13 Nisan 2014 Pazar

Barmen Moe' da söylemişti...

                                    
      
       Doksanların sonuydu, arkadaşımın balkonunda çayımızı yudumlayıp sigaramızın dumanını halka yapıp üfürürken ( erken başlamışım lan bu merete ) konuyu bir şekilde “ Yüzüklerin Efendisi”ne getirmiştim.Şimdi hafızam beni yanıltmıyorsa keyifle sigaranın dumanını tüttürüşümüz bana bu çağrışımı yaptırmıştı. Romanda çok vakit böyle geçiyordu sanki, her neyse…

           Kitabı yeni bitirmiş, içeriğinde dişe konur bir şey bulamama rağmen yazarın kurguladığı dünya pek bir hoşuma gitmişti. Detaycılığı inanılmazdı ve hiç sıkıcı değildi; gerçi tek hatırladığımda bu. İşte bu ve benzeri bir çok sebepten dolayı hararetle arkadaşıma: “…İŞTE BU SEBEPLERDEN  YÜZÜKLERİN EFENDİSİ’NİN FİLMİ ASLA YAPILAMAZ” demiştim. (keşke gerekçelerimi tam hatırlayabilsem :)) elbette karşı taraf kitabı okumadığı için neden bahsettiğimi ve niye bunları anlattığımı anlamamış ve sıkılmıştır . neyse efenim aradan uzun yıllar geçti, filmi yapıldı. Romanı okuyan biri olarak hiç beğenmediğimi söyleyeyim. Hatta sinemada izlemek için heveslenmemiştim bile, olmayacağına o kadar eminmişim. Sanırım söylediğim tüm sebepler göz ardı edilerek yapılmış :)

           Neyse tüm bunları asıl yazma sebebine geleyim. Filmin üzerinden de birkaç yıl geçmiş, oturmuş Simpson’ları izliyordum. Şu barmen Moe kolej yıllarını anlatırken flashback oldu( şu kelimeye de Türkçe bir alternatif bulamadık ya) okulun bahçesinde arkadaşlarıyla oturmuş iddialı bir surat ifadesiyle şöyle diyordu : “..İŞTE BU SEBEPLERDEN  YÜZÜKLERİN EFENDİSİ’NİN FİLMİ ASLA YAPILAMAZ” ne gülmüştüm :) Ama daha çok sevinmiştim.Yerkürenin diğer ucunda gencin biri şehrin kenar semtlerinden birinde  oturmuş bu geyiği yapıyordu ve onu dinlemesi muhtemel tek kişiye,biraz da zorla anlatıyordu. Uzaklarda da olsa benzer sohbetin, benzer yaş kuşağıyla, ve benzer argümanlarla  yapılmış olması neden bilmem mutlu etmişti beni :) Şimdi tv’nin başında oturmuş bu filmi izlerken buldum kendimi. Demek sahiden izlenecek bir şey yok :) aha ! Sıçrayan midili hanına vardılar, hatırladım orayı :) fırsat bulmuşken böyle hafif bir pazar yazısı yazasım geldi. Vizeler finaller falan bitsin hele bakarız…

