22 Eylül 2016 Perşembe


Vaziyet-i halimiz:

Yaşanmaz bir ülke haline geldik sonunda, örgütlenmiş cehalet bizleri halt etti. Aranızda hala ruh sağlığının yerinde olduğunu iddia eden varsa kendini inkar ediyordur. Beyinlerimizin ırzına geçiliyor ve sakat şeyler doğuyor akabinde. Asla umutsuzluğa mahal yok sakın buna müsaade etmeyin. Ancak gerçekçi olmak gerekirse ülkenin önümüzdeki elli yılı böyle geçecek buna kendinizi hazırlayın. Ama gayretle mücadeleye devam edersek en azından torunlarımız için bir şeyler yapabiliriz. Ve her zaman dediğim gibi en çok siz dişinizi göstermelisiniz hanımlar zira gülümsemenizden şortunuza hamile iken sokakta dolaşmanıza kadar alenen yaşamınıza müdahale ediliyor. Takipçilerimin çoğu kadın olduğu için zaten farkında olduğunuz bu realiteyi bir kez de ben tekrarlamayı uygun gördüm. Hiç düşünmeden bir iki isim sıralayayım bakalım güçlü kadın denilince aklıma kimler geliyor: Jeanne d’Arc, nene hatun, Halide edip Adıvar, Sabiha gökçen, afife jale, simon de beauvoir, duygu Asena, behiçe boran, Türkan saylan, rosa Lüksemburg, frida kahlo, roselouise parks, canım annem ve şimdi aklıma gelmeyen niceleri. Hepinizin en az bu kadınlar kadar cesur ve güçlü olduğunuza kalben inanıyorum.

Benim halet-i ruhiyem:

Üç ay kadar önce geçirdiğim bir iş kazasından dolayı şimdilik tekerlekli sandalye kullanıyorum. Alalı iki ay oldu ama hepi topu iki veya üç kez dışarı çıkabildim. Sebeplerine gelince öncelikle sizi dolaştıracak birini bulamıyorsunuz. Diyelim buldunuz bu sefer kaldırımların rampalarına park etmiş arabalar ( kaldırıma çıkanlarda var)önünüzü kesiyor. Caddenin karşısına geçicem diyelim bir araba durmaz mı yahu. Gene sağ olsun kadın şoförler daha hassas bu konuda. Sıra geldi asansöre, yakındaki avm sadece iki kat ve bir otoparktan ibaret buna rağmen sapasağlam insanlar tembellik edip önünde dakikalarca bekliyor ve inanır mısınız hiçbirinde bana öncelik tanınmadı. Kimisi acımaklı bakıp kendi sağlığı için tanrıya şükredip teselli buluyor. Kimisi itinayla göz temasından kaçınıyor. Beni en rahatsız eden ise diyelim bir cafeye gittim. Az önce sevinçle şakalaşan herkes suskunlaşıp ciddileşiyor. Belki ayıp olur diye düşünüyorlar ama bu özneyi rahatsız ediyor sayın okur. Ve, yahu kimsenin tadını kaçırmayıp evde oturayım noktasına gelebiliyor insan. Kahkaha mı atıyorsunuz ve yanınızdan bir engelli mi geçiyor lütfen devam edin buna oldu mu? Ben Allah’ın izniyle yakında iyileşeceğim ama bu sayede zaten ayırdında olduğum çoğu şeyi daha kanıksamış oldum. Çok sevdiğim bir abim Didim’de yaşıyor birkaç yıldır ve bu konularda hizmet ediyor. Geçen internetten baktım kendisi de dahil olmak üzere belediyenin ileri gelenlerini gün boyu tekerlekli sandalyeyle dolaştırmış. Özellikle meslektaşı olan mimarları. Alkışlıyorum buradan kendini.

