2 Aralık 2016 Cuma


Usta yönetmen İngmar Bergman’ın kült olmuş filmi Yedinci Mühür’ü (seventh seals) bilmeyeniniz yoktur. Her bir diyaloğun altı çizilesi olan bu filmde şu konuşma da ayrı bir önem arz eder:

Anne - Mikael’in hayatı bizimkinden iyi olsun istiyorum.
Baba - Mikael büyük bir akrobat olacak.Ya da bir sihirbaz en imkansız numarayı yapabilen biri.
-hangi numarayı?
-bir topu havada asılı tutmak.
- (gülerek) bu imkansız.
- Bizim için öyle ama onun için değil.

Fen bilimlerinin özellikle aydınlanma çağı sonrasında “yeni bir din” olma yoluna girdiği kaçınılmazdır. Aslında bu yeni dogmayı yaratan pozitif bilim değil de katı bilim adamlarıdır. Dogmalardan sıyrılmak için ortaya çıkan pozitivizm ister istemez zaman içerisinde kendini bir kafesin içine sokmuştur.

Örnekse bir topun havada asılı kalabilmesi fizik kurallarına aykırıdır. Zira yerçekimi kanunu denilen bir gerçek vardır. Çok değil bir-iki asır öncesine döndüğümüzde mesela şu elimizden bir an olsun düşürmediğimiz cep telefonlarını tahayyül edebilir miydik ? ufak bir komutla yapamayacağımız şey neredeyse yok. Bizden kilometrelerce uzaktaki bir yakınımızla konuşmak bir yana dursun görüntülü sohbet dahi edebiliyoruz. Herhalde telefonun mucidi Graham Bell bile bu kadarını düşünemez, hatta deli saçması derdi.


Henüz ilkokul çağına gelmiş çocuklara gene filmden örnekle yola çıkıp bir topun havada öylece asılı kalamayacağını zira yerçekiminin buna müsaade etmeyeceğini söyler isek bir gün bunun gerçekleşmesini nasıl bekleyebiliriz ki ? Durağan olması yapısı gereği mümkün olmayan bilimin önünü din gibi yeni bir dogmayla kesmiş olmaz mıyız, hatta bu düpedüz bir sabotaj değil midir ? Bebek Mikael, henüz bu evrensel yasayı bilmiyordur ve o yüzden topu havada asılı tutabilmesi bir hayal değil hatta biraz çabalarsa başarabileceği bir şeydir. Yeter ki Mikael’in zihni kökü nerden gelirse gelsin bu tarz “dogmalarla “ bir kalıba sokulmamış olsun. Evet, bu tuzağa düşmüş,düşürülmüş bizler için bir topun havada asılı kalabilmesi artık imkansızdır, bırakalım Mikael’ler için imkansız cümlesi hiç olmasın.

26 Kasım 2016 Cumartesi


Oğlak burcu 2017. Yükseleni koç oğlak burcu 2017. Geleceğimi öğrenmek istiyorum. Online tarot falı bak. Hot womans. Yıldız haritamı çıkar. İsme göre geleceğimi analiz et vesaire… İnanması güç ama gugul hazretlerine son zamanlarda en çok bunları soruyorum. Temmuz ayında yaşadığım elim kazanın buna sebep olduğu bariz. Kötü bir yıldı 2016 benim için ve çaresiz 2017 için kaygı duyuyor, güzel şeyler duymak istiyor olmalıyım. Travma sonrası stres bozukluğu yaşadığım kaçınılmaz bir gerçek.

Bu süreci faydalı bir şekilde geçirebilirdim. Bolca kitap film müzik falan gibi ama yapamadım. En azından bunun farkına vardım ve son bir aydır bir iki kitap okuyup birkaç güzel film izledim. Ve aslında niyetim sırasıyla bunları anlatmaktı ama ne bileyim sonraki yazılarımda artık.

Şimdi öyle alelade yazmak geldi içimden. Bir saniye önce bir sigara yakmalı. Gönül isterdi ki bir iki tekte atayım ama evin en çok ilaç kullanan ferdi benim kaç zamandır. Yani alkol yasak, gerçi sigara da öyleydi ama… Mesela bir saat önce içtiğim ilacın içeriğinde yumurta kabuğu zarı ve akrep iğnesi var desem dumur olacağınıza eminim. Pek yakında kurbağa bacağı kaynatıp kirpi çorbası içirirlerse şaşmamalı. Sanırım tıpta şamanizme bir dönüş var. Aslında bir kurşun döktürüp bir hocaya üfletmeli ya hadi neyse… Bir kurban kes diyende çok var ama kan akıtmaktansa bir kuruma bağış yapmayı yeğlerim.