19 Ocak 2014 Pazar

ceee


Bir ay oldu mu? Sanmayın ki bu süre zarfında boş durdum. Belki de yazınsal anlamda en üretken olduğum dönemdi. Güne dair küçük ama oldukça renkli ve bir o kadar ilginç, öyle şeyler kaleme aldım ki… Kiminde sadece “alan araştırması yapan katılımcı gözlemci “modundaydım. (Az önceki cümlede okuduğunuz, zincirleme isim tamlamasıyla yazar burada gitgide sosyolog olmaya başladığının sinyalini vermekte, takılmayın. )Kiminde bizatihi olayın öznesi durumundaydım.  Sonra arta kalan zamanlarda epey sinemadan, çoğunluk hollywood’dan bahsettim. Martin Scorsese ile Woody’nin gitgide siyam ikizine dönüşmelerinden, sinematografik anlamda değil tümüyle fiziksel. South park family guy gibi animelerin,bazı eski filmlere yaptıkları göndermelerin anımsatmasıyla, altmış yetmişlerin sinemasına yolculuk yaptım. Diane Keaton’lara Charlotte Rampling’lere yöneldi vizörüm. Helen Mirren ve Judi Dench imdb’de itinayla taranıp, yerlere eğilip secde edildi falan. Diksiyon kursu almaya başladım, hâlâ hızlı ve telaşlı konuşuyorum Allah’tan. Woody’nin nevrotik, ironili üslubuna sahip olduğumun ayırtına vardım da o haseple Allah’tan dedim. :) Woody demişken, yeni yaşıma girdiğim ilk saatlerde çok güzel bir hediye aldım doğrusu. Çokta uğraşmış çocuklar sağ olsun, gecenin maliyeti rahat milyon doları geçmiştir. Hepsi zahmet edip bir araya gelmiş benim için. Üstelik bilmem kaç ülkede canlı yayınlandı. Altın Küre (Golden Globe)den bahsediyorum yahu :) sabaha denk izledim büyük bir keyifle. Kırmızı halı olsun, bizimkilerin salonda konuşlanışı olsun. Çoğunuzun fark etmediğine emin olduğum öyle kulis dedikoduları çıkardım ki. Bunları da yazdım. Gece de Cecil d Demille’e Woody allen layık görüldü. Diane Keaton, Woody için öyle içten samimi ve bir o kadar dolu bir sunum yaptı ki, ayakta alkışladım. Yine sizlerle paylaşmadığım Charlie rose’a konuk olan Dicaprio’yu yerdiğim yazının biraz insaniyetsiz olduğunu fark ettim. Zira L. Dicaprio gece boyunca ustalarını büyük bir dikkat, heyecan ve hayretle takip eden yegâne kişiydi.(Yanında bir hatun olmaması bunda büyük etkendi tabi ) Ah! Unutmadan, Jacqueline Bisset bile gecedeydi. Bundan daha güzel bir hediye alamazdım gerçekten. Fena içmişti :)

İşte bir ay böyle geçti gitti. Şimdide şu finalleri verip, ihmal ettiğim biricik kentim İstanbul’u doyasıya gezmek istiyorum. Ah bu arada, Woody emin ol senin Manhattan’ına on basar benim şehrim. Ayrıca sırtımda paralanmaya yüz tutmuş ceketim haricinde gene emin ol fiziksel açıdan hiçbir benzerliğimiz yok seninle. Hani övünmek gibi olmasın Johny Deep ile hım… (bulamadım) Johny deep arasında bir yerlerdeyim.

Woody : Bi-bilemiyorum. Bugünlerde uzun saçlı ve keçi sakallı bir çok kişi bu..bu yanılsamayı yaşıyor bence.Sağ yanağında kocaman beni olan bir kız arkadaşım vardı. Kkk-ke..sırf bu yüzden kendisini Robert De Niro’ya benzetiyordu.
Ben: Woody ? come on… :)
Woody: Ta-ta-tamam. Kabul ediyorum. Bir gece yatakta tam da o işi yaparken dayanamayıp oo-ona bunu söyleyen bendim. Ne yapabilirdim ki ger-gerçekten çok benziyordu. Anlamadım sonrasında beni terk etti. Why?

Not: bu diyalog tümüyle bir hayal ürünü olup yıllardır seyrettiğim Woody filmlerinden öğrendiğim mizah tarzının bir ürünüdür. (özellikle eski filmleri)olmadı ya :Pp

22 Aralık 2013 Pazar

The Simpsons Mutlu Yıllar Diler !


İlk kez sanırım 94 yılında, Atv'de dublajlı olarak izlemeye başlamıştım.Sonrasında kanalD'de sonrasında da cnbc-e'de devam edip duruyor işte.94-2013...neredeyse yirmi yıl...Yanılmıyorsam zaten 24 sezondur televizyon dünyasındalar,yani neredeyse  başından beri izleme şansına ermiş  yurdum insanı. Elimde şimdiye dek dizide bir saniye görünmüş bile olsa tüm karakterlerin bir arada olduğu büyük boy bir poster var. Hani baktığım zaman " ha !evet şu tipleme şu bölümde oynamıştı" diyebiliyorum rahatlıkla.(şu üstteki) Simpsonlar sevimli çizimlere sahip olduğundan beni de kendine daha bi çeker. Lakin nasıl anlatsam...hım! yahu işte Simpsonlar'ın mizahı şimdilerde emekli olmaya hazırlanan Jay Leno gibi yumuşaktır.dokundurur ama hassastır hani. South Park ise sizi tokatlıyaverir. Okuyacağım kitap,sinemada izleyeceğim film beni dövme garantisi vermiyorsa paramı ve vaktimi kolayca harcamam doğrusu. Ondandır komediyi sinemada değil tv'den izlerim.Neyse keseyim, zaten yazmak istediklerim bunlar değil. Aşağıda izleyeceğiniz video anlattıklarımı yalanlayacak türden bir örnektir.bilirsiniz dizinin başlangıç kısmı her daim birbirinden faklı olmuştur. Bart'ın ders tahtasına yazdıkları ve finalde kanepeye oturmaları falan...yüzlerce faklı versiyon.Sanırım bu geçen sezonun açılış videosuydu.Bulmak için epey uğraştım,pazar günü can sıkacak türden ama...