Ve anma:


Maalesef geçenlerde iki önemli ismi aramızdan uğurladık ama her ikisi de bıraktıkları eserleri ve duruşlarıyla yaşamaya devam edecekler. Tarihçi yazar Halil İnalcık ve Sanatçı Tarık Akan. Ruhları şad olsun diyorum. Ülkemiz için her açıdan çok zor bir yıl oldu. Sonbaharla durulacak gibi sanki bu gündem yağmuru. Hayatımda ilk kez önümüzdeki yılı iple çeker oldum. Bir dahakine iyi şeyler yazmak ümidiyle sağlıkla ve sevgiyle kalın, hoşça kalın…

16 Eylül 2016 Cuma


Allah biliyor ya biraz bencilim son bir iki aydır. Ne sözümona darbe ne Suriye'ye girişimiz ne ohal'i fırsat bilip çıkarılan kanun hükmünde kararnameler ne de komşumuz Necmettin amcanın ölümü...
Tek düşündüğüm kırılan omurgalarım,kalçam,kolum. Hani unutsam, ansızın sızlayarak hatırlatıyorlar bazen gece yarısı,bazen de sabahın körü. Ama bu sabah çok çaresizler,belki sızlıyorlar ama farketmiyorum bile. Dedim ya biraz bencildim son bir iki aydır ta ki bugüne dek. Usta sanatçı her daim Atatürk'ün devrimlerinin bekçisi olan, Silivri duvarlarını yıkan Dev insan rol modelim Tarık Akan'ı kaybettik. Rahat uyu halkın "uzun adamı" nöbeti devraldık.

15 Eylül 2016 Perşembe


Selam sevgili okur, nasılsın? Ya sen diye soracak olursan işte bildiğiniz gibiyim. Okumayanlar ıskalamıştır tabi. Şu kadarını söyleyeyim şu an klavyenin başında oturup yazıyor oluşum mucize diye nitelenebilir. Altı metreden daracık bir alana düştüm ve hatırı sayılır derecede kemiğim kırıldı.  Neyse Allah’tan her geçen gün lehime işliyor. Bu zaman zarfında yaşanan bazı şeyler çok canımı sıktı biraz bunlara değinmek için bilgisayarın başına geçtim.

( off! tek elle yazmak çok uzun sürecek gibi)

Her sabah sekiz akşam altı çalışan gibi bende zamanın kısıtlığından yakınıyordum. Kitap okuyamayışımı yazıp çizemeyişim falan gibi şeyleri hep buna bağlıyordum. İşte nihayet deli gibi zamanım var, üç aydır raporluyum ve daha çok raporlu kalacağa benziyorum. Bunu fırsata çevirebilirdim, en azından evde yapılabilecek olanları. Peki, ben ne yaptım, belki de şu akıllı telefon elimden bir an olsun düşmedi. Bir garip feysbuğum ve pek uğramadığım instagramım vardı. ( bloggerı yapısı itibariyle hep ayrı tutarım) meğer daha neler varmış neler… En son bir baktım dünden beri periscope denilen şeyde canlı yayın yapıyorum. Ben sohbet etmeyi düşünürken çok affedersiniz “aletini açsana” falan gibi yorumlar yağıyor. Anladım ki ülkemizde bu şekilde kullanılıyor. Bir teşhir almış başını gidiyor adı peniscope olmalıymış bence. Gerçi bu sosyal medyanın tüm mecraları buna hizmet ediyor aslında. Meraklı gençler, azgın tekeler, menopozlu teyzeler ve eşinden mutsuz olan kadın erkekler. İşte an itibariyle telefonumu kapadım. Kendime günde en fazla iki saat internet izni veriyorum, o da olmasa iyi olur ya.

Hiç birinizin bilmediği bir itirafta bulunayım. Sanırım 2005 gibiydi, feysde bir edebiyat grubuna girmiştim.(çok özet geçicem çünkü çok özel ve artık çok komik buluyorum ) henüz interneti kullanmayı bile pek bilmiyordum. Bir hatunla sadece sanalda “sevgili” oldum. Enteresan olan sadece sanalda kalmasına rağmen hayatımın en büyük aşk acısını yaşayarak sonlandı. Uzun zaman beynimi kemirdi. O günden beri buna çok dikkat ederim. Buradaki arkadaşlıkların hep burada kalmasını isterim ve belli bir seviyede. Hatta bir vakit yorum şeysini kapamam bile bu kaygıyla yapılmıştı.