Birde şöyle bir durum var: bir kız var ki çok hoşlanıyorum tam kafa dengi ama bir diğeri var ki çok seksi, diğeri ise çok entelektüel. Öbürü ise öyle güzel ki rachel welch, monica belluchi falan yanında sönük kalır. Sonuncusu ise hepsinden biraz, ama tümüyle farklı dünyalardanız. Hayatımda hiç bu kadar hatuna meyletmemiştim doğrusu. Ha şu da var bunların hangisi kaçı benden hoşlaşıyor tam bir muamma. Belki hepsi belki de hiç biri… He bende ikilem üçlem çokgenler içindeyim şekilde görüldüğü gibi. Öyle bir durumlar işte. Yazının burasında mr. nobody filmi aklıma geldi. (isme tıklayıp eski yazılarımdan okuyabilirsiniz ) bir de aptal bir replik hatırlıyorum bir filmden “ seçtiğin kadın kaderini belirler” gibisinden bir şey. Bunu yazan senarist bilmez mi asla biz erkekler seçmeyiz o bir yanılsamadır. Kadın seçer seni ve sen tavladım zannedersin.

Tüm bu talihsizlikler içerisinde hala iyi bir insan olarak kalmaya çalışıyorum. Çok şeyden ödün verdim bu yaşıma kadar. Ama insanlığımdan asla ve hep öyle kalır inşallah. Talihsizlikten, şansızlıktan kötü şeylerden kastım hem benim hem de ülkenin yaşadıkları. Bunları bir de yaşattıranlar var kuşkusuz, her fiilin bir faili vardır. İşte onlara en güzel böyle cevap verdiğimi düşünüyorum.

“Hiçbir yararı olmayacağını bile bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan, onları yendin demektir.” GEORGE ORWELL 

Hoşça kalın…

15 Kasım 2016 Salı


Seksenler Türk sineması o dönem konusu kadın olan filmlere ağırlık vermişti. Hiç kuşkusuz bunların içinde en önemlisi, bir Atıf Yılmaz dehası olan “Adı Vasfiye” idi. Konu sıkıntısı çeken bir senaristin yol kenarında ki Sevim Suna adlı pavyon şarkıcısının afişine odaklanmasıyla başlar hikâye.  Elbette bu kadının sahne adıdır. Film boyunca Vasfiye’nin öyküsünü hayatına şöyle veya böyle dâhil olmuş olan dört erkeğin ağzından dinleriz. Birinci kocası Emin, ikinci kocası Hamza, mahallenin kart zamparası palavracı İğneci Rüstem ve kısa süre aşk yaşadıkları Doktor. Bence buna dâhil olan beşinci biri var ki o da konu sıkıntısı çeken yazarımız, yani rahmetli Erol Durak. Bu dört adamın ağzından dinlerken o da kafasında bir Vasfiye tahayyülü yaratır ve o hiç tanımadığı kadının cazibesine gark olur. Öyle ya Vasfiye bu, âşık olmamak mümkün mü?   

"vasfiye,adı vasfiye,anlatmamı ister misin?"


 
Film biz erkekleri yerden yere vurur ve bunda bugün olduğu gibi dünde bir o kadar haklıdır. Kadını metalaştırmak, namus denilen kavramı kadının bedeniyle sınırlandırmak, beyinlere aşırı zerk edilmiş toplumsal cinsiyet kavramları: kadının yeri kocasının dizinin yanı, saçı uzun aklı kısa, eksik etek, elinin hamuruyla erkek işine karışma gibi daha nice cinsiyetçi söylemler...

Film Vasfiye’nin ilk kocası Emin’in abisi ve babasıyla çıktıkları av sahnesiyle başlıyor. Babası ve abisi arasında geçen şu diyaloga ufak yaşta tanıklık eder : “erkeğiz elhamdülillah. Utanmak kancık kısmının işi. De bakalım kızlarla aran nasıl? Koçum deyiversene kamışa su yürüyor mu lan ?”  derken kısa bir süre sonra da abisini köyün yosması olan Vasfiye’nin anasına götürür. Küçükken yumuşak huylu naif bir çocuk olan Emin’i ilerleyen yıllarda set mizaçlı elinde tespih bıçkın bir delikanlı olarak görürüz. Zaman içerisinde bu ve benzeri cinsiyetçi olayların toplumu nasıl işlediğine dair güzel bir sinematografik aktarımdır.

Film boyunca Vasfiye hiç kendini anlatmaz. Bir adı dahi yoktur onun,(oysa çocukluğunda biriyle tanıştı mı “merhaba adın ne, benim adım Vasfiye” diyerek sorulmadan adını söylerdi) artık Sevim Suna olarak bilinmektedir zaten. Adeta dilsizdir, aşağıda Türk sinemasında kadının dilsizliği hakkında düşündürücü bir video paylaşıcam. Atıf Yılmaz’ın filmi fantastik bir kurgu ile anlatması ise harikuladedir. Ah Belinda filminde de aynı yöntemi uygulamıştır ve hep derim; Mullholand Drive ile mukayese edildiğinde Ah Belinda bence bir gömlek üstündür. Keşke fırsatım olsa da David Lynch’e bu filmi gösterebilsem. Eminim hasedinden kudururdu.