16 Aralık 2013 Pazartesi

Crossroads....(taslakta toz tutmuş yazılardan)



Çayın ucuz olduğu salaş bir mekânda nasılsın, havalar ne soğudu falan faslından sonra, diyelim konuyu sinemaya getirme gafletine düştün, çalçene ben sazı elime alır ve muhtemelen şöyle devam ederdim: Baba onu bırak ta geçen… opss! Dur yahu neden erkek oluyorsun ki, hoş bir hatunsun sen. Evet devam… Kızım onu bırak ta geçen şu Azeri kanallarında dolaşıyordum gene… Malum bizim ulusal kanallarımızda şu sigaraya alkole buz falan konması, ufacık bir öpücüğün dahi makaslanması gına getirdi. Ya inanır mısın geçen mesela Meg Ryan’ın Billy Crystal ile oynadığı When Harry met sally filmini bilirsin. ( bilmiyorum diyorsun ama ne gam, başladım bir kere anlatmaya) Bilmiyor musun? İzlemelisin. Neyse işte o filmin en can alıcı hatta sinema tarihine kazınmış sahnesini kesiverdi cnbc-e. (ne sahnesi diye sormuyorsun, olsun devam ) yahu işte Meg yani sally bir kafeteryada kahvesini yudumlarken Harry’ye siz kadınların çok rahat orgazm taklidi yapabileceğini ve bizim anlayamayacağımızı söyler. Ve ardından birden orgazm taklidi yapmaya başlar, tüm kafe inler falan. İnan tahrik edici falan olmasının aksine müthiş komik bir sekanstır. Finalde yan masalardan yaşlı bir kadın garsonu çağırıp “ o kadın ne içiyorsa bana da ondan getirin” der. Düşünsene şimdi bu filmi o gün ilk izleyen birisi bu sahneden bihaber olacak. Böyle bi oto sansür, çok yazık.  Bu arada Nora Ephron'a selam olsun,tanıyorsun.                                                                
         

Neyse yahu ne diyordum ben en başında… Ah! İşte şu Azeri kanalında son anda ne göreyim elinde gitar tutan bir genç ve yaşlı bir zenci gün batımına doğru ilerliyor. Ve pat! The end. Kötüsü jenerikte akmadı. Yıllar önce küçücük bir veletken izlediğim ve yıllardır izini sürdüğüm filmdi bu. Hani bir oyuncusunu, yönetmeni falan anımsasam bulurdum şimdiye dek. Neyse şok olmakla beraber Allah'tan çocuğun kim olduğunu görebildim. Ralph Macchio. Şu bizim karate kid’miş meğerse.Demek karate,hırgürden sanata yönelmiş velet. Filmse Crossroads. Kızım izlemelisin, gitara blues’a gönül vermiş bir gencin öyküsü, bir yol hikâyesi aynı zamanda.


Hele finalde ünlü virtüöz Steve Vai ile kapışma sahnesi yok mu...