Şu üstteki resim ne alaka diyorsunuzdur. O bir İtalyan Sokağı, kazadan birkaç hafta önce laptopumun duvar kâğıdı yapmıştım; hala da öyle. İtalya’ya gidecektim bu yaz, öyle planlamıştım. Ama çoğunluk “hayat üzerine planlar yaparken başınıza gelen şeydir” John lennon’un dediği gibi. Bu yaz daha birçok planım vardı, işte ilk kez maddi anlamda ufakta olsa bir gücüm vardı, ama yeterli değilmiş demek ki… Gene ironik olan bir şeyi fark ettim. Benim bir bisikletim dahi olmamıştı küçüklüğümde abiminkine kaçamak binerdim. Belki yurtdışı tatiline gitmem ve bir araba alırım diye ikilemdeydim. Kaderin acı cilvesi kendime ilk aldığım taşıt bir tekerlekli sandalye oldu. Meğer ben bu planları yaparken yukarda biri kıs kıs gülümsüyormuş. Yanlış anlamayın hamdolsun rabbime, daha yiyecek yemek içecek suyum varmış. Şimdi gelelim işin özetine:

Yarın sabahtan tezi yok kendime bir çeki düzen veriyorum. Gülümseyerek yataktan kalkıp pencerimi açacak ve günü selamlayacağım eskisi gibi. Güzel bir kahvaltı, ardından vücudumun izin verdiği ölçüde bir sabah sporu. Sonra balkonda kahvemi yudumlayıp günlük gazetemi okuyacağım. Ardından televizyonda sürekli takip ettiğim bir iki programı izleyeceğim. Ekseri siyaset programı ve bilim belgeselleri. Sonra okunmayı ne zamandır bekleyen kitaplarıma yumulucam. Balıklarımla vakit geçiricem ardından. Akşamüzeri gene ufak bir balkon sefası ardından yemek. Sonrası belki biraz internet, hastalığım sebebiyle çokça mail alıyorum dostlardan zira. He bırakın ziyareti bir telefonu bile çok görüyoruz artık milletçe. Sonra 22-24 arası mutlaka daha önceleri bir yerlere not ettiğim filmler izlenecek. Ve yatmaya yakın ya bir şeyler karalarım ya da bir iki şey çizer ve radyomu açıp günümü sonlandırırım. Çok iyi bir program oldu bence. Bunları tatbik edersem sanırım burada yazacak çokça şeyimde olacak gibi. Ha! Unutmadan Youth isimli filmi mutlaka izleyin. Sanırım aynı isimle bir iki film daha var. Bu maykıl keyn , harvi ketıl ve raçhel vayz üçlüsünün olan. Gene söylemeye üzülüyorum ama woody amcanın son filmi cafe de society çok kötü olmuş maalesef. Sevgiyle sağlıcakla kalın bye…

Not:  Alinda eğer bunu okuyorsan bana bir şekilde ulaş ;)

21 Ağustos 2016 Pazar


Edebiyat parçalamak kolay. Daha önceleri yazdığımı sanıyorum ölmeden önce yapmam gerekenler listem yoktu benim. Morgan freeman ve jack nicholson’ın başrolünü paylaştıkları bir film bunun üzerine kurgulanmıştı. Ziyadesiyle akabinde düşünmüş ve şu sonuca varmıştım. Bazı kitaplar vardı okunmayı bekleyen onları okumadan ölmek istemiyordum. Yani öyle sanıyordum; mesela Sartre’ın hürriyetin yolları üçlemesi gibi. Kaza geçireli 41 gün oldu iyileşmekle beraber hala yatağa mahkumum. Düştüğümde ölümle cebelleşirken çok şey düşünüyor insan. Birkaç dakika içinde yüzlerce şey… hatta yere doğru hızla düşerken bile,o birkaç saniye de dahi beyin müthiş çalışıyor.

