5 Nisan 2015 Pazar

Timbuktu,pera ve yağmur...


Dün günlerden cumaydı, yani benim izin günüm. İnternete girip vizyonda neler var, tiyatrolarda neler sahneleniyor bakacak vaktim yoktu. Zira ancak öğlen 12 gibi uyanmıştım.en doğru hareket beyoğlu’na inip orada bir yere kapağı atmaktı. Yapı kredi kültür merkezine girerdim önce,sonra bir iki kitapevini dolaşır,bir cafede kahvemi yudumlar. Bu arada istiklalde sinema afişlerine  göz atardım.


Hava müthiş soğuktu,yapı kredi kapalı gibiydi,kapısında Haldun Taner’in 100. Yılı yazılı bir afiş vardı ama…anlamadım işte.atlas ve Halep pasajının önüne gelince bir baktım Aaa! İstanbul film festivali başlamış,ne sevindim. Hemen bir kitapçık edinip en azından bugün bir iki film izlerim dedim ama kötü şans festival 4 nisanda başlıyormuş,Cuma 3 nisandı. Kitapçığında ilk kez paralı satıldığına şahit oldum. Derken bir acıkma baş gösterdi bünyede,kültürel açlığı tatmin edemeyince mideye vuruyor demek. Büyükparmakkapı sokağı dönünce eskiden bildiğim bir kebapçıda aldım soluğu. Hani kebapsever bir adam sayılmam ama ucuz burası yahu. Hem Amerikan menşeili bir fastfooda gitmekten daha yeğ bir davranış. Kahrolsun emperyalizm durumları. O soğuğa rağmen sigara içerim davasına mekanın dışındaki masaya oturdum çok geçmedi yanımdan ünlü bir popçu geçti,ismini çıkaramamıştım ama akşamı Beyaz’a konuk oldu,Berksan’mış efendim kendileri,nasıl bir isim lan bu. Kebabı beklerken aklıma geldi,Ferhan Şensoy’un kızları peradaki hayalet diye bir oyun sahneliyorlardı. Acaba bugün sahne alıyorlar mıydı. Akıllı telefonum yok ki girip internete bakayım,salak benimkisi efenim. Ama akıl vermiş Allah,hemen böyle bir telefonu olan kuzenimi arayıp,bi bak bakayım dedim.cık o da cumartesi günüymüş. İyice sinirip bozuldu,o sinirle kebabı lüp diye mideme indirmişim. Kalkıp dolandım kelepir kitabevine girecektim,ne olduysa girmedim. Sinemalara baktım bir şey yok,sonra Yeşilçam sinemasında timbuktu’yu gördüm,görmez olaydım. Yok yabancı dilde en iyi fil oscarına adaymış,yok bağımsız filmmiş falan, fasa fisoymuş vallahi. Yeşilçam sinemasını bulamadım başında,meğerse eski müdavimim Dorock barın bitişiğindeymiş. Anlatayım.bodrum katında minicik bir yer,içeride büfenin önünde bir adam vardı,bietmi alcaksınız dedi,hı dedim.öğrenci mi dedi hıı hı dedim. Açtı yazarkasayı bir bilet uzattı.yirmi lira para üstünü bozamadı. İçeride bir bu herif bir ben,bir de sekseninde bir amca. 4 sandalye iki masa. Tavanlarda film afişleri.duvarda iki ayna ama nostaljik çerçeveli,neden bilmem o aynada kendi aksimi görmek için aynanın önüne geçtim. Bu acayip yerde belki yansımamda olmayabilirdi belki, di mi efendim. Beşe on var filmin başlamasına on Dakka var ve tek izleyici benim. Derken ellisinde bir kadın geldi,onunda parayı bozamadı. Derken aynı yaşlarda bir adam geldi onunda. En son bir çift geldi,çiçeği burnunda olacaklar ki fazla sarmaş dolaşlar.muhtemelen içeride oynaşmayı düşünüyorlar gibi geldi. Neden sonra ellisindeki kadın kapısında aktiristler yazan tuvalete doğru seğirtti. Aktörlere biz giriyoruz demek ki,bu espriyi ilk pera sinemasında görmüştüm.erkek tuvaletinde James dean kadında mariyn Monroe vardı. Sonra hep birlikte salondan içeri girdik. Eh zaten en fazla onbeş kişiyi daha alabirmiş salon,ki evimin salonu daha büyük olabilir vallahi.  Şu sevgililerin en arkaya geçmelerini umuyordum ama en öne yerleştiler.ben en arkaya yayıldım,diğerleride sağa sola işte. Film bir Afrika ülkesinde şeriat hukukunu anlatıyor özetle,recm,kırbaç,cihat falan işte. Üstelik hiçbir alt metni yok. Persepolis’e yanaşamaz dahi. Birdman’dan sonra bir fiyasko daha özetle. Keşke “kocan kadar konuş” isimli yerli komediye gitseydim. Ama entelektüeliz ya,yakışır mı bize.ulan levent.yok aga bundan sonra eğlencel,k filmlere gidicem. Zaten bir izin günüm var,o da hiç olup gidiyor.aslında filmi yarıda bırakacaktım da, belki antraktta ilginç sohbet falan çıkar bu gruptan umuduyla durdum,ama arada verilmedi iyimi. Film bitti dışarı çıktık, dışarıda felaket bir yağmur ve rüzgar. Beş liraya satılan şemsiyeler az ilerde dağılıyorlar. Soğuğu ve yağmuru fena yedim. Akşamı bizim Gaziosmanpaşa sahnesinde hıdrellez isimli oyun sahneleniyordu ama 2 saat 50 dakika.yani gece 12 gibi bitiyor.cık,olmaz . akşam ulusal kanalda çok sevdiğim Mehmet mutlunun kral çıplak programı var ve konuğu gene çok sevdiğim metin feyzioğlu. Eve dönmem tam tamına iki saat sürdü. Normal şartlarda 45 dakika be. Ben böyle trafiğin ta içine edeyim. Özet; şu anda gribim efenim ve tek izin günüm gene heba oldu. İyi  hafta sonları, umarım benimkinin aksine sizin iyi geçer.