 Off! İlk o zaman duymuştum gitardan böyle tınılar yükselebileceğini. O yaşlarda Bob Dylan’ın hikâyesi sanmıştım. O yaşta Bob Dylan’ı tanıyor muymuşum? Bob Dylan dedim de, geçen bloglarda biri… blog yazıyorum ben. Paris, Edith Piaf falan derken konuyu Marion Cotillardon’ın canlandırdığı filme getirdiler. Hep derim Cotillard tamam iyi oyuncu, Piaf’ı oynadı. Kidman Wirginia Woolf’u, Salma Hayek Frida’yı falan. Kızım iyide Cate Blanchett Bob Dylan’ı oynadı beyaa, ne diyorsunuz Allah aşkına. Evet, bazen beya diyorum ne yapalım, üj bejim biliyorsun. Çok mu konuştum ben? (……..)                                                                                                                                                                                                                                                                            

Neyse onu bırak ta… Hatta sanırım iki üç yıl önce Oscar töreninde bir herif sahnede adayları tanıtırken,arkasında film sahneleri de dönüyordu. O yıl bir köpeğin başrolü oynadığı bir film de vardı. Herif Bob Dylan’ında ki başarısına atıf yapmak için şöyle bir espri patlatmıştı: “Bir an köpeği Kate Blanch’in canlandırdığını sandımJ”  hiç unutmam bir defasında da Blake Edwards sahneye yaşam boyu onur ödülü almak için şu son model tekerlekli sandalyelerden biriyle çıktı. Ve tam ödülü kucakladığı anda sandalyenin motoru hızlandı ve son sürat dekora tosladı. Ya gülmekten ölmüştük. Ne hoş göndermeydi. Blake be! Hani şu pembe panterleri, gene Peter Sellers’in Parti’sini falan çeken yönetmen. Durum komedisinin üstadı piri duayeni…Ruhu şad olsun, müthiş bir finaldi.


Bende yakında bloğumda bahsedeceğim bunlardan. Şu dizi furyasından da. Giderek çıta düşmüyor mu sence de. Duyuyorum geym of tronslar, wempayr dayeriler  falan. Geçen şöyle bi baktım, hepsinin yegâne özelliği erotizmin sınırlarını zorluyor oluşu. Seks her zaman satar doğru, hatta edebiyata bile sirayet etmeye başladı. Grinin elli tonu falan bunun kanıtı.Benim blogda bile en çok okunan yazılar arasında içinde seks sözcüğü geçiyor diye Woody’nin bir filmi en çok tıklanan ikinci yazı oldu J Bir de netten falan izliyorlarmış paket halinde, yuh be.  Bir ara Amerika’nın ekonomik krizini konu almışlardı en azından. Hung geçim sıkıntısı çeken bir öğretmenin ek iş jigololuğa başlamasını. Shameless adı üzerinde, koca bir ailenin dağılmamak adına ahlaksız her türlü işi yapmasını. Bored the death başarısız bir yazarın arta kalan zamanlarında dedektifliğe soyunuşunu anlatıyordu. Bu müthiş komikti yalnız. İt’s always sunny in philedelphia’ya yakın absürt bir mizah anlayışı vardı. Ama şimdilerde gördüğüm şu flight of the concords adlı dizi muhteşem. Suny filedelfiya kadar absürt, family guy kadar rahatsız edici ve kışkırtıcı. Hem ayrıca müzikal. Geçen bölümde, çocuk müzikten umudu kesip caddede canlı tabela işine girişiyor. İş arkadaşı kıza şöyle bir şarkı döşeniyor : lanet olsun çok güzel bir kadın. Acaba bunu ona söylesem bu beni cinsiyet ayrımcısı yapar mı? Lanet olsun o kadar güzelsin ki beni cinsiyet ayrımcısı yapıyorsun. Diye gidiyor işte J Ah! Bak beatiful tango çalmaya başladı.Ne? Çayım mı soğudu, bakayım… puuhhhh!


Gelecek program: Miligram deneyi ve otoriteye itaat ya da simpson- south park ve family guy...Ya da alakasız bir şey:)