“ eyvah düşüyorum, n’olacak şimdi,ölecek miyim ? çok yüksek kesin ölücem. Tanrım çok acıyacak,çok acıyacak.şurayı tutabilsem… niye hala düşmedim ? çok uzun sürdü. Çok erken değil mi, tam da her şey rayında giderken. Çok gencim,gençtim. Anneciğim kahrolacak. Özür dilerim anne beni affet…” sonra PAAT! Bir an kısacık bir an ufacık bir acı yok,sadece büyük bir şok. Ardından hala kulaklarımda çınlayan benden çıktığına hala inanamadığım müthiş bir çığlık. Daha detaya girip dramatize etmek istemiyorum durumu. Bağırışlarım kesildiğinde ve evet ölüyorum,buraya kadarmış dediğiniz noktada,tüm hayatını şöyle bir gözden geçiriyor insan. Sonrasında huzura kavuştum,iyi bir insan olarak ömrümü geçirdiğime kani oldum. Sanırım cennete gidecektim kendi terazimde, bu biraz rahatlattı. Sonra kurtarılmayı bekleyen o uzun dakikalarda, pişmanlıklar listesine geldiğinde sıra. Aklıma okunmayı bekleyen kitaplar falan gelmedi hiç. Birkaç aydır hoşlandığım bir hatun vardı, ona neden açılmadım diye çok kızdım kendime. Kimseyi kırmadığımı anladım bu iyiydi, ama beni kıran insanlara bunu bir kez bile dile getirmediğim için çok kızdım. Dostum şu lafın tavrın beni çok üzüyor bir daha yineleme en azından bunu bil. Kırılacaklar diye bunu dile getirememek,ama onlar acımasızca yapıyordu bunu.bunun kendime yaptığım bir haksızlık olduğunu anladığım için üzüldüm aslında. Daha keşfetmem gereken nice yerler kişiler ideler vardı. Yolculuğum daha çok başındaydı, keşke ertelemeseydim bazı şeyleri hiç. Daha görülecek yerler,içilecek şarap, sevişelecek kadınlar ve veriecek davalarım vardı benim.

Missery filmindeki yazar gibiyim bir nevi,yalnız psikopat bir bakıcım eksik. Bu süreci belki yazarak geçirmeli ama acılarla kıvranırken odaklanamıyor insan. Belki bir dürbün alıp arka pencereden karşı apartmanları inceleyip bir cinayet çözeyim diyeceğim ama nerde. Selalar okunuyor insanlar birbirlerini katlediyor alenen sokaklarda. Ben James stewart değilim burası da new york değil bir  Ortadoğu ülkesi maalesef.

İlk kez geleceğe dair planlar kurmaya başlamıştım hayatımda. Bu yaz İtalya’ya tatile gidecektim,dönüşte kendime ufak bir dükkan kiralayacak bir sanat atölyesi kuracaktım. İlk kez belki bunları yapacak maddi gücüm olmuştu ama hayat işte. Olmayınca olmuyor.şimdide iyileşince,koltuk değnekleriyle bile yürüyebildiğim zaman öyle planlarım var ki. Mesela artık İzmir’e kesin gidilecek, İzmir’i görmek bir yana o kadar çok arkadaşım birikti ki orda. Kimi eski tanışlar, kimi de sanalda yazıştığım yeni tanışacaklarım. Ankara’ya ATA’nın ve Banu ablanın ziyaretine mutlaka gidilecek mesela. Çok sevdiğim müthiş insan Fahri dayımın yanına, Vize gidilecek yerler arasında. Dayımı bir gün yazıcam neden müthiş dediğimi anlayacaksınız. Tabi evvela şu hoşlaştığım hatunu mutlaka bir kahve içmeye çağırmalıyım. Henüz adını dahi bilmiyorum ve belki de mizaç olarak hiç tipim değil ama bunu öğrenmenin tek yolu bu di mi  dostlar :) tabi bunların hiç biri kesin değil. Allah nasip ederse diyor ve tek elle yazdığım ve bu şekilde daha fazla durmama kırıklarım müsaade etmediği için yazıyı noktalıyorum. Hoşça ,sağlıkla kalın…

26 Temmuz 2016 Salı


Sol kolda sağlam bir kırık,kalçada sekiz adet,dört beş tane kaburga kırığı ve omuriliğin sinir uçlarında dört adet küçük kırık. Diğer irili ufaklı kesikleri saymıyorum bile.
İş kazası geçirdim 5 metreden 50 santimlik bir boşluğa düştüm. Yaşadığım acıyı anlatmaya cesaretim yok. Düştüğümden yerden iki üç ambulans net olarak 43 dakikada çıkarabildi beni. Ümidim tükenmiş şahadet getirmeye başlamıştım. Son kez annemle konuşup helallik almalı vedalaşmalıydım  ama telefonumu vermek istemedi kimse, oysa son isteğimdi bu.
Dün taburcu oldum. En iyi ihtimal beş altı ay sonra yataktan kalkmam bekleniyor. Şimdilik yatakta sağa dönebilmeye başladım o da sadece birkaç dakika. Anneciğim tekrar altımı bezlemeye başladı 36 yıl sonra. Çok yoruldu,yıldı. Ben kendimden bıkmışken onun bu durumu çok normal. Peiln pembesi buket isimli blog arkadaşım cumaları şükür eder tanrıya. Kalkıp tuvalete gidebiliyorsanız şikayet ettiğiniz her şey boş sayın okur.