Beni Vasfiye kadar hikâyesinin peşinde koşan senaristimizin durumu da derinden etkiler. Avurtları çökük, biraz sıskaca olan bu delikanlı hiç şüphesiz varoluş problemi çekmektedir. Vasfiye’yi tanımak, öyküsünü bir de onun ağzından dinlemek için elinden geleni yapar. Adeta aşkından çöle düşmüş Mecnun gibidir. İlginçtir onunda adını film boyunca hiç duymayız. Bu cendereye sıkışmış vasfiye kadar nice erkeklerde vardır şüphesiz. Belki de hepimiz…


Filmi izlemek için : Adı Vasfiye 

9 Kasım 2016 Çarşamba


Gül oyna çocuk,bak güneş gülümsüyor yüzüne. Henüz hiçbir şeyin farkında değilken doyasıya oyna. Ne de olsa kalbin kırılacak günün birinde,sonra bir daha ve bir daha… Hani belki sende kıracaksın birilerini,fark etmeden incitsen bile bu suçunu hafifletmeyecek. Akıllanacaksın taş bağlayacaksın yüreğine. Hayallerin,gülüşün,umutların,inancın hepsi gidecek bir gün, kimini kaybedeceksin nedensiz, kimini ise çalacaklar senden. Mesela gülüşün, o güzel gülüşünü bir sonbahar akşamı çalıverecekler senden. Ve gün gelecek kabulleneceksin, kabullenmeyi öğreneceksin. Ardından şaşkınlıkların azalacak, bileceksin. İnsanoğlu bu her şey beklenir diyeceksin. Belki bir çift güzel göz bakışlarıyla delecek yüreğini başını eğeceksin yada uzatılan bir ele sırtını döneceksin. Çünkü biliyorsundur artık gerçeği,yalın sevimsiz gerçeği. Bak nasılda rüzgar çıktı birden haydi sal göğe uçurtmanı. Uzan çimlere ve gökyüzünü seyret doyasıya. Şimdilik kara bulutları görmezden gel,şu yandakine baksana tıpkı boynuzlu bir ata benzemiyor mu sence de ? biliyorum bazen ellerini çenene dayayıp merak ederdin büyümüş halini, acele etme tamam mı. Merak edilecek bir şey yok. Sadece seni düşünüyor olucam. Ortada bir yerde buluşmak dileğiyle. Ha evet boyun upuzun oluyor düşündüğün gibi,saçlarını da uzattın.Evet,evet tıpkı define adasındaki kaptan uzun john silver gibi. Yakışıklısında haa ;) ne üçüncü sınıfta okula yeni gelen o kız mı ? Emin ol adını bile hatırlamayacaksın :) Kendine iyi bak ve bolca kalsiyum al. Güven bana çoook ihyiyacımız olacak. Hadi hoşça kal velet ;)

6 Kasım 2016 Pazar


Çok doluyum. Böyle zamanlarda çok tehlikeliyimdir, yazacaklarım tüm yaşam enerjinizi alabilir, bazılarınız bunu iyi bilir. Bu halet-i ruhiyenin beni yazınsal anlamda çok yukarı çıkardığı vaka ama neden sonra bunu yapmaya hakkım olmadığına karar kıldım. Ne kadar bilimsel olduğu tartışılır hatta hurafe; hani gribinizi en yakınınıza bulaştırırsınız da geçiverir. “hastalığımı sana sattım” diye bir deyim bile vardır. Burada belki bunu defalarca yaptım, doğru değil bu.

Geçen bir kitapla gittim tedaviye, internler meraklı gençler biraz edebiyat üzerine konuştuk. Fizyoterapistim ise edebiyat dünyasının çoğu başyapıtını yerden yere vurdu. Kendinizi zehirlemeyin falan gibi laflar etti kızlara. Haksız sayılmazdı, geçenlerde (benim geçenlerde kalıbım bir ila on yıldır ) ben değil miydim Sartre’lara Kafka’lara falan küfürler döşeyen. Şu sıralar okuduğum romanda bunla ilgili çok güzel bir alıntı vardı, bir dakika bakıp aynen yazmalıyım : “ öteden beri Cenab-ı Hakk’ın insanlara bu hayatı yazmak için değil, iyi kötü yaşamak için bahşettiğine inananlardanım. Zaten yazılmış şekli mevcuttur. Nezd-i ilahi’deki nüshasından, kaderimizden bahsediyorum.”  Hayır, illa yazacaksa insan, umutvar şeyler yazmalı. Allah aşkına mesela hangimiz Raskolnikov gibi dolaşmadık gençliğimizin ilk birkaç yılında. Ya da Turgut Özben gibi? Bunun ne faydası oldu bünyede, örnekse ben en verimli yıllarımı Beyoğlu’nda berduşluk yaparak geçirdim o vakit.

Birkaç aydır ki bu süre nekahet dönemime denk geliyor, en büyük ibadetin bize verilen bu ömrü layıkıyla yaşamak olduğuna inanıyorum. O zaman diyeceksiniz ki neden dolusun be arkadaş? Geçen yıllarıma üzülüyorum birincisi bu ve biliyorum ki bunu düzeltemem. O zaman bunun üstünü çiziyoruz. İkincisi ve vahim olan ise şu layıkıyla yaşama mevzusu… Henüz yabancısı olduğum bir şey bu, zorlanıyorum ama eminim üstesinden gelicem. Hani atraksiyonsa layıkıyla yaşamak belki birkaç ömürlük yaşamışımdır çoğuna göre. Ama benim anladığım bu değil, etrafımı kalın tuğlalarla döşedim bunca yıl, incinmekten korktuğum kadar incitmekten de korktum. Hayatın içinde bunlarda yok mu peki, elbette var. O halde dokunmalı, dokunmalarına müsaade etmeli.