8 Aralık 2013 Pazar

başlıksız

 Sartre- Bulantı

Susuyorum, zorla gülümsüyorum. Garson kız üzerinde tebeşir rengi bir camambert peyniri bulunan tabağı önüme koyuyor. Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir tiksinti kaplıyor. Ne işim var burada? Ne diye kalkıp hümanizm üzerine konuştum? Bu insanlar niçin burada? Neden yemek yiyorlar? Onların, var olduklarını bilmedikleri besbelli. Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım neşeli bir yere… Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.
Autodidacte yumuşadı. Daha fazla karşı koyacağımdan korkmuştu. Söylediklerim hepsine bir çizgi çekmek istiyor. Sır vermiyormuş gibi bir halle eğiliyor:
“ aslında sizde onları seviyorsunuz efendim. Benim gibi sizde seviyorsunuz, ayrılığımız yalnız sözcüklerde.”
Konuşamıyorum, başımı eğiyorum. Autodidacte’ın yüzü neredeyse yanağıma değecek. Ukalaca gülümsüyor. Karabasanlarda olduğu gibi ta burnumun dibinde. Yutmaya karar vermediğim bir lokmayı güçlükle çiğneyip duruyorum. İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar hayran duyulacak yaratıklardır. İçimi bir bulantı kaplıyor.
Yaman bir bunalım. Tepeden tırnağa sarsıyor beni. Bir saatten beri geldiğini görüyordum, ama bunu söylemek istemiyordum kendime. Ağzımdaki şu peynir tadı… Autodidacte çene çalıp duruyor, sesi tatlı bir vızıltı gibi geliyor. Ama neden söz ettiğini hiç mi hiç anlamıyorum. Başımı sallayıp duruyorum.
“… eski Roma’nın değil mi efendim?”
Autodida sanırım bir şey soruyor. Ona dönüp gülümsüyorum. Ne oldu? Nesi var? İskemlenin üstünde niçin dertop oldu? Demek, başkalarını korkutuyorum artık. Sonunda bu olacaktı zaten. Ama önemli değil. Korkmakta pek haksız değiller. Aklıma esen her şeyi yapabileceğimi hissediyorum. Söz gelimi şu peynir bıçağını Autodidacte’ın gözüne sokabilirim. Ondan sonra, buradakiler beni ayaklarının altına alıp tekmeyle dişlerimi kırabilirler. Ama beni alıkoyan bu değil, şu peynirin tadı yerine ağzımda bir kan tadı duysam da fark etmez benim için. Bir harekette bulunsam, gereksiz bir olayın çıkmasına neden olacağım, işte o durduruyor beni. Autodidacte’ın haykırışı da, yanağından akacak kanda, şuradakilerin yerinden fırlayışı da fazlalık olacak. Böyle fazladan var olup giden bir yığın şey var.
Hepsi bana bakıyor. Gençliğin ilk temsilcisi, o tatlı konuşmalarını yarıda bıraktılar.
Ayağa kalkıyorum, çevremde her şey dönüyor. Autodidacte çıkarmayacağım o iri gözleriyle bakıyor bana.
“ gidiyor musunuz yoksa?” diye mırıldanıyor.
“biraz yorgunum davetiniz için çok teşekkür ederim. Hoşça kalın.”
Ayrılırken bıçağı sol elimde tutmuş olduğumu fark ediyorum. Tabağımın üzerine atıyorum; tabak tınlamaya başlıyor. Kimse çıt çıkarmıyor, salonu geçiyorum. Yemeklerini bırakmışlar bana bakıyorlar, iştahları kesildi.
Yine de belleklerine iyice kazınsın diye çıkmadan önce geriye dönüp yüzümü gösteriyorum onlara.
“hoşça kalın.”
Yanıt vermiyorlar. Çıkıyorum. Yanaklarına renk gelir şimdi, hemen çene çalmaya başlar.
Nereye gideceğimi bilmiyorum; kartondan yapılmış aşçının yanında dikilip duruyorum. Camın öte tarafından bana baktıklarını görmek için dönmem gerekli değil. Şaşkınlık ve tiksintiyle gözlerler şimdi beni; kendileri gibi bir kimse, bir insan olduğumu düşünüyorlardı, ama onları aldattım ben. Bir adam görünüşünü ansızın kaybettim.
(…)


Önceleri okuduğum kitaplarda kelimelerin altını çizmek gibi bir alışkanlığım yoktu. Zira okuduktan sonra geri dönüp bakacağımı hiç düşünmezdim. Ayrıca ardımdan okuyacak olası bir kişiyi o kelimelere odaklamak… Herkesin önemseyeceği şeyler farklıdır. Bunu engellemek istemezdim doğrusu. İşte bu blogla beraber sizle paylaşmak adına altını çizer oldum kelimelerin. Ancak bu kitap işte bu blogdan çok önce okuduğum bir eser. Yani çizili bir yeri yok, öyle rastgele bir sayfa açıp yazmaya başladım. Beni buna ne etti, neden kitaplıktaki yerinden çıkardım. Hiçbir fikrim yok. Üstelik günlerdir ders çalışırken, kalın kalın kitaplarla uğraşa dururken. Özetle: Sartre amca candır, okuyalım okutalım :)

