1 Mart 2013 Cuma

Mehmet Rauf- Eylûl



La Traviata; yürüyen merdivenlerden metroya her iniş ve çıkışımda yaklaşık bir aydır uzaktan gözüme çarpan afiş. Kadıköy Süreyya operasında sahnelenen bir oyun, Guiseppe Verdi’den. İlk gördüğümde ne hoşuma gitmişti. Nişantaşı Mecidiyeköy gibi semtlerin peronunda görmek ne kadar olağansa işte doğup büyüdüğüm banliyönün durağında görmek o kadar sıra dışı, sanat adına o kadar sevindiriciydi. Artık bir internetimde olmadığından, her defasında ulan bir dahaki  geçişimde normal merdivenleri kullanıp tam olarak ne zaman, nerde sahneleniyor yakından bakmalı diyordum.Sen değil misin düzenli bir şekilde haftanın belli günleri sekiz on kilometre koşan, şehri neredeyse çoğu kez yürüyerek arşınlayan? diye sorduğunuzu duyuyor gibiyim. Doğrudur efem, ama nedendir bilmem bir yıldan beri işte bu lükse alıştım ve insan bir kere lükse alışmaya dursun. İnanın cep telefonu denen iğrenç aparatı da birkaç yıldır kullanıyorum, hâlâ alışmış değilim ama ebeveyn baskısı diyelim biz buna. Üyesi olduğum operatörün böyle bir abonesi olması ne şanssızlık olmalı, zira altı ayda bir altı liralık kontör yüklüyorum o da hat kapanmasın diye. Bu afiş beni mutlu ede dururken bir haftadır okumakta olduğum romanda bahsi geçtiğini fark edince sevincim ikiye katlandı.Şimdi internetten bakıyorum da ocak ayı boyunca sahnelenmiş ama ne yazık birkaç hafta önce sona ermiş, hoş devam etse de gidebileceğimi sanmıyordum. Yirmi otuz lira arası sanırım biletler. Ama ne tahlili sayılırım ki oyunu belki de operaya gidenlerden çok daha fazla özümsedim Mehmet Rauf’un Eylûl romanı sayesinde. Acaba izlemeye giden kaç kişi Verdi’nin özellikle la travita’sının notalarının Suat ile Necip’in aşklarını hissettirmeden yaşadıkları yegâne sığınak olduğunu biliyordu.

“ Bazen öğrendim zannettiklerini onun yanında beceremeyince kızıyor, “ Ben işte iki sabahtır sizin için uğraşmıştım.”diye hırçınlaşıyordu. Maskeli balodan bir potpuri vardı ki bazı parçalarındaki güzellik ve yüceliğe Necip doyamıyor, “ Bunu bir sene devamlı dinlerim.”diye gülüyordu. Traviata’dan “melek kadar saf”, Aida’dan “ Ah benim kaderim, sana merhamet versin” , Faust’dan 
“ Artık geç oldu, Adiyo!”parçaları böyle olmuştu.
Manon Lescaud onları büyülüyordu; üçüncü perdenin finali olan, “Yok, ben çıldırmışım, bak, nasıl ağlıyorum.”parçası birçok kere tekrar ediyordu; “Ah Manon”diye Necip şarkı söylüyor, piyano ağır ağır inleyerek onlara her şeyi unutturuyordu.”

Romanlarda her ne kadar yazarların başkaca eserlerden bahsediyor olması hoşuma gidiyorsa musikiye değinmeleri de bir o kadar hoş.  Mesela Tutunamayanlar’da anımsıyorum Oğuz Atay; Oblomov’dan Don Kişot’tan bahsediyordu. Bir kitap kurdunu heyecanlandırır bu gibi manevralar sevdiği yazarın referansıyla bahsi geçen kitapları okumaya teşvik eder, keza müzik de işte böyle. Çok değil geçen yaz İnci Aral Şarkını söylediğin zaman adlı romanında Cihan ile Deniz’in tıpkı Eylül’de olduğu gibi piyano başında geçen aşklarını anlatırken Albinoni’nin Adagio’sundan bahsetmişti. Bende yazının sonuna bu muhteşem besteyi iliştirmiştim.
http://kafkayamektuplar.blogspot.com/2012/03/inci-aral-sarkn-soyledigin-zaman.html

