24 Eylül 2014 Çarşamba

midnight in paris


Asla bir kurtarıcı beklemedim zaten yaşadıkları açmaz için bir lider kurtarıcı bekleyen ülkelerin sonu hep hüsran olmuştur gibisinden onlarca yazar, filozofun özdeyişlerini duymuşsunuzdur. Kendime inanırdım, her ne olursa olsun yurdum insanına. Ama şimdi… Hal böyle iken yazmakta istemiyor insan. Neyse umarım her şey düzelir, lakin ben uzak diyarların hesabını yapmaya başladım bile. Avrupa hep çekici gelmiştir üst üste iki Woody Allen filmi izledim. Roma’ya Sevgilerle ve Paris’te Gece yarısı.

Rome with love. Roma harika bir yer, sadece kamera şehrin sokaklarında bile dolaşsa sıkılmadan filmi izlerdim. Ancak ne yazık ki film için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Üzgünüm Woody bu sefer olmamış. Öyle ki filmi pek anımsayamıyorum bile. Sağlam bir medya eleştirisi vardı Roberto benigni’nin performansıyla süslediği, onu anımsıyorum. Gene nasıl bir hatundur ki hayat kadını rolündeki Penelope Cruz neredeyse Roma’dan daha ihtişamlıydı, şüphesiz filmi katlanır kılan önemli faktörlerden biriydi. Hemcinsleri için bile aynı etkiyi yarattığına eminim. sonuçta ustanın elinden çıkma, üstelik kendisi de oynuyor. Yani izleyin :)


Gelelim ikinci filmimize. Bu zamana dek izlemediğime öyle hayıflandım ki. Bir edebiyatsever sanatsever için Paris’te gece yarısını izlemekten daha büyük mutluluk olamaz sanırım. Kahramanımız Gil geçmişe tutkuyla bağlı ve Paris aşık bir melankoliktir. Nişanlısıyla tatile geldiği bu şehirde her nasılsa geceleri geçmişe yolculuk yapmanın bir yolunu bulur. Belki de hepsi konu sıkıntısı çeken bir yazarın sanrılarıdır kim bilir. Bir asır öncesinin paris’inde ilk önce Scott Fitzgerald ile karşılaşır. Ardından Hemingway’inden tutunda Picasso’suna T.S Eliot’tan Dali’ye kadar bir dünya yazar ressam yönetmen falanla tanışır. Onlarla sohbet eder partilere katılır, hatta yazmakta olduğu kitabını kritik etmelerini sağlar. Bu gece yolculukları zaten pek anlaşamadıkları nişanlısıyla arasının açılmasına da sebep olacaktır. Paris harika bir şehir woody bunu daha da taçlandırmış. Bu film hakkında çok daha uzun yazmayı istedim ama böyle oldu işte :) Bir arada vicky christina Barcelona’dan bahsederim belki. Woody avrupayı gez dolaş iyi oluyor.Zaten senin esas izleyicilerin, hemşerilerinin aksine bizler değil miydik hep ?
Ah!unutmadan Owen Wilson bir harikaydı. Bence woody gönül rahatlığıyla kendisinin yerine onu oynatabilir.Tanrım konuşma üslubu bile Woody ile neredeyse birebirdi.

29 Ağustos 2014 Cuma

tavşanı takip et !


Çok sevdiğim ablam arkadaşım feysbukta Nietzsche’nin şu sözünü paylaşmış : "Ruhunda sükûnete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar, inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar, iç huzurundan feragat edip, yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar."

Kendimi bildim bileli şu iç huzurundan feragat edenlerdim ama artık çok yorucu olmaya başladı. Akıl ve ruh sağlığım ciddi anlamda bozuldu. Bilmek ne işe yarar ki bir şey yapamayınca insan. Matrix filmini hatırlarsınız oradaki kel kafalı karakter artık gerçeklikten sıkılır bu yükü kaldıramaz ve ajanların onu tekrar o sanal dünyanın hüküm sürdüğü fanusa sokmaları için dostlarına ihanet eder. O adama asla kızmadım biliyor musunuz, tercih meselesiydi zira ve o bu sanal mutluluğu tercih etti.

Hayır, yanlış anlamayın ona özendiğim yok lakin sürekli gerçekliğin içinde olmak… Arada o fanusa girmeli insan, birkaç doz almalı diye düşünüyorum. Son zamanlarda demet akalın hande yener falan dinlemeye başladım, haydi eller havaya moduna girmeye çabalıyor, astalavista bebeğim naraları atıyorum. Geceleri uyuklamaya yakın vakitlerde ise genç tv’yi açıp hot video klipler eşliğinde uykuya dalmaya çalışıyorum. O twerking yapan hatunların popoları insanı bir zaman sonra paralize etmiyor değil doğrusu. Hatta yeni yayın sezonu açılsın birkaç diziye de başlamalı.
Yine geçen Stanley Miligram’ın otoriteye itaat deneyinden açıldı mevzu. Aynı değil ama benzer The Experiment filminden de bahsedince bu da bir şey mi, bizim son 10-12 yıldır yaşadıklarımız yanında vız gelir dendi. Gerçekten, Tanrım bizi neyle sınıyorsun?





