17 Nisan 2013 Çarşamba

Horoz Corc



Merhaba günlük. Hı! Sigara yerine çakmağımla kalemi tüttürmeye çalıştım :) çok amaçlı kullandım şimdiye dek doğru ama buna hiç yeltenmemiştim. Kılıç oldu ok oldu. Yaraladı, yaralandım kimi zaman; çoğunluk kalkanım dostum… Sigara işlevini de üstlenirse ne sevineceğim. Sana yazmayalı çok olmuş ama tam tarihi belli değil, bir bayram sabahı diye not düşmüşüm.
Bir bayram sabahı günlüğün başına geçmeme bakılırsa şüphesiz ülke gene kan ağlıyordu. En son ne zaman kendi sorunlarımı düşündüm anımsamıyorum bile; keza geçen yaz yıllar sonra tatile çıktığım ilk andan itibaren hem kendime hem de yanımdakilere zehir etmiştim günleri. Öyle ya, birileri vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığı adına bizler için mücadele etmiş ve bunun sonucu hukuksuzca içeride yatıyorken aman be bananecilik yapmaya ne hakkımız vardı,en azından kendi adıma bu hakkı bulamıyordum ve gene neler yapabileceğim üzerine düşünerek,düşüncelerimi kağıda dökerek  geçirdim zamanı. Bir nebze hafiflemek adına ise Peyami Safa’nın bir romanını okuya durdum. Ki siyaseten merkez sağa yakın olduğunu düşündüğüm Safa bile mütareke yıllarında geçen romanında şu sözleri Orhan’ın ağzından söyletip adeta günümüze bir ayna tutuyor:
   “- Hanımefendi! Türk kadınına taalluk eden bahiste haklısınız! Fakat zannediyorum ki, bu bahsi, tamamıyla ayrı bir siyasal meseleyle karıştırıyorsunuz Avrupalılar buraya medeniyet getirmeye gelmediler, hanımefendi! Bilakis, bizim ilerlememize mani olmak, bizi esir etmek için geldiler. Bakınız işte, polisimiz onların idaresinde iken kadınlarımıza daha çok istibdat yapılıyor. Burada softalarla el ele verecekler. Avrupa’nın müstemleke idareleri, her girdikleri memlekette ileri fikirli adamları iş başından uzaklaştırır ve yerine cahilleri, gerileri koyarlar. Maksat terakkiye mani olmaktır. Emin olunuz,  burada bir Fransız veya İngiliz idaresine yerleşsin, en mutaassıp şeyhülislamlardan daha ziyade sizin kapanmanıza çalışacaktır. Ancak burada kurunuvusta zihniyetini hâkim kılmak şartıyla bize hâkim olacaklarını bilirler. Bakın, memleketin bütün hür fikirli adamlarını Malta’ya sürdüler.(s.221-222)”
Şimdi başına düşme sebebim bizim horoz Corc’tan bahsedecek oluşum zira blogdan birine yazacağım dedim. Eh! Madem Corc’u anlatacağım önce bu deftere geçmek mantıklı geldi; kalıcı olmalı. Daha önce bir arkadaşıma bahsetmiştim ve sanırım çok etkisinde kalmıştı. Benim için bir horozla olan yarenlik çok sıradan geliyordu hâlbuki, demek dışarıdan fantastik bir öyküye benziyor. Neyse işte Corc’un hikâyesi:
Sanırım henüz liseye başlamamıştım yani doksanların başı olsa gerek. O yıllar gecekonduda ikamet ediyorduk, zaten bir gecekondu semtiydi burası. İstanbul’un çok yeri böyleydi o yıllar. Çok hızlı değişti bu şehir. Hemen her gecekonduda olduğu gibi bizimde bir bahçemiz vardı ve emin olun muhitin en güzel bahçesi. Ayva, elma, dut, incir ah birde iğde ağacımız vardı. Rengârenk güller, goncalar, begonyalar, uyku çiçekleri…  Nanemiz vardı mesela, anımsıyorum bir komşumuz sürekli bizim bahçeden alırdı naneyi yemeğine katmak için. Şehrin çehresiyle beraber ne çok şey değişti, o vakit komşularımızın aslen nereli olduklarını bilmez, önemsemezdik. Birinizin annesi, ninesi türbanlı mıydı Allah aşkına? İnanmıyorsanız açın eski resimlere bakın,kızlar evlendikten sonra başörtüsü takmaya başlardı sadece,o da bir kısmı. Orası büyükşehir Anadolu’da böyle değildi demeyin sakın. Zira bağ bahçede çalışan emektar Türk kadını içinde elverişsizdi bu giyim tarzı, şalvar giyilirdi. O da o dönem Sümerbank’ın dizayn ettiği rengarenk, Anadolu’nun karakteristik özelliğini en iyi şekilde anlatan basmalardan. Amerikan bezini yer silmek gibi önemsiz işlerde, paçavra niyetine kullanırdık. Hoş! Artık Sümerbank bile kalmadı ya. Şimdilerde bu iki konu üzerinden on küsur senedir siyaset nemalanıyor. Neyse konumuz Corc değil mi?