80 darbesinde doğan ben ilk ameliyatımdan çıktıktan 30 dakika sonra tekrar bir darbeyle karşılaştım. Dün taburcu oldum sedyeyle beni ambulansa taşımaya başladılar. Ve hastanenin çıkış kapısına geldik.19 gün sonra ilk kez gökyüzünü gördüm,güneş gözümü kamaştırdı 19 gün sonra. Dışarıda hayat vardı arabaların egzos sesleri,soldaki simitçi gevrek bunlar diye bağırıyordu. Birkaç çocuk gördüm kuşları kovalayan. Allahım nasılda unutmuşum bunları, her şey çok tanıdık ama çok eski bir anı gibiydi. Dayanamayıp ağlamaya başladım,ağladım,ağladım… tekrar gökyüzünü görebilmek… derken ambulansa yerleştirdiler ve her kasiste acı çekerek nihayet evime geldim. Bir gün ayağa kalkabilmek ümidiye hepinize MERHABA…

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Arkadaşlar dua edin feci bor kaza geçirdim.sağlam kemiğim kalmadı gibi
 Dualarınıza ihtiyacım var
 Sevgiler
....

26 Haziran 2016 Pazar


Asım baba renktin bu kararmış coğrafyada. Mekanın cennet olsun. Uğurlar ola... Jimi hendrix frank zappa kurt cobain falan cem babayı da al yanına muhabbete bak sen.....

22 Haziran 2016 Çarşamba


Hulki Cevizoğlu: Evet şimdi Maun suresinin mealine gelelim. “Gördün mü o dini yalan sayanlar. İşte o dul ve yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmaya özendirmez o. Lanet olsun o namazlarda dua edenlere ki namazlarında dualarında riyaya saparlar. Gösteriş içindedirler. Ve onlar kul hakkının yerine ulaşmasına zekata iyiliğe engel olurlar...”
Yaşar Nuri Öztürk: Birinci ayette sorduğu sorunun cevabını 7 ayette veriyor. Burada “din günü” diye koyuyor. Allah “din günü” diyecekse derdi. Dinini inkar edenlere mal edecek, geçecek. Manası; kılanlardan bahsediyor sure, nasıl dini inkar edenlere diyecek? Kuran iki türlü dinsizlik ve imansızlık söylüyor. Biri açıkça deklare edilmiş imansızlık. Bir de Maun suresinin deşifre ettiği gibi... Ben inanıyorum diyor o da yetmiyor muntazam namaz kılıyor. Kuran emrettiği namazı kılmayanları lanetlemek değil ,hiçbir yerde tehdit bile etmiyor. Ancak o namazı çıkar ve riya ile kullananları açıkça lanetliyor. “Feveylül lil musallin” ayetini ben mi soktum Kuran’a? “Yok o orda duracak, ama sen onu göremezden geleceksin!..” Yok öyle yağma. O zaman ona mümin demezler... “Tamam da hepsini söylemen şart mı?” diyorlar bana.
ATATÜRK’E SANSÜR MÜ
UYGULAYACAĞIZ?
Hulki Cevizoğlu: Benim daha önce yayınlanan Atatürk’ün sözünü kullandığım bir kitabım var. “Bırakmayı Düşündüm” diye. “Gizli Sözler” adıyla bu aybaşında yeni baskı ile çıkıyor piyasaya. Bu kitabı yazarken, “Tamam ama hepsini yazmanın zamanı mı” diyorlar. Ben de diyorum ki Atatürk’e sansür mü uygulayacağız. Herhangi bir gerçeği dinde olsun, siyasette olsun saklamak ihanet derecesinde kötü bir şey.
Yaşar Nuri Öztürk: Atatürk’le ilgili köşemde yazıyorum... Mustafa Kemal, aynı zamanda teolojik bir fenomendir. İlahiyat bahisleri içinde tartışılmalı bunlar. Bütün hayatı boyunca her konuşmasında din geçiyor. Atatürk din meselesinde asla kaçak güreşmedi, asla kıvırmadı... Fırsat bu fırsat Türkiye Atatürk’e sövmenin anavatanı oldu.