Avangart

Bu programın hastasıyım. Keşfedeli çok değil birkaç ay oldu. Ne zamandır bahsetmek istiyorum fakat inanması güç, üzerine internette ne bir foto ne de bir yazı bulabildim. Hayır, saat kaçta ve haftanın hangi günü yayınlandığını da bilmiyordum. Gecenin bir vakti rast geliyordum işte. Dedim madem bir fotosu dahi yok, bekle Levent. Gecenin en karanlık zamanında çıkıverir karşına. Ve işte sabaha karşı 04.10’da danaNanaNn! Program başladı. Efendim bir müzik programı Avangart ve şu aşağıdaki iki abi başrollerde. Uzun saçlısı modaretör kır saçlısı ise sanırım bir gazeteci. Hani koca programda hepi topu dört beş şarkı anca çalıyor. Geriye kalan kısım, bu iki abinin tatlı Kıbrıs lehçeli sohbetleriyle dolu. Ağırlık müzik olmakla beraber, sohbet hayli renkli, bazen yavru vatanın sosyoekonomik problemlerinden, bazen hollywood’tan, bazen Ali abinin gazetecilik anılarından, bazense sadece geçmişten bahsediyorlar :)

Televizyon dünyası hep böyle olmuştur. Eskiden de en güzel filmler, programlar gecenin köründe yayınlanırdı. Hani hoşuma da giderdi. Çünkü genel izleyicinin beğenmeyeceğini düşündükleri, yüksek kültüre hitap eden azınlığa ayrılan saatlerdi bunlar bence. Artık bu da yok, günün tekrarlarıyla dolu, sabaha karşı öğle kuşağının tekrarları dönüp duruyor ekran. Neyse efenim, az önce haklarında ufacık bir yazıya ulaştım. Program BRT1’de Çarşamba ve Cuma günleri primetime’da yayınlanıyormuş. Bir de işte fotosunu çektiğim gibi değişik günlerde sabaha karşı tekrarları var. Dinleyecekleriniz yaklaşık şöyle şeyler:
bill withers - ain't no sunshine
sting- fragile
rod stewart - sailing
mick jagger angie
Not: tv2 'pazar akşamlarını Woody allen filmlerine ayırmış :) İlgililere duyurulur. Şu gereksiz makaslamalar olmasa daha bir izlenir olur ya. Bunla alakalı uzunca bir yazımda duruyor taslaklarda lakin son zamanlarda fazla tv'den bahseder oldum sanki. Hem bu sancılı günlerde gereksiz laf kalabalığı yapmak istemem. nokta.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Orson Welles,Hemingway’i döverdi.

Gece 02.30 ders çalışmaya kendimi fazlaca kaptırdığım günlerden biri. Üstelik felsefe dersi, her zaman boğuştuğum varoluş problemi üzerine çalışıyor olmak. Heideger’ler Sartre’lar… Of! başım zonkluyor. Otuzundan sonra okuma aşkı depreşince böyle oluyor işte. Nihayet yatma vakti, ulan hadi bi televizyona bakayım diyorum yatmadan evvel. Ve ne göreyim ilerleyen yaşına rağmen hâlâ güzelliğini muhafaza eden Nicole Kidman. El mecbur biraz bakmalıyım, yanında iri kıyım bir adam üstü başı kan içinde, “Hem” falan diye çağırıyorlar. Yoksa Hemingway’mi? (Tesadüfe bak,geçen bahsetmiştim bu blogda.)Yanılmıyorum ta kendisi, av meraklısı maceraperest bir adam olduğunu biliyordum, yazdıklarının ise birçoğunun kendi hayatıyla örtüştüğünü. Tecrübe etmediği hiçbir şeyi yazmamıştır kanımca. Kafamda oluşturduğum tasviri ile birebir uyuşturmayı başarmış Philip Kaufman. Zaten “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” filminde beni kendine hayran bırakmıştı. Bir romanın sinemaya uyarlanışı zordur. Asla, önceden kitabı okuyanları memnun edemez insan. Lakin Kaufman, Kundera’nın romanını öyle kusursuz perdeye aktarmıştı ki… Neyse, şimdi Kidman’ın güzelliğinin yanında Hemingway’ı biraz daha tanımak adına filmi sonuna dek izlemeye karar veriyorum. Yalnız parantez açalım Kidman’ın sadece duru güzelliği değil, oyunculuğu da kusursuzdur benim için. Hatta hitchcock dönemine yetişseydi bence kesin vazgeçilmez oyuncusu olurdu. Vertigo’dan KimNovak, psycho’dan Janet Leigh’e bakın. Soğuk asil sert mizaçlı sarışınlar hitchcock’un hep tercihi olmuştur. Bu arada egzistans yani varoluş J filminden anımsayacağınızı sandığım Jennifer Jason Leigh’in sanırım annesidir. Biz filme dönelim.