Üstelik ateşimde var ne duruyorum karanlıkta?



ŞİMDİ

Üstteki yazıyı yazalı bir hafta falan oldu sanırım. O gün internetim yoktu sonrasında ise ben evde yoktum. Ayın birinden beri sigara içmiyorum, demek bırakmak için humerus kemiğimin tam iki kez kırılması lazımmış. Evet doğru okudunuz kolum gene kırıldı, nasılı boş verin tam bir talihsizlik. Gene acile düşüp aynı hastanenin aynı oda ve yatağına düşmek ise bu kadar tesadüf olamaz dedirtiyor insana. “Ortopedi 702/3’ün gülü n’aber” dedi hekim arkadaşlar.  Koluma bireys denilen fiberglas bir alçı takıp taburcu ettiler. 15 gün sonra kontrol edip bir karar verecekler. Dua edin tekrar ameliyat olmadan hallolsun. Aynı kolun 3. Bir operasyonu kaldırabileceğini sanmıyorum.


Bunca talihsizliğe rağmen üstteki yazının son paragrafına uymaya çalışıyorum. 15 gün sonrasını yaşayarak bugünü kahredemem doğrusu. Her şey Allah’tan, başka söz bulamıyor insan. Kitap okuyor, film izliyor, günlük gazetemi okuyup kahvemi yudumluyorum. Çünkü biliyorum ki her yeni gün bir mucizedir. Diyecek çok şey var,yutkunuyor ve noktalıyorum. Sevgiler…

                                                                Umarım bir gün tekrar...


21 Ekim 2016 Cuma

Sonun başlangıcı...

Bir yazar; ‘Benim için en güç yazılan, en son yazıdır’ demiş. Ben de meslek hayatımdaki ve Yeniçağ’daki bu son yazımı gözlerim yaşlı, güçlükle yazıyorum.
Başarılı aktör sahneyi, suflörden uyarı almadan terk edermiş. Ben hâlâ gene de “son” diyemiyorum ama sahneden artık ayrılmak zorundayım. Okuyucularımdan beni bağışlamalarını rica ediyorum...

Atatürk Cumhuriyeti’nin 89. yılını “sözde” kutlarken, ilk muhteşem yıllarından sonra, son 10 yılda Cumhuriyet’in, ordusu ile gençliği ile tasfiye harekatı başarıya ulaşmakta.

“Yıllar yorgun”, ben 89 yaşıma basarken çok yorgunum. Atatürk Cumhuriyeti’nin en parlak, aydınlık yıllarını yaşadıktan sonra bu karanlık yılları yaşamak bana çok ağır geliyor! Biliyorum şimdi ileride Cumhuriyet büyük tehlikelerle karşılaşırsa mücadele etmek, yazmak için çok sebep var.

Ama şimdi “pilim” bitmek üzere! Şarj edecek  halim ve zamanım yok.

Babama verilmiş sözüm vardı: Kore savaşına giderken verdiği tabancayı, ancak görev bittikten sonra kılıfına sokacaktım. Atatürk ve Cumhuriyet yolundaki mücadelemde de “kalemi”, ancak görev bittikten sonra yerine koyacaktım. Ama babam beni bağışlasın çok yoruldum.

Yazarlığa başladığımdan beri Türkiye’de, dünyada çeşitli gazete ve dergilerde binlerce yazı yazmışım.

Değerlendirmelerimde hatalarım olmuş olabilir, ancak Atatürk milliyetçiliği çizgisinden hiç ayrılmadım. Koliler dolusu yazı biriktirmişim. Eşim,  “Bunları ne yapacaksın” diye sordu... “Yakın” dedim “Ne işe yaradılar ki bundan sonra neye yarayacak!” Türkiye Cumhuriyeti gözlerimizin önünde yok ediliyor.

Bugün ülke ve dünya haberlerine bakıyorum... Yazılanları okuyorum... Her şey değiştikçe, aynı kalmış. Hatta beter olmuş. Benim yazdıklarım, söylediklerim, yılların yalan rüzgarları karşısında “ok meydanında buhurdan” gibi kalmış...

Donkişot gibi yel değirmenlerine saldırmışım ve gerçekleşmeyecek rüyalar peşinde koşmuşum. Yorgun düştüm.

*** *** ***
Korkarım ki bundan sonra ülkede çok vahim gelişmeler yaşanacak. Atatürk’ün Cumhuriyetinin yerine 2. cumhuriyet mi olur? Erdoğan’ın saltanatı mı olur? Bir devletin kurulması hazırlıkları var. Allah bana o günleri göstermesin. Ancak bu felakete engel olacak umut ışıklarını milletimde göremez isem, Namık Kemal’in söylediği gibi mezar taşıma yazılsın:  “Vatan mahzun, ben mahzun”!