11 Haziran 2016 Cumartesi


Yazacak öyle şey var ki ama şimdilik internetin bu sanal çöplükte bana verdiği bilmem kaç kilobaytlık işgal hakkımı amiyane tabirle sizlere giydirerek harcayacağım gene ve bu son olacak.
Facebook ve twitter kanımca sosyal medyanın en işlevsel kullanıldığı ağlar,siz bakmayın ülkemizdeki kullanılış şekline. “Ağ Toplumu” denilen kavramın mucidi Manuel Castells bizlere sanal cemaatler kavramını da hediye etmişti vakti zamanında. Taze bir sosyolog olarak diyebilirim ki bu sanal cemaatleşme en çok blogger da vücut buluyor. Bir blog kardeşliği var ve acayip derecede irite oluyorum bundan ve her nasılsa sağlam bir eleminasyon yapmama rağmen takipçisi olduğum ve takipçilerim olan bir çok blog yazarı bu furyanın içinde. Arap baharında ve gezi parkı gibi toplumsal eylemlerde sosyal medyanın nasıl aktif bir şekilde kullanılabildiğini gördük. Yerkürenin sahipleri için yeni bir tecrübeydi bu ve ne yapacaklarını bilemediler. Biz sosyologlar içinde çözümlemesi zor bir süreçti. Günümüz dünyasında herkes bir yazar, herkesin kendi medyası var. Muazzam bir nimet bu ama söz konusu bloglar ise suya sabuna dokunmaya imtina etmek bir yana en pasifize “cemaat” sanki herkes birbirine üç çayına gidiyor. Yapılan yemekler gidilen yerler ama mutlaka arasına birkaç çay kaşığı edebiyat sıkıştıralacak. Bir mertebe atlayanlar bunu bir kitap yazarak taçlandırıyorlar. Herkeste bir sevinç çoşku, biliyorlar azmederlerse sıra onlara da gelecek bir gün. Reelde yapılan çay sohbetlerinde kimileri okuma günleri yapar,çoğunluk batı Avrupa ve Amerikan banliyölerinde kadınların gerçekleştirdiği bir aktivasyondur bu. İyidir de mesela Gorki hatim edilir,üzerine fikir teatileri falan yapılır. Burada ise… burayı boşverin gene susma hakkımı kullanıyorum,arif olan anlasın.
Asgari ücretle geçinen bir insanım çoğunuz gibi. Elimden geldiğince bir çok temel ihtiyaçtan vazgeçerek kazandığım ücreti tiyatro sinema kitaba falan harcıyorum. Ve en titizlendiğim konu oluyor tabii. Mesela bir filme gideceksem sağlam bir etüt yapıyorum, referans kaynaklarını sonuna dek takip ediyorum. Ve maksimum fayda sağlayacağım ( faydadan kasıt kültürel haçlığımı en iyi besleyecek) filme bilet alıyorum. Kitaba gelince matbaanın icadından beri yazılagelen öyle çok devasa eserler ve yazarlar varken kimse benden bir bloggerın veya yeni bir yazarın kitabını alıp okumamı beklemesin, bu tamamen benim tasarrufum elbette. Doğrusu şu demek için yazmıyorum. İsteyen yazsın piyasa sürsün banane ama sanki nasıl anlatsam bütün bunlar bana bir evcilik oyunu gibi geliyor. Tamam bu kadarı kafi diyor ve yeni paragrafa geçiyorum
Dün akşam Burada Laf Çok isimli programda üstat Cem Özer vardı. Yaşı yetenler nasıl bir talkşovcu olduğunu zaten biliyordur. Programını sonlandırırken ben sizin yerinizde olsam yalnızca bu programı seyrederdim derdi. Yazımı sonlandırırken ben sizin yerinizde olsam:
isimli blogları okurdum.

 Yalnızca Ulusal Kanal’ı izlerdim.

Yalnızca Soner Yalçın, Yılmaz Özdil ve Sebahattin Önkibar’ı okurdum.

Yalnızca çeşitli sosyal ağlardan Banu Avar’ı ve Nihat Genç’i takip ederdim.