2 Nisan 2015 Perşembe

eski tas: EN RACHÂCHANT: PİLLİ EĞİTİM

eski tas: EN RACHÂCHANT: PİLLİ EĞİTİM: Defterin bir çok sayfasını koparmışlar, Örtünemez artık virgül bazı sayfalarla, Kış gelir, virgül üşür, Kış insanı üşütür, Üşe...

25 Mart 2015 Çarşamba

TRT2 bir okuldu...











ve burada sıkça bahsettiğim sinema programı :Atiila dorsay Ve Alin Taşcıyan

18 Mart 2015 Çarşamba

hebele gübele...


Yarın bir istisna iznimi Cuma değil de, Perşembe günü kullanacağım. Yaklaşık 6 ay sonra psikiyatrımı tekrar ziyaret etme vaktim geldi. Maşallah iyi sayılırım ama son iki hapım kaldı. Neye benziyor biliyor musunuz (tiryakiler anlar)hani gecenin çok geç vakti son iki dal sigaranız kaldığını fark edersiniz ve eliniz ayağınız birbirine karışır. Üşenmez, soğuğa ve gecenin bilinmezliğine aldırmadan çıkar en yakın benzin istasyonundan gidip sigarınızı alırsınız. Büyük ihtimalle de o iki dal sigara o gece yeter ve yeni pakete hiç dokunmazsınız ama işte öyle bir duygu. Yarın odasına gene tedirgince gireceğim, bana rahat oturmamı söyleyecek,sonra laptopunda benimle ilgili bilgilere göz atacak ve şimdi nasıl hissettiğimi soracak. Öncesinde defalarca hazırlandığım sözleri söylemek için ağzımı açtığımda farklı şeyler dökülecek dilimden. Artık iyileştim diyeceğim, benden bir yüzdelik isteyecek. %60 desem çok az %100 desem çok abartılı. %80 artık geçti diyeceğim ,sonra ama diyerek kalan birkaç arazımı söyleyeceğim dayanamayıp. Hmm! Diyecek, gene yeni bir hap ismi söyleyip bir de bunu deneyelim diyecek, ben deneme tahtasıyım ya anasını satayım. Yok yok bu sefer sadece “ hocam haplarım bitti ondan geldim,bir reçete yazar mısınız diyeceğim. Evet, böyle yapmalı.  Asıl öncesi sorun, sıramı beklerken diğer hastalarla yan yana oturuyorum da burada ne işim var benim diyorum doğrusu. Dünya genelinde olduğu gibi burada da çoğunluk kadınlar, erkekler ya daha az depresyona giriyor, ya da erkekliğine yediremeyip bir tıbbi müdahaleyi reddediyor. Yani uzmanlar da böyle diyor. Bu arada benim doktor da biraz sıyrık değilse bende bir şey bilmiyorum sayın okur. Hani bir metroya binseniz veya benzeri kalabalık bir mekanda rastlasınız,hemen gözünüze çarpar. ay ne derdi var bu adamcağızın acaba dersiniz,hani Karadeniz de gemileri batmış misali. Belki de bu kadar dert tasa dinlemekten. Bu hayatta yapamayacağım ender mesleklerden biri psikiyatrlık.