Ancak bu vedanın ucu açık: Gene de havlu atmıyorum, pes demiyorum; önce ömrüm vefa ederse, gene kılıcımı -kalemimi- kullanacağım. Kuliste replik bekliyorum!

Bana “ülkeyi kurtarmak sana mı kaldı” diyorlar. Doğru bana kalmadı hepimize kaldı, hepimizin görevi... Ama ben vazifemi yaptım... Vicdanım rahat...

Yeni tazminat davaları ve cezalarıyla gazeteye yük olmak ve eşime zarar vermek istemiyorum artık.. Beni bağışlasınlar.

Evet pes etmiyorum... Allah kısmet ederse en son yazımı ülkemizin bu karabasandan kurtuluşunun bayramını teyit etmek için yazacağım.

“Şimdilik elveda” sevgili okuyucularım. Allah’a emanet olun. Asıl, sevgili Türkiye, Allah’ıma emanet ol!

*** *** ***
Atatürk’e son bir vazifemiz var; bir TV programı için O’nu yakından görmüş, yanında bulunmuş eşimle birlikte 10 Kasım’da Anıtkabir’de mübarek huzurunda bulunacağız... Orada öleceğimizi bilsek de...

Altemur KILIÇ - 30 Ekim 2012 - Yeniçağ

Atatürk'ün silah arkadaşı Kılıç Ali'nin oğlu usta yazar Altemur Kılıç'ın son yazısı. Mekanın cennet olsun :(((


20 Ekim 2016 Perşembe


Merhaba. İlk defa ne yazacağımı bilerek geçtim bloğun başına. Aslında vakit öldürmek, bir meşgale olsun maksat. Zaten konu da meşgale başlığı etrafında dönüp duracak. İlk defa sizden birazdan yazacaklarım hakkında fikrinizi beyan etmenizi isteyecektim. Lakin öncesinde bir iki blog okuyayım dedim, enteresan çoğu sanki ben yazmadan yazacaklarıma cevap vermişler sayfalarında. Ve genel bir karamsarlık hâkim, üstelik benden bile fazla. Havalara bağlıyorum bu durumu yoksa bunca karamsar fazla gelir bir ülkeye.

36 yıl öyle gelip geçti ve belki de bir o kadar ömür kalmadı geriye. Yani zaman hızla akıp geçiyor ama gene de insanoğlu sıkılmamak adına kendine bir takım meşgaleler arama telaşında hem de ömrünün her döneminde. Zamanın bu kadar kıymetli ve acımasız olduğunu bilmemize rağmen neden bazen tüketmek adına yalandan bir şeylerle uğraşıyoruz. Yaman bir çelişki değil mi bu?

Merak etmeyin bende sizin gibi canı sıkılanlardan biriyim sevgili okurlar. Yukarıda bahsettiklerime rağmen bende sıklıkla meşgaleler arayıp duruyorum. Ama daha ziyade zamanı tüketmek için değil de yaşamdan daha fazla keyif alabilmek adına. Evet, evet biliyorum aslında sadece yaşamak bile keyif almak için yeterli bakmasını bilene, ama gene de ne bileyim işte.  Hani çokça yeteneğim var yazabilirim, iyi bir çizerim, sağlam bir basketbol oyuncusuyum falan filan. Ve aslında bunları yapmak için bir yeteneğe de ihtiyacı yok ya insanın, keyif alıyorsa ne ala.


Şimdi gelelim asıl konuya ve sanırım bu noktadan sonra beni birçoğunuz kınayacak şaşıracak ne bileyim, ama sadece bir düşünce ve sizle paylaşmak istedim.  Yahu arkadaşlar evleneyim ulan diyorum. Hayır, bir aday falanda yok, sadece hmm bu olur, bak bu da olur, aslında şu da neden olmasın ki diye düşündüğüm kızlar var. Buraya kadar gayet normal yazdıklarım. Neden evleneyim diyorum biliyor musunuz, bir meşgale olsun istiyorum, cidden. Hani karı dırdırı, çocuklar, geçim derdi falan derken bir bakmışsın geçivermiş koca bir ömür, oh be :) hani sorumluluk kişilik sahibiyse insan öyle sıkılınca bırakabileceğin bir meşguliyette değil bu.  Zaten özellikle âşık olmamaya imtina ediyorum. Bir kere yaşadım ve getirdiklerinden çok götürdükleri kalıyor bünyede. Ve bence kötü bir hastalık. Sevgi saygı daha önemli şeyler kanımca. Hem uzmanların ağız birliği ettiği üzere bitiyormuş bir süre sonra aşk, geriye şanslıysan bu saydıklarım kalıyormuş. Tek sıkıntı karşı tarafa karşı ne kadar ahlaki olur bu durum? Yok, cık olmaz ulan.  Ne saçma bir düşünceymiş bu :) hatun benim canım sıkılmasın diye tabir yerindeyse bir hobi olacak öyle mi. Hafta sonu sudoku çözmek gibi :) neyse paylaşmak bile ayıp olur normalde bu yazıyı şimdi idrak ediyorum. Lakin sırf gülesiniz diye yayınlayım bari… Sevgiyle kalın, hoşça kalın.