23 Ağustos 2014 Cumartesi

22 Ağustos 2014 Cuma

bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye ?

Düşünüyorum.
Acaba neden sonra hayal kurmayı bıraktım?
Gerçek bir kahkaha atmayalı ne kadar oldu?
 Aşk denilen şeyden neden sonra korkmaya başladım?
Yemek yemek denilen eylem kaç zamandır bir işkence oldu?
Dua etmeyi neden terk ettim, tanrıyla aram neden sonra limoni olmaya başladı?
 Çizmekten neden nefret eder oldum ve en son ne zaman çizdim?
En son ne zaman güzel bir rüya gördüm?
Yurdum insanına inancımı neden sonra yitirdim?
 Neden sonra en çok gelecekten korkar oldum?
 Gözlerimdeki ışık ne zaman söndü ya da hiç olmuş muydu?
Yaşama sevincimi ne zaman yitirdim?
Neden sonra kanıksar oldum ölümleri?
 Yeni yerleri keşfetme arzum ne zaman yitti?
 Varoluşumun ağırlığı ne zamandır omuzlarım da?
Ne zamandır insanoğlunun elinden çıkma hiçbir melanet şaşırtmıyor beni?
Nedendir anlatmaktan da dinlemekten de yorulur oldum ?
Boğaza karşı rakı içmeyeli,efkarlanıp nara atmayalı ne kadar oldu?

Gözlerimi kapayıp İstanbul’u dinlemeyeli…?


3 Ağustos 2014 Pazar

yar saçların lüle lüle...


Birazdan sokağın sonundaki berbere gidip saçımı kestireceğim. Bu sefer kesin kararlıyım. Yeter artık tam on yedi yıl oldu. Zaman zaman uçlarından kestirmesem rahat kıçıma kadar ulaşmışlardı. Hoş, şimdide kıçıma yakın sayılır ya. Yeter artık derken sanmayın ki bıktım sıkıldım. Toplumsal baskıya ancak bu kadar dayanabildim, arkadan bakıp gülmelere, ibne,ateist,satanist,keş gibi yaftalamalara. Belki de en az bin kez, sakalı göbeğine uzanmış “hacı hoca” takımı yolumu kesip dini vaazlar kestiler. Ulan dinsiz biri olduğumu nereden çıkarıyorsun, dini benden çok bildiğine,benden daha inançlı biri olduğuna nasıl bu kadar eminsin. Asıl önemli olan sana ne be mübarek. Ya bana arkamdan ibne diye fısıldayan sen, o pos bıyığın maço tavırlarınla bir şeyleri saklamaya çalışıyor olmayasın sakın. Gözlerimin altındaki morluklar ise kansızlıktan dangalaklar,bağımlısı olduğum tek şey sigara.Neyse, bunlardan kurtulmak adına değil de en asıl sebep bir işe girebilmek için kestireceğim saçları. Almıyorlar aga işe, almıyorlar işte. Kaç yıldır işsiz olduğumu yazsam inanmazsınız. Cebimde yıllardır bozuk parayla dolaşmaktan, bir sigara için ana babanın eline bakmaktan bıktım artık. He! azcıkta sıkılmış olabilirim. Neyse ki saçlarımı kesince alttan gene yakışıklı bir adam çıkacağını biliyorum da rahatım. Nedense son bir sigara içme ihtiyacı hissettim tam bu noktada. Kalbim delice çarpmaya başladı. Bana şans dileyin bye bye…
1 ağustos 2014
Bugün:
Yanılmışım saçları kesince bombok bir adama döndüm. En çok şaşırtan ise kes kes diye tutturanlar şimdi “ah neden kestirdin ki,neyse iyi olmuş” diyorlar. Uzun saçlı erkekler beni anlayacaktır. Dışarı çıktığınız zaman yaşadığınız şehir İstanbul bile olsa yukarıda bahsettiğim tüm olumsuzlukların yanında iyi yanları da vardır,sonrasında bundan keyif aldığınız. Evvela bir ünlü gibi hissedersiniz kendinizi sokakta metroda tüm gözler sizdedir. Erkeği kadını size bakar,hatta kedi köpişler bile. Bazen dayanamayıp ardınızdan bile devam ederler bakmaya. Kah dalga geçmek olsun, kah küfretmek için, kah hasetten. Kadınları ise asla çözemedim. Beğendiklerinden mi bakarlardı,şaşırdıkları için mi ? en saçma soruları ise “ya nasıl katlanıyorsun o saçlara,nasıl bakımını yapıyorsun,sıkılmadın mı ? yahu kızlar siz yapmayın bari,ya siz nasıl katlanıyorsunuz,uzatma zorunluluğunuz yok ya diyince de “ ah ben kızım diyorlardı. Erkekler ekstra olarak hacı kaç sene sürdü bunları uzatman ? N’apcan baba? Yahu bir keresinde abi o küpeyi kaç zamandır takıyorsun diye soran bile oldu. Neyse diğer avantajlarından birisi herkes gitar çalabildiğinizi düşünür. Saygın bir üniversiteden mezunsunuzdur. Teknolojiden,hele bilgisayardan kesin anlarsınız. Tekno marketlere gitmeyim,satıcı yok bilmem kaç çekirdekli bilmem kaç cigabayt anlatıp duruyor. Sanki zor bir sınav veriyor gibi. Halbuki hiçbirini anlamıyorum, mm diyip kafa salladıkça daha bir çoşuyor. Üstelik müşteri ben bile değilim yanımdaki göbekli,ki asıl kurdu odur işin. Ben genelde diyelim bir laptop alıcam (nerdee para)tek bildiğim şu. Ne en pahalısı ne en ucuzu orta fiyat olanı alıp çıkarım. Pahalısı ihtiyacımdan fazlasıdır muhakkak,çok ucuz olan ise dandiktir vs.öf! sıkıldım gene. Bugünlerde ne okuyor ne yazabiliyorum.sıcaktan sanırım. Daha iki gün oldu ama kızların ilgilerini kesmesi fena kodu be. Kaç gündür markette bana yazılan kız bugün beni tanıyamadı be. Aga tek iyi yanı enseye rüzgar vuruyor başka bi numarası yokmuş.Allahtan çabuk uzayan saçlarım var.kabaca bir tahminle şubat ayında bağlanacak boya gelirler diye düşünüyor,iyi geceler diliyorum.