Yarın izin günüm ama ani aldığım bir karar artık izin günleri dolaşmak yok, en azından vize ve finalleri verene kadar. Zira işle beraber derslerime ayırdığım vakit oldukça azaldı. Belki bir tiyatronun suaresine gidilebilir fırsat olursa. İşim yorucu değil ama pek keyif alarak yaptığım bir iş olmadığından sıkılıyor, zihnen yoruluyorum. Gene de nankörlük etmemeli en azından bir işte çalışıyor olmak için az dua etmemiştim. Boş kalmak artık bir ıstırap olmuştu. Bu arada cnbc-e’yi açtım da şu anda başrolde Jodie Foster’ın oynadığı şahane bir bilimkurgu olan Contact oynuyor. Defalarca izledim ama bir defa daha bakılır doğrusu, yani sayın okur, yazı burada bitti demek oluyor bu :) Sevgiler saygılar…
filmden bir replik : “Orada dört yüz milyar yıldız var. Sadece bizim galaksimizde. Eğer bunların milyonda birinin gezegenleri olsa ve eğer bunların milyonda birinde hayat olsa ve bunların milyonda birinde düşünsel hayat olsa orada milyonlarca uygarlık olur. Eğer yoksa korkunç bir yer israfı demektir.”


Gene de bomboş bir yazı olmasın hadi,size sevdiğim bir şarkıyla veda edeyim,Mehmet Güreli- Kimse bilmez


13 Mart 2015 Cuma

Bir fiyasko: Birdman


Yazmayalı neredeyse bir ay olmuş. Bir işte çalışmanın böyle handikapları varmış demek ki. Bu arada handikap yerine başka bir kelime bulamadığım için kendimi esefle kınıyorum. Yazmıştım ama tekrarlamalı,uzuunn bir işsizlik döneminden sonra carrefoursa’da çalışmaya başladım. Nasıl memnun musun derseniz şayet, cevabım şu: bu işten emekli olmak,finali burada yapmak istemiyorum. Kendimi bildim bileli sanatla hep haşır neşir oldum,kendimce bir şeyler ürettim,kafa yordum,mesai verdim. Mesela çocukluğumdan beri 30 yıldır karakalem bir şeyler çiziktiririm,sağda solda karikatürlerim çıktı falan ama hep bir hobi olarak kalsın istedim bunu. Fakat aynı zamanda edebiyatla da uğraşan biri olarak, eh sinemadan da anlarım hani,neden bir Woody allen olmayayım diye kendime hep sordum. Kendim yazar,kendim yönetir hatta woody gibi zaman zaman kendimde oynarım hani. Olmadı küçük bir Kafka olsam olmaz mı hani? Hiç biri olmadı diyelim, gideyim benim memleketim Trakya’ya mutevazı bir baraka,ufak bir bahçe. Başucumda yoldaş bir kedi veya köpek. Gene yazıp çizeyim,bir yandan baba mesleği olan demir doğramacılığı da icra eder nafakamı sağlar, saçımı sakalımı gene uzadıya yere kadar uzatır,orada salaş bir barın müdavimimi olur. Masa sohbetlerinde hükümeti kurar yıkar,sinema sanat üzerine geyikler yapar,eve döner bir iki gitar tıngırdatıp çubuğumu yakar keyfime bakarım. Sanırım sadece benim anlayabileceğim şeyler bunlar,neyse…

Bu geçen zaman zarfında ne mi yaptım. Her Cuma izim günüm,öğlen kalkıp soluğu beyoğlunda alıyorum her tatilde. Önce hafif bir şeyler atıştırıp bedenimin ihtiyacını gideriyorum.Sonra sinema salonlarını,sanat merkezlerini,kitabevlerini dolaştıktan sonra genelde bir film izlemek üzere salonlardan birine giriyorum. Genelde 16 seansı oluyor,18 gibi istiklalde bir iki tur atıyor,sokak müzisyenlerini izliyor,kızları dikizliyorum. Sonra bir cafe-bar’da bir kahve içip dokuz gibi eve dönüyorum. Şimdilik devamlı takılabileceğim bir bar bulamadım,aramaktayım,bulayım burada reklamını yaparım. İnternetim hala yok,komşu net,komşu net durumları. Bu günlük traş olan kısa saçlı Levent’ten nefret etmece durumları falan.