5 Ekim 2016 Çarşamba


,İnterstellar. Muhteşem bir film ve sanırım bugüne dek izlediğim en iyi bilimkurgu film diyebilirim. Blade runner ,2001 bir uzay destanı, solaris,contact ve stalker’lar gibi başyapıtları izlemiş biri olarak söylüyorum bunu. Filmden bahsetmeyeceğim izleyin diyorum sadece ama sanırım yazıya filmde geçen bir replikten yola çıkarak devam edeceğim:

“ eskiden gökyüzüne bakar yıldızlar arasındaki yerimizi merak ederdik. Şimdi ise yere bakıp topraktaki yerimiz için endişeleniyoruz.”

İstanbul. Benim caanım İstanbul’um. Üzerinde yaşayan hiç kimsenin memleketi saymadığı kendisiyle özleştiremediği şehir. Zaten her yerleşen yenilmesi gereken bir düşman gibi görüyor. Yeşilçam’dan hatırlayın, adam yedi tepeden birine çıkıp mikeceğim ulan seni İstanbul diye haykırır. Ve her birinin hayali emekliliği gelince doğduğu topraklara dönmek veya güneyde bir yere yerleşmek. Çoğu başarıyor da bunu ve giderken mutlaka bu şehrin bir parçasına tecavüz etmiş oluyor. Pikniğe gidip gün boyu eğlenen oksijenini soluyan ve işi bitince tüm pisliğini oraya bırakan magandalar gibi hatta bazen tüm ormanı yakan, bilerek veya bilmeyerek. Alıcam seni diyerek ırzına geçilen masum bir bakire gibi. Sümüğünü silince atılan bir mendil gibi. İşte özellikle son bir asırdır insanoğlu yaşadığı gezegene de bu gözle bakmaya başladı. N’olcak dünya olmazsa marsa Jüpiter’e ne bileyim galakside gezegenden bol ne var canım… Topraktan uzaklaşıyoruz her geçen gün ve bu hiç iyi değil. Geçen okuduğum bir makale tüm melanetin tarım devrimiyle başladığını savunuyordu. Tarım devrimiyle yerleşik hayata geçtik. Sahiplenme sınırlar çizme ve takas ile ardından para denilen şey böyle başladı. Hatta toplu yaşamın verdiği bir hediye salgın hastalıklar bile böyle başladı. Bugünkü dev gökdelenlerin temeli masum barakalardan gelir. Yazının önermesi şuydu: insanlık avcı toplayıcı olarak kalmalıydı. Doğaya hükmetmeye başladığımız ilk an aslında yok oluşumuzun başlangıcına imza attığımızı bilmiyordu atalarımız. Lakin hala geç kalınmış değil yerimizi ve haddimizi idrak edip elbirliğiyle düzeltebiliriz her şeyi. Yapmamız gereken yukarıdan medet ummak değil bastığımız yere odaklanmak. Hepimizin bildiği gibi kaçmak asla çözüm değildir, kalıp mücadele etmeliyiz. Belki zor ama doğru olan bu. Geçen cast away’i izledim tekrar, uzun yıllar ıssız bir adada mahsur kalan kahramanımız kurtulunca dönüşünü kutlamak için evinde ufak bir parti verilir. Parti sonunda adam herkesi yolcu eder ve dönüp yemek masasına bakar. Birazdan çöpe atılacak yemek artıklarına… O masada kalan artıklar adada yaşadığı beş yılda tükettiğinden daha fazladır. Kahramanımız bakar ve eminim şöyle düşünür bunlarla bir on yıl hayatımı idame ettirebilirim.


Bana gelirsek, iyileşiyorum işte. Ancak doktorları pek dinlemeyip dışarı kaçıyorum bazen ve şu an olduğu gibi omuriliğim birkaç gün fena ağrıyor. Hala sol kolumu kullanamıyorum ve koca yazıyı tek elle yazdım. Ne yapabilirim elimde değil, dışarı çıkmazsam mental sorunlarım baş gösterecek diye korkuyorum. Güneşi görmek rüzgârı hissetmek istiyor hem bedenim hem ruhum. En çokta insan insan istiyor. Sürü hayvanıyız malum ve zaten gene çoğu saçmalık bundan besleniyor ya. Bir gruba dâhil olmak kabul görmek için neler yaptığınızı bir düşünün bakalım. Ne kadar basit canlılar olduğumuzu anlarsınız. Bunu derinlemesine açıp ahkâm kesmek niyetinde değilim bu yetkinliğe sahip olmama rağmen. Son bir yıldır güzel, umut var şeyler yazdığımı düşünüyorum ona rağmen yorumlara bakınca sizi karamsarlığa soktuğumu görüp üzülüyorum. Eğer gene böyle olursa yazmayı kesicem sanırım. Zaten okuyan telve ve narda var sadece. Evet, size diyorum kızlar :) ah unutmadan sayfaya yeni gelen bahtsız arkadaşlar profilinizden blog adresinizi bulamadığımdan bakamıyorum bilginize. Profil ikonunuza tıklayınca sadece takip ettiğiniz bloglar var adresinizi de oraya ekleyin bilginize, ben nasıl yapıldığını unuttum maalesef. Bir başka yazıda görüşmek ümidiyle. Hayat güzel anın tadını çıkarın çünkü tek gerçek şu yaşadığımız an. Bye bye :)))

