi. Sanırım önceleri birkaç yerde kendi resmimi kullanmıştım ama böylesi daha akıllıca gibi gözüküyor. Bu boşlukta sayfayı izlemeye koyulan yeni arkadaşlara da selam olsun. Neden dalgın üzüntülü olduğumu yazmama gerek var mı, zira milli bayramını kutlarken biber gazına muhatap kaldı birçok yurttaş yakın zamanda. Elbet gene yukarıda bahsettiğim yaftalamalardan itinayla nasiplendiler J Ağlanacak halime gülüyorum evet ama başka türlü nasıl yaşanır ki, en sıkıntılı anlarda bile yaşam enerjisini, mizah anlayışını gülüşünü yitirmemeli insan. Arada yazarım gene böyle ama eskisi kadar sık değil maalesef ve abonesi olduğum blogları pek okuyabileceğimi sanmıyorum kusura bakmayın. Ha! Yazmama nedenlerime artık öğrencisi olduğum sosyoloji bölümünü de ekleyebiliriz. Bir de nasıl başım ağrımadan sağa sola dokundurabilirim onun pratiğiyle uğraşıyorum. Mesela ülke sorunlarını Patagonya’nın sorunları gibi yazsam yırtar mıyım? Cık J bayat yöntem. Fabl’dan faydalansam diye düşündüm de inanın şimdi aklıma geldi bunu deneyen bir köşe yazarımız olmuştu di mi J ? Başı da epey ağrımıştı. Kim ve hangi yazısı olduğunu anlayan anlamıştır. Yazardım da merak uyandırsın araştırmaya itsin diye yazmayacağım, ya da sadece size uyuzluk olsun diye he hee J  neyse, nasıl ne yöntemle yazacağımı ben uzunca bir süre daha düşüneceğim sanırım.
Son olarak, çook çok eskiden beri 21 aralık’da kıyametin kopacağına inandım ben. Kıyametten kasıt dünyanın manyetizmasının bozulacağı yer çekiminin had safhaya çıkacağı ve ya iyice azalacağı, tüm dijital aletlerin bozulacağı falan gibi şeyler işte. Ya da boyut değiştireceğimiz, yeterli olgunluk seviyesinde olmayanların eski boyutta kalacağı gibi gibi şeyler J :P umarım en büyük yanılgım olur. Gerçi bir üst bilince çıkmaz isek yeryüzünü varoşlundan beri tüketen biz insanoğlu sonu adım adım getirecektir.Gene şimdi aklıma geldi Home-Yuva adlı belgeseli bu bağlamda izlemenizi öneririm.Su elektrik veya gaz gibi enerji kaynaklarının gerekli önlemi almaz isek nasıl tükenebileceğini anlatan muhteşem bir belgesel.you tube veya benzeri video sitelerinde bulabilirsiniz sanırım.ya da durun yazının sonuna ben eklerim belki. İşte daldan dala atladım ama öyle bir fırsat bulmuşken hemen  spontane aklıma gelenleri sıralıya verdim. Sevgiyle kalın, hoşça kalın.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...