Şimdi sizin işinize yarayacak olan paragraf. Sanırım geçen haftamı neydi,şu bol ödüllü BİRDMAN’ı izleyeyim dedim.Cuma 16 seansı,mekan Beyoğlu Beyoğlu sineması,hani Ferhan şensoy’un tiyatrosunun bulunduğu Pasaj,neydi adı yahu?  Neyse buraya dikkat,film çok kötüydü sayın okur,oyuncuların performansı harikaydı( zaten haz etmediğim başrol oyuncusu Michael Keaton hariç) ama konusu itibariyle vallahi çok örneğini gördüğümüz şeyler.  İşte, eski şöhretini yitirmiş eski bir Holywood starının Broadway’de sahneleyeceği bir oyunla geri dönme çabası,tabi başrol halihazırda bir şizofren.Bu şizofren şeyside ne ayağa düştü sinemada di mi ? Final de biraz Black Swan kokuyor. Ay yazmak bile istemiyorum,o kadar kötü yani. Hani şunu da ekleyim, zaten yarısı dolu salonun diğer yarısı da salonu dayanamayıp terk etti. Benimkisi bir dost tavsiyesi arkadaş,Birdman’i izlemeyin,vaktinize ve naktinize yazık der paragrafı bağlar,küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden öperim.bye bye.

Not: ha! Yarın gene bir Cuma, bakalım nasıl geçecek,soluğu nerde alacağım bakalım. Grinin Elli Tonu’mu yoksam? Maybe…

17 Şubat 2015 Salı

Ateşli Sabır


Söylediğim gibi işe başlamakla beraber her izin günüm de ki genelde hafta içi oluyor, mutlaka sanatsal bir aktiviteye katılmaya çalışıyorum. Geçen Cuma’da ne zamandır ihmal ettiğim tiyatroya gitmeye karar verdim. Bizim Avrupa yakasındaki salonlara seanslara falan netten göz atarken en uygun “ Ateşli Sabır”a karar kıldım. Hani bilen bilir 94 yılında “ il postino (postacı) adıyla sinemaya uyarlanmışlığı da vardır. Zamanında, Veryansın adlı programda Nihat Genç ustanın, bu ülkenin gençleri Allende’yi bilmek zorunda diyerek feveran ettiğini anımsıyorum. Salvador Allende’yi ve Şili devrimini General Pinochet’i falan elbette biliyordum ama bu oyun sayesinde daha fazlasını öğrenebilecektim. Zira büyük şair Pablo Neruda’nın etrafında dönen ve bir postacı ile sevgilisini konu edinen olayların içinde devrim ve sonrasında gelişen karşı devrime de tanık oluyorsunuz. Üstelik Neruda’nın sorular kitabından sözlerde oyuna ustaca serpiştirilmiş:

“ eğer ölürsem ve farkında değilsem kime soracağım saati?” “ne bekliyor beni Kara Ada’da”

“kime sorabilirim bu dünyada ne yapmaya geldiğimi?”

“ kaç soruya sahiptir bir kedi?”

“Doğru mudur hüznün kalın, melankolinin ince olduğu?” gibi gibi…

Sevindirici ve şaşırtıcı olan o soğuk ve karlı havaya rağmen oyunun geçen hafta gittiğim sinemadan daha çok seyirciye sahip oluşuydu. Nerdeyse boş koltuk yoktu diyebilirim. Ayrıca şu çok beklenen “Grinin elli Tonu” adlı filmde aynı gün vizyona girmesine rağmen. Ha! Unutmadan, satışa çıktığı ilk gün hemen gidip duayen gazeteci Yılmaz Özdil’in “Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda” kitabını aldım. Bir haftadır gece vardiyasında olduğumdan ancak ilk 20-30 sayfasını okuyabildim ama şimdiden ısrarla size tavsiye edebilirim. 17 Aralık ve sonrasında yaşanan süreç tüm detaylarıyla incelikle işlenmiş tarihi bir belge olma niteliğinde, mutlaka alın okuyun, okutun.

Kitaplar demişken, yeni bir bölüm icat ettim bloğum için. Dolmuş, metrobüs ve tramvaylarda yurdum insanının okuduğu kitapları not edip burada paylaşmaya karar verdim. Bakalım bu ay toplu taşımalarda neler okunmuş. (uzun bir liste değil elbette) :

1.Camera Lucida Fotoğraf üzerine düşünceler-ROLAND BARTHES

2. Uzaktan Aşk - Amin Maalouf

3. Çavdar tarlasında çocuklar-J.D. SALİNGER

4. Pertev bey'in üç kızı- MÜNEVVER AYAŞLI

5.Factotum-CHARLES  BUKOWSKİ


Gene unutmadan BRT2’de Perşembe günleri müthiş bir sinema programı başlamış. Bir zamanlar TRT2’de Rekin Teksoy’un yaptığı gibi film öncesinde yaklaşık bir saat filmin yönetmeni oyuncuları falan üzerinde konuşuluyor ve ardından gonk sesleriyle birlikte söz konusu film başlıyor. Umarım uzun soluklu bir program olur zira beni çok heyecanlandırdı. Buna da göz atmanızı tavsiye ederim. Hala bir internetim yok, o pürüzü de halledeyim düzgün bir periyot tuttururum sanırım. Herkese iyi haftalar…