22 Eylül 2016 Perşembe


Vaziyet-i halimiz:

Yaşanmaz bir ülke haline geldik sonunda, örgütlenmiş cehalet bizleri halt etti. Aranızda hala ruh sağlığının yerinde olduğunu iddia eden varsa kendini inkar ediyordur. Beyinlerimizin ırzına geçiliyor ve sakat şeyler doğuyor akabinde. Asla umutsuzluğa mahal yok sakın buna müsaade etmeyin. Ancak gerçekçi olmak gerekirse ülkenin önümüzdeki elli yılı böyle geçecek buna kendinizi hazırlayın. Ama gayretle mücadeleye devam edersek en azından torunlarımız için bir şeyler yapabiliriz. Ve her zaman dediğim gibi en çok siz dişinizi göstermelisiniz hanımlar zira gülümsemenizden şortunuza hamile iken sokakta dolaşmanıza kadar alenen yaşamınıza müdahale ediliyor. Takipçilerimin çoğu kadın olduğu için zaten farkında olduğunuz bu realiteyi bir kez de ben tekrarlamayı uygun gördüm. Hiç düşünmeden bir iki isim sıralayayım bakalım güçlü kadın denilince aklıma kimler geliyor: Jeanne d’Arc, nene hatun, Halide edip Adıvar, Sabiha gökçen, afife jale, simon de beauvoir, duygu Asena, behiçe boran, Türkan saylan, rosa Lüksemburg, frida kahlo, roselouise parks, canım annem ve şimdi aklıma gelmeyen niceleri. Hepinizin en az bu kadınlar kadar cesur ve güçlü olduğunuza kalben inanıyorum.

Benim halet-i ruhiyem:

Üç ay kadar önce geçirdiğim bir iş kazasından dolayı şimdilik tekerlekli sandalye kullanıyorum. Alalı iki ay oldu ama hepi topu iki veya üç kez dışarı çıkabildim. Sebeplerine gelince öncelikle sizi dolaştıracak birini bulamıyorsunuz. Diyelim buldunuz bu sefer kaldırımların rampalarına park etmiş arabalar ( kaldırıma çıkanlarda var)önünüzü kesiyor. Caddenin karşısına geçicem diyelim bir araba durmaz mı yahu. Gene sağ olsun kadın şoförler daha hassas bu konuda. Sıra geldi asansöre, yakındaki avm sadece iki kat ve bir otoparktan ibaret buna rağmen sapasağlam insanlar tembellik edip önünde dakikalarca bekliyor ve inanır mısınız hiçbirinde bana öncelik tanınmadı. Kimisi acımaklı bakıp kendi sağlığı için tanrıya şükredip teselli buluyor. Kimisi itinayla göz temasından kaçınıyor. Beni en rahatsız eden ise diyelim bir cafeye gittim. Az önce sevinçle şakalaşan herkes suskunlaşıp ciddileşiyor. Belki ayıp olur diye düşünüyorlar ama bu özneyi rahatsız ediyor sayın okur. Ve, yahu kimsenin tadını kaçırmayıp evde oturayım noktasına gelebiliyor insan. Kahkaha mı atıyorsunuz ve yanınızdan bir engelli mi geçiyor lütfen devam edin buna oldu mu? Ben Allah’ın izniyle yakında iyileşeceğim ama bu sayede zaten ayırdında olduğum çoğu şeyi daha kanıksamış oldum. Çok sevdiğim bir abim Didim’de yaşıyor birkaç yıldır ve bu konularda hizmet ediyor. Geçen internetten baktım kendisi de dahil olmak üzere belediyenin ileri gelenlerini gün boyu tekerlekli sandalyeyle dolaştırmış. Özellikle meslektaşı olan mimarları. Alkışlıyorum buradan kendini.

Ve anma:


Maalesef geçenlerde iki önemli ismi aramızdan uğurladık ama her ikisi de bıraktıkları eserleri ve duruşlarıyla yaşamaya devam edecekler. Tarihçi yazar Halil İnalcık ve Sanatçı Tarık Akan. Ruhları şad olsun diyorum. Ülkemiz için her açıdan çok zor bir yıl oldu. Sonbaharla durulacak gibi sanki bu gündem yağmuru. Hayatımda ilk kez önümüzdeki yılı iple çeker oldum. Bir dahakine iyi şeyler yazmak ümidiyle sağlıkla ve sevgiyle kalın, hoşça kalın…

16 Eylül 2016 Cuma


Allah biliyor ya biraz bencilim son bir iki aydır. Ne sözümona darbe ne Suriye'ye girişimiz ne ohal'i fırsat bilip çıkarılan kanun hükmünde kararnameler ne de komşumuz Necmettin amcanın ölümü...
Tek düşündüğüm kırılan omurgalarım,kalçam,kolum. Hani unutsam, ansızın sızlayarak hatırlatıyorlar bazen gece yarısı,bazen de sabahın körü. Ama bu sabah çok çaresizler,belki sızlıyorlar ama farketmiyorum bile. Dedim ya biraz bencildim son bir iki aydır ta ki bugüne dek. Usta sanatçı her daim Atatürk'ün devrimlerinin bekçisi olan, Silivri duvarlarını yıkan Dev insan rol modelim Tarık Akan'ı kaybettik. Rahat uyu halkın "uzun adamı" nöbeti devraldık.