Radikal’de ki köşe yazısında Selim İleri(bu günlerde sıkça adını geçirir oldum blogda)Eylûl’ü Artemis yayınlarından okunması gerektiğini çünkü yıllardır birçok yayınevinin romanı gereğinden çok günümüz Türkçesine sadeleştirilerek dil ve üslubun talan edildiğinden yakınıyor.Haksız sayılmaz maalesef bende kötü bir basımını okudum.Alın size yine aynı köşe yazısından bir edebiyat dedikodusu:Halit Ziya bir anı yazısında batı musikisinden hoşlanır geçinen Rauf’un konser sırasında uyuyakaldığını pek eğlenerek yazmış.Diyelim doğru bunun romana menfi bir etkisi olabilir mi,asla.

 Hatırlayan bilir bu kitabın ortaokul dönem ödevim olduğunu ve yıllar sonra nasıl edindiğimi, pek önemli değil ama gene yazalım yeni okurlar için. Peyami Safa’nın Biz İnsanlar adlı romanını ikinci el kitapçıdan alırken bir kütüphaneye ait olduğunu fark etmiş bunu satıcıya gösterince her nedense panikleyerek,ikinci bir kitabı ücretsiz alabileceğimi söylemiş ve bende Eylûl’u böyle edinmiştim. Yaklaşık 20 yıl sonra kitaplığımdaki rafıma böyle gelmişti. Okumakta şimdiye nasipmiş. Gerçekten muhteşem bir roman, ilk gençliğinizde okuduysanız bile yine okumakta fayda var derim ben.

Şayet  “Kasımda aşk başkadır”  filmiyle vuruldunuz ah vah olduysanız yanılıyorsunuz. Romanı bitirdiğiniz zaman anlayacaksınız ki asıl Eylûl’de aşk bambaşkadır ;)

Romanın konusuna gelecek olursak: (güzel Türkçemize yeni giren “spoiler” vermemeye özen göstererek.) Necip uslanmaz bir çapkındır, aslında okudukça anlıyoruz ki gerçek aşkı ararken birçok bedenle bir olmuş; uğrak yeri olan Beyoğlu’nda tanıdığı bu kadınlar zamanla karşı cinse katı bir tutum edinmesine sebep olmuştur. Zevk ve sefa peşinde koşan özellikle kocalarını rahatlıkla aldatmayı huy edinmiş kadınlar… Bu sebeple evlilik kurumuna son derece karşıdır. Ta ki dostu Süreyya’nın evine yaptığı sık ziyaretler sayesinde Suat ile tanışana dek. Elin ele değmediği bir aşk bu ve uzunca süre içinde yaşattığı tek taraflı bir aşk. O Suat’ın daha ziyade namusuna kocasına olan sadakatine zarafetine hayranlık duymaktadır. Ve dostu Süreyya’yı bundan dolayı çok şanslı bulur. Acaba evlilik konusunda, tüm kadınların aynı olduğu konusunda yanılmakta mıdır? Başlarda takdir ettiği, imrendiği bu çiftin, sadece saadetine tanık olmak nedeniyle yaptığı ziyaretler sonunda elinde olmayarak Suat’a âşık olur. Acaba aşk mıdır bu? Hem olacak iş mi en yakın dostunun karısı? Yanlıştır bu yanlış, ayıp günah(!)Hem Suat’a açıldı diyelim o bunları hissetmekte midir? Kadıncağızın günahına girmekte cabası, hem diyelim boş değil o halde Suat’da o lanetlediği diğer kadınlarla aynı kefeye girmeyecek midir? Of! … İşte sonrasında olacakları okudukça göreceksiniz. Okumuş olmaktan son derece memnunum, ısrarla tavsiye ediyorum.

“ Evet, layık olan mesut olur ya da Goethe’nin dediği gibi layık olan kazanır, kazanmayan layık değildir”(s.36)

“…Bilmezsiniz Beyoğlu hayatının, hatta eğlenilecek mevsimde bile nasıl bunaltıcı, beyin ezici bir hâli vardır.  Önceleri bin bir renkli bir hayat görünür, hiç birine benzemez aşamaları var gibi gelir; fakat o kadar tek renk, aman yarabbi o kadar tek renktir, görülen yüzler o kadar daima aynıdır ki… Mahremiyetsiz, samimiyetsiz, gösterişli bir taklitten, soğuk sarı bir taklitten ibaret bir hayat.” (s.55)