Bir yazarın özel hayatını bilmek ya da birebir tanışma fırsatı bulmak çoğu zaman hüsrana uğratır okuyucusunu. Çünkü asla kondurduğunuz kişi olmadığını üzülerek öğrenirsiniz. Ayrıca gereksizdir de kanımca. Filmi izlerken Hemingway’ın maceracı ruhunun, bencil küstah maço tavırlarının altının çizileceğini biliyordum, önceden biyografisini okumuştum zira ve yanılmadım. Çok rahatsız olduğum av merakı ise fazlasıyla irdelenmişti. Birkaç evlilik yaptığını da biliyordum. Sanırım Kidman’da bu kadınlardan birini canlandıracaktı.Martha Ellis Gellhorn. Filmde bu kadına eşit ağırlıkta yer veriliyordu. Zaten bugün imdb’den filmin adının Hemingway& Gellhorn olduğunu öğrendim. Gellhorn Hem’in üçüncü karısı ve onu tek terk eden aşkı. Alelade bir kadın değil Gellhorn. Dünyanın ilk kadın savaş muhabiri. Filmde Hem ile tanıştıktan sonra onla birlikte İspanya’da yaşanan iç savaşa tanıklık etmek için savaş muhabiri kılıfına bürünerek bu işe koyuluyor. Hemingway, bu yolculuğa bir belgesel çekmek için çıkar. Zira ilk mesleği gazeteciliktir ayrıca Kızılhaç’ta ambulans şoförü olarak çalışmış bu görevi esnasında ağır yaralanmıştır. Filmde sadece bundan sözlü olarak bahsediyor, belki kaçırdığım ilk birkaç dakikası böyle başlamıştır. General Franco’nun faşist düzenine karşı çıkanların cephesinde savaşa bizzat katılırda Hemingway. Gellhorn’da onla beraber cephededir. İspanya’ya ilk vardıklarında bir sinema afişinde ünlü “Silahlara Veda” adlı romanının film afişini görürler. Hem, bu esnada tüm dünyada tanınmış saygın bir yazardır yani. Neyse efenim Gellhorn film boyunca anlatıcıdır zira hayatının son demlerinde bir röportaj vermektedir. Savaşın soğuk acımasız yüzünü ve Hemingway’i onun gözünden görürüz. İspanya’dan ayrıldıktan hemen sonra evlenirler. Öncesinde kafamı attıran bir sahne var sayın okur. Hani bunlar döndüler ya, çektikleri belgeseli montajlarken bizim Hem amca belgeseli seslendiren adamın ağdalı bir üslup kullandığını düşünerek yaka paça fırlatır. Arada Orson morson falan diyor. Ulan acaba dedim? Evet, silkelediği Orson Wells üstattan başkası değilmiş. Ya Gellhorn abla buna şahit olmuşta ne bileyim. Hem amcaaa, vallah Orson abi seni dümdüz ederdi bence. Senden daha iri kıyım olduğu da su götürmez bir gerçek. Ayrıca koskoca Welles’i ikna etmişsin yakıştı mı sana. Ardından geçip seslendirmeyi de kendi yapar. Gellhorn’un bir toplantı salonunda yaptığı konuşmada ondan çok alkış almasına da bozulur falan. Zaten Orson Welles giderken diyor ki : “ seni gidi getirildiği yeri hak etmeyen narsis herif”  Sonrasında Gellhorn ile evlenirler. Ona öyle âşık olur ki ünlü romanı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” eserini bu dönemde verir ve Gellhorn’a ithaf eder. Zaten bilindik yazar profilinin çok dışında kalan Hem, öğrendim ki yazılarını ayakta dimdik yazıyormuş. Hani amuda kalkıp yazsa gene şaşırmazdım J Sonraları Gellhorn’un meslek haline getirdiği savaş muhabirliği sebebiyle onla başta Çin olmak üzere birçok yere birlikte giderler. Çünkü evde onsuz geçen zaman, bir bakıma Hem için kupkuru ve anlamsızdır. Gellhorn zamanla çok ünlü bir savaş muhabiri olup çıkar. Bir gün belki bunu hazmedemeyen Hemingway çalıştığı dergideki işini (sanırım Colier) ondan alır. Bu bardağı taşıran son damladır Gellhorn için. Tanıdığı adamın maço yüzü, nobran tavırları iyice ayyuka çıkmıştır. Gene de hemşireleri taşıyan bir sıhhiye gemisine kaçak binerek savaşı ilk aktaran kalem olmayı başarır Gellhorn. Nihayetinde boşanırlar. Gellhorn hayatını savaştan savaşa dolaşıp muhabirlik yaparak geçirir. Hemingway ise başka bir kadınla yaşamaya başlar, filmde gösterilmiyor ama sanırım bu kadınla dördüncü evliliğini yapar. Çok sonra en büyük eseri, geçen yazımda bahsettiğim, Pulitzer ödüllü “İhtiyar Adam ve Deniz”i kaleme alır. Kendi yaşamından izler taşıyan bu romanında, hayli yaşlanmasına rağmen sandalıyla uzağa açılan balıkçının devasa bir balık ile mücadelesini konu alır. Sonunda balıktan geriye bir şey kalmaması çok şey anlatmaktadır.