Ve yalnızca başucu kitabımın Nutuk olurdu.

5 Haziran 2016 Pazar

instagramda çizimlerimi paylaşmaya başladım dileyen bu adresten takip edebilir :






Mustafa Kemal ATATÜRK

Mustafa Kemal ATATÜRK
Yurtta Sulh Cihanda Sulh

Sayaç

woody :)

woody :)

Fransız Kafka :))

Fransız Kafka :))

Translate

özlü söz

özlü söz

452792135464551

452792135464551

etiketler

19 Mayıs 2 yıl okul tatili 21 Aralık 25.saat ABD Ulusal Film Arşivi abraham lincoln alfred hitchcook altın küre amra Amy Amy winehouse amy winehouse/back to black Asım can gündüz atilla dorsay Attila İlhan avangart avara avatar Aziz Nesin babama mektup bağımlılık Banu Avar barney stinson belit ben beraber yürüttük biz bu yollarda beyoğlu bilim kurgu billy crystal bir romanın anatomisi Biz İnsanlar blake edwards bloglar blowers daugther blues bob dylan böcek bukowski buna da şükür Butch and Cassidy can sıkıntısı cate balnchet christopher lee closer Conan Cronenberg crossroads cuma Çanakkale Olmasaydı... O Olmasaydı... çevre ve insan çikolota çilek çizgiroman çizim çocuk çubuk deneyi dale carnegie dany glover değişim devrim diana kruger dijital teknoloji dinlediklerim doğumgünü Dostoyevski dönüşüm Dünya günü edebiyat edward norton eğitim Emin Değer empati engelli yaşam ergenekon kumpası Ernest Hemingway etiket metiket yok etiketsiz eylül Falling down Felice Bauer fight club forrest gump Franz Kafka gabrielle andersen gece Gellhorn gitar Godot'yu beklerken Golyadkin gravity Gregor Samsa grogory peck guguk kuşu güzellik halil inalcık hastane hıbır home horoz Corc Hulki Cevizoğlu Hümeyra-yüzüm yağmurda İnci aral ingmar bergman insan internet İstanbul izlediklerim jack nicholson jack palance jaklin bisset jared lutho jonny deep joyfm jules verne Julie Worzhyak kadınlarımız kafka Kafkaya mektuplar kaleydeskop kanka kanunu karate kid karne kaza kelebek etkisi kendime kendini bil kimmerya kobe bryant koşu körlük-jose saramago köy enstitüleri la traviata lee van cleef leman louise fletcher lous de funes maraton mark twain martin scorsese marvel matrix matt dillon Max Brod Meg Ryan mehmet rauf Melih Cevdet ANDAY Mendilimde Kan Sesleri/ Edip Cansever michaek douglas midnight in paris Milena Milena JEsenka mim misery mobil uygulamalar mr.nobody mungan Murathan Mungan mutluluk müzik Nazım nihat genç obezite oblomov oğuz atay oidipus okuduğuma emin olamadıklarım okuduklarım old man and the sea olumlama teknikleri Orhan Karaveli Orson Welles oscar osmalı türkçesi Ottla Öteki Pablo Neruda paulo coelho pazar persona Peyami Safa pink floyd platon'un mağarası prince proporsiyon radyo 3 red kit red kit'e konuk olan ünlüler redsonja rekin teksoy resim rodin rome with love röportaj Rutkay Aziz sağlık saint of fort washington Salkım hanımın taneleri Salvador Allende sanatın seyri sartre seçme saçmalar Seks hakkında bilmek isteyip soramadığınız her şey selim ileri sevim burak sıcaaakk simpsons sinebulmaca sinema sinema ve edebiyat solomom asch sonun başlangıcı sosyoloji spencer tracy subway stories suretler şairin romanı Şarköy şeker portakalı şiir şili şort şurdan burdan Tarık akan taxi driver tenten TGB The defiant one the happening time tom waits trt-2 türk sinemasının 100.yılı tv Vedia Verdi Verinoka ölmek istiyor Videodrome vs vs vs. waiting for godot Woody allen yanık saraylar yaramaz Harry yaşam yaşar ne yaşar ne yaşamaz Yaşar nuri öztürk yayla sahili yedinci mühür yeniyıl yerçekimi Yılmaz Karakoyunlu yılmaz özdil yüzüklerin efendisi zayıflık