“ Buna rağmen inkâr edemezsiniz ki kadınları nefistir” s.(55)

“ Ah insanlar, şu insan kalbi, yüz bin anlamlı bir sır, içinden çıkmak mümkün değil” (s.56)

“ Elindeki kâğıtların arasından bir şey arayıp piyanonun önüne koydu, Suat, “Gravinya” dedi. “Âlâ”dediler. Gravinya’yı ikisi de çok seviyorlardı. “Onda her şey var;” diyordu, “oynak, çevik, üzgün, süzgün. Her tel var” (s.66)

“ O her aşktan zehirlenmişti; önceden kendini bir kere görmek için canını vermeye razı bir iki kadın, parası mı, yoksa kendisi için mi teslim olduklarından tereddüt ettiği birkaç kız, hayvan gibi gelip ayaklarının altına, gençliğinin önüne yatan dört beş kadın…” (s.70)

“Ah, ara sıra ruhunu heyecanla ürperten saflık eğilimi ve şiir sürekli olsaydı… Herkes gibi o da hayatı sade, masum gözlerle görseydi. Hayat onu kollarının arasına alıp tırnakları, dişleri ile paralayarak bu hâle getirmemiş olsaydı…” (s.71)

“ Erkekler var ki olmasalar iyi olmazdı, fakat kadınlar da var ki olmasalar hiçbir şey olmazdı… Elem de saadet de.” (s.76)

“ Erkek kalbinin kadın kalbinden daha çok isteyici olması bir haksızlık değil miydi? (s.83)

“Ah ne kadar yazıktı! Bu kadar güzel, temiz, büyük bir ruhunda heveslerine esir düşmesi, çirkinleşmesi, kirlenmesi ihtimali… Ah ne kadar yazıktı! Niçin böyle oluyordu! İnsanın hayatını temizliği, saflığı için feda edebileceği bir kadın bulmanın ne kadar güç olduğunu düşündükçe kalbi ağlayacak kadar derin bir acı ile sızlıyordu.” (s.100)

“Ah eğer sende yalansan Suat, eğer sende hainsen… O hâlde kime tutunmalı? Neye inanmalı? “s.(101)

“ bu bir sevişme gibi oluyordu. Hiçbir zaman ne büsbütün güven, ne tamamen şüphe olmayan ve asıl çekiciliği bu tayin edilemezlik olan bir sevişme, karanlığın ve rengin genel olmasıyla görülen eşsiz, candan, masum bir sevişme oldu.” (s.149)

“ Bu söz üzerine Suat’a, hayatının bu çağı, ömrünün, kadınlığının eylülü gibi geldi. Eylül! Öyle bir ay ki geçen her güzel günü için ona minnettar olmak gerekir. İçine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, insan o güzel havaların, devamlı yazın artık geçtiğini anlayıp üzülür ve hasret çeker.” (s.181)

“Böyle, birbirlerine bir süre baktılar, sanki gözler uzun süre birbirinden kaçan ruhların artık dayanma güçsüzlüğüyle zayıf ve hasta, acıklı bir deyiş tokuşla büyülenmiş halsizdiler.” (s.183)

“Namus… Herkesin söylediği, fakat kimsenin rast gelmediği bir tür kuş olmalı.” (s.204)

“Bu da mı her sevişme gibi sadece bir nefretle kalbinde bir mezar bırakacaktı?” (s.251)

“Ah bu aşk ne acı bir yaraymış, ne uğursuz bir şeymiş!” (s.257)

“Bari mutlu oldum ya, hiç olmazsa gerçekten sevdik ve bir hayatta istenilecek kadar sevildik ya.” (s.286)

Keyifli okumalar…





3 yorum:

kahve telvesi dedi ki...

Evet ya, kime tutunmalı, kime inanmalı? Cümleler harika Levent, tekrar okumalıyım hem de hemen...

Levent dedi ki...

tavsiye ederim,okuyun bence.
Tutunmak inanmak kısmına gelince,sanırım birine tutunmak çok doğru bir hareket değil.Tecrübelerim bu yönde :)

kahve telvesi dedi ki...

Haklısın da, ara sıra bazı bazı insan yine de yorulduğunu hissediyor, dayanak arıyor kendine..Ta ki, güvendiği dağlara kar yağıncaya kadar ..Sorasında yine toparlanıp , kendi başına devam ediyor yoluna..

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...