22 Temmuz 2014 Salı

Di’li geçmiş zamanın delisi


Düşündüklerimi yazabilmeyi çok isterdim, söyleyebilmeyi, en önemlisi ise yapabilmeyi. Aynı gibi görünse de aslında birbirinden oldukça farklı şeyler bu üçü. Pek olmasa da bazen, bazen… Bazen ağzımdan çıkanları öncesinde düşünebilmeyi…
Aslında düşünüyorum da en çok rahatsız eden eyleme geçtiğim hemen hiçbir şeyi birden yapamamak. Kılı kırk yararak, sık gözlü bir süzgeçten geçirmeden asla eyleme geçemiyorum. Ne çok şeyi ıskaladım bunun için, ağız tadıyla bir pişmanlık bile yaşayamadım ve yıllar sonra en büyük pişmanlığım olup çıktı bu durum. Düşünceler, düşünceler, düşünceler… Kafa da bir milyon tane senaryo kurgulamak ve hemen hepsi mutsuz sonlu. Bir süre sonra akıl sağlığını bile sekteye uğratıyor bu halet-i ruhiye. Nedense aklıma Mr. Nobody filmi geldi gene, neden gelmesin ki. Bir yaprağa üfleyip akışına bıraksana yahu levo. Düşündükleri düşünmenin ötesine geçemiyorsa düşünmeyi bırakmalı mı insan? “yağmur bulutu unutunca, dalında gülü kurutunca, yar benden utanınca, düşündüm düşümden ayrı kaldım.” Bir alakası olmasa da akla düşen bu şarkıyı iliştiriverdik sayın okur. Okur dedim de, okuyanda kalmadı sanırım, demek doğru yolu bulduk gene. Geceyse şayet şimdi olduğu gibi ve radyo 3 açıksa ve de klasik müzik çalıyorsa saçmalamakta sınır tanımıyorum; bunu anladım. Bu arada tıpış tıpış sandığa gidip bana dayatılan adaya oyumu vereceğim. Giydiğimiz kottan, dinlediğimiz müziğe izlediğimiz filme kadar bize dayatılan o kadar çok şey var ki çoğunun farkında bile olmadığımız n’olacak ki sanki… “Three days of the condor” yıllardır adını anımsayamadığım için bir türlü izleyemiyordum. Tv8’de güzel bir sinema programı var keşke adını bilsem yazardım buraya, izleyin o programı çok kaliteli, sayesinde kavuştum bu filme. Ulusal Kanal reklam arası zaplarımda rastladığım ender güzel programlardan biri. Of! Sıkıldım işte, yazıya devam etmek laf kalabalığından öteye geçmez gayri. Bence çok anlamlı kısacık bir fıkrayla sonlandırayım. Dursun Temel’e demiş ki: uy Temel ormanın güzelliğini göriymisun? Temel: “Ula ağaçlardan bir şey görünmüyor ki” . Anlamadınız mı? O halde bir daha anlatayım. Dursun Temel’e demiş ki… Şaka şaka. Hadi bye.

Bu arada yarın Amy Winehouse'u kaybedişimizin üçüncü yılı olacak.Tanrı böyle bir sesi bize çok gördü diye düşünüyorum.Bir şarkısıyla yad edelim :