Gellhorn ile Çin'de
Böylesi renkli bir hayat yaşayan Hem, belki yaşlılığın verdiği imkânsızlıklardan, belki de unutamadığı aşkı Gellhorn yüzünden 62 yaşında evinde av tüfeği ile kendini vurarak hayatına son verir. Kim bilir birçok avında masum hayvanları zevk için öldürdüğü tüfektir belki bu. Filmde geçen hoş repliklerde vardı fakat tam olarak aklımda değil. Yine filmde aktarılmayan ama az bir şey araştırma yapınca gördüğüm, Gellhorn’da tıpkı Hemingway gibi 89 yaşında aşırı doz ilaç kullanarak yaşamını sonlandırmış.

Ben filmi ne yalan söyleyim sevdim, aksi olsa yazmadım zaten. Ama okuduğum eleştirilerin çoğu olumsuz. İMDB 6.2 puan vermiş.(Bende bundan fazla vermezdim, hatta birazdan siteye girip bi 6 puan çakayım J)Kabul konular çabuk işlenmiş, olaylar ve kişiler öyle üstü geçirilerek aktarılmış. Lakin bu denli renkli, macera dolu bir hayatla geçen ömür iki saate nasıl sığsın ki? Ayrıca bir değil iki hayat, Gellhorn’da Hem kadar işlenmiş. Hadi! Hem, Hemingway’in kısaltması anladıkta filmde sıkça Papa diye de sesleniyorlardı. Sebebini bulamadım. Son söz: Bırakın sevdiğiniz yazarlar hayalinizde canlandırdığınız gibi kalsın ;)

Fidel Castro ile Küba'da

Afrika'da avlanırken...

Kerem Görsev’le Jazz
Joy fm’de birkaç ay önce farkına vardığım ama bir şekilde sürekli kaçırdığım eşsiz bir program. Görsev önceleri TRT’de ve sanırım tv8’de de bir süre program yapmıştı. Ama reyting savaşlarının acımasız dünyasında yer bulması neredeyse imkansızdı. Şu an dinlediğim, anladığım kadarıyla 20 kasım’a ait.Demek pzt günleri yayınlanıyor,bunu akla yer etmeli. Yalnız bu programın tekrar olması korkuttu. Programı Mehmet Uluğ’u yâd ederek açtı. Daha önce adını duymamıştım, Babyloon’un kurucusuymuş  Akbank Caz Festival’i gibi önemli festivallere öncülük etmiş. Maalesef bu yakınlarda aramızdan ayrılmış. Mekanı cennet olsun.Sizle  yayında dönen şarkılardan birisini paylaşacaktım ama filmde sıkça İspanya iç savaşında geçen Ay carmela ile noktalamayı uygun buldum. http://www.youtube.com/watch?v=8HFaN1SoD7I