Mustafa Kemal ATATÜRK

Mustafa Kemal ATATÜRK
Yurtta Sulh Cihanda Sulh

Sayaç

woody :)

woody :)

Fransız Kafka :))

Fransız Kafka :))

Translate

özlü söz

özlü söz

452792135464551

452792135464551

etiketler

19 Mayıs 2 yıl okul tatili 21 Aralık 25.saat ABD Ulusal Film Arşivi abraham lincoln Adı Vasfiye alfred hitchcook Altemur Kılıç altın küre amra Amy Amy winehouse amy winehouse/back to black Asım can gündüz Atıf Yılmaz atilla dorsay Attila İlhan avangart avara avatar Aziz Nesin babama mektup bağımlılık Banu Avar barney stinson belit ben beraber yürüttük biz bu yollarda beyoğlu bilim kurgu billy crystal bir romanın anatomisi Biz İnsanlar blake edwards bloglar blowers daugther blues bob dylan böcek bukowski buna da şükür burçlar Butch and Cassidy can sıkıntısı cast away cate balnchet christopher lee closer Conan Cronenberg crossroads cuma Çanakkale Olmasaydı... O Olmasaydı... çevre ve insan çikolota çilek çizgiroman çizim çocuk çubuk deneyi dale carnegie dany glover değişim devrim diana kruger dijital teknoloji dinlediklerim dogmatizm doğa doğumgünü Dostoyevski dönüşüm dün-bugün dünya Dünya günü edebiyat edward norton eğitim ekosantrizm Emin Değer empati engelli yaşam ergenekon kumpası Ernest Hemingway etiket metiket yok etiketsiz eylül Falling down Felice Bauer fight club forrest gump Franz Kafka gabrielle andersen gece gelecek Gellhorn george orwell gitar Godot'yu beklerken Golyadkin gravity Gregor Samsa grogory peck guguk kuşu güzellik halil inalcık hastane hıbır home horoz Corc Hulki Cevizoğlu Hümeyra-yüzüm yağmurda İnci aral ingmar bergman insan internet interstellar İstanbul izlediklerim jack nicholson jack palance jaklin bisset jared lutho jonny deep joyfm jules verne Julie Worzhyak kadınlarımız kafka Kafkaya mektuplar kaleydeskop kanka kanunu karate kid karne kaza kelebek etkisi kendime kendini bil kimmerya kobe bryant koşu körlük-jose saramago köy enstitüleri la traviata lee van cleef leman louise fletcher lous de funes maraton mark twain martin scorsese marvel matrix matt dillon Max Brod Meg Ryan mehmet rauf Melih Cevdet ANDAY Mendilimde Kan Sesleri/ Edip Cansever michaek douglas midnight in paris Milena Milena JEsenka mim misery mobil uygulamalar mr.nobody mungan Murathan Mungan mutluluk müzik Nazım nihat genç obezite oblomov oğuz atay oidipus okuduğuma emin olamadıklarım okuduklarım old man and the sea olumlama teknikleri Orhan Karaveli Orson Welles oscar osmalı türkçesi Ottla Öteki Pablo Neruda paulo coelho pazar persona Peyami Safa pink floyd platon'un mağarası pozitivizm prince proporsiyon radyo 3 red kit red kit'e konuk olan ünlüler redsonja rekin teksoy replikler resim rodin rome with love röportaj Rutkay Aziz sağlık saint of fort washington Salkım hanımın taneleri Salvador Allende sanatın seyri sartre seçme saçmalar Seks hakkında bilmek isteyip soramadığınız her şey selim ileri sevim burak sıcaaakk simpsons sinebulmaca sinema sinema ve edebiyat solomom asch sonun başlangıcı sosyoloji spencer tracy subway stories suretler şairin romanı Şarköy şeker portakalı şiir şili şort şurdan burdan Tarık akan tarot taxi driver tenten TGB The defiant one the happening time tom waits trt-2 türk sinemasının 100.yılı tv uzay Vedia vefat Verdi Verinoka ölmek istiyor Videodrome vs vs vs. waiting for godot Woody allen yanık saraylar yaramaz Harry yaşam yaşar ne yaşar ne yaşamaz Yaşar nuri öztürk yayla sahili yedinci mühür yeniyıl yerçekimi Yılmaz Karakoyunlu yılmaz özdil yüzüklerin efendisi zaman zayıflık