Bir Pazar annemden habersiz iki civciv alıp gelmiştim pazardan. Kızdı falan elbet ama n’apsın, sanırım bir kaç güne ölür diye düşünüp razı olmuştu. Bir kutunun içine koydum onları, gece üşümesinler diye üzerlerini örttüm falan. Kısacası kuru bir heves olarak kalmayacağı belliydi bu işin. Gene de birkaç güne teki öldü. Diğerinin üzerine daha çok titremeye başladım.
İlk bir Pazar sabahı ailecek kahvaltımızı ederken her nasılsa kutusundan çıkıp, o yüksek masadan atlayıp salonu turladıktan sonra sofraya kahvaltıya katıldı. Üstelik henüz on beş günlük falan olsun. Zaten yer sofrasıydı, öyle yanımdaki boşluğa geçti ve nafakasını beklemeye koyuldu. Görgü kurallarını, haddini biliyor gibiydi. Pek eğlendik doğrusu ve sonra sıkça tekrarladı bunu, yetinmedi bazı akşamlar gene kutusundan atlayıp TV izlemeye sohbeti dinlemeye katıldı. Derken sarı tüyleri beyazlaşıp kanatlanmaya, ibiği az da olsa belirmeye başladı. Ve hızla büyüdü ardında bıraktığı pislik öyle pek tolare edilecek gibi değildi artık. Çaresiz bahçeye bir kümes yaptım. Zaten oldum olası sürekli kömürlükte tahtalardan bir şeyler yaptığımdan çok zorlanmadım, hatta bayağı konforlu bir ev oldu sanki.
Gecekondu semti olmasına rağmen benden başka kimse tavuk bakmıyordu yani Corc daha kendi cinsinden bir canlıya rastlamamıştı ve bu durum onun kafasını karıştırıyordu. Eminim kendini ailenin bir ferdi, bir insan olarak görüyordu. Neden şimdi evin dışına itilmişti. İnanır mısınız son gününe dek bir kez olsun yerden buğday yememişti; tabağından yerdi. Gagasını tabağa vurdumu dışarı fırlayan buğdaya bakmazdı bile. Zaten günün üçte ikisini arka bahçede tahtalardan bir şey icat ederek veya kömürlüğe kaldırdığımız eski gırgır dergilerini okuyarak geçirdiğimden çabuk alıştı bu yeni durumuna.
Gelişimine gün be gün şahit oldum bana göre çok daha çabuk gelişiyordu. Ve an geldi bariz bir şekilde anlaşılır oldu Corc bir horozdu. Bahçemizde bir inşaat demiri vardı, tünek benzeri üzerine zıplayıp öğürmeye başladı bir gün, sanki öksürüyor boğuluyor gibiydi ve bir örgg… sesi ve sonra ühürggzz!... Bu böyle birkaç gün sürdü ve sonunda işte o narasını tüm şaşaasıyla attı. Ühüüüüürüüü… ühüühüüüürüüüüüüü… İlerleyen günlerde buna dev kanatlarını çırparak eşlik etmeye başladı.
Tuhaftı Corc. ‘Corc gel oğlum deyince geliyor, hadi kümesine, geç oldu deyince homurdanarak yuvasına giriyordu. Bazen başını okşayınca guruldayıp sakinleşiyor hatta uyukluyordu. Sonraları bir oyun buldum, kolumu uzatınca hemen zıplayıveriyordu ve bende bir çiçeğe konmuş sineğe doğru onu götürüyordum. Tak giye gagasıyla saldırıp midesine indiriyordu, neredeyse hiç ıskalamazdı. Komşular şaşkın gözlerle bizi izliyordu. Kolundaki horozla sinek avlayan bir ergen :)
Corc hâlâ kendi türünden bir canlıya rast gelmemişti ve söylemeyi unuttum fırsat buldukça her daim açık olan evimizin kapısından içeri kaçamak yapıyordu. - O yılar evlerin kapısı açık dururdu. – anneme rastlarsa şayet durum değişiyordu. Annem : “ Corc, hıı…! Kızıyorum bak, hadi evine” diyor, o da godo godo diye bir ses çıkarıp gidiyordu, söz anlardı.
Zamanla ibiği iyice kızarmış, kocaman babaçka bir horoz olup çıkmış ve çok huysuz olmaya başlamıştı.  Sabah kapısını açınca birden ayaklarımı gagalayıp kovalıyordu beni, sabahları çok aksi oluyordu, sonra gün boyu oynardık gene. Mahalledeki köpekleri de kovalayıp korkudan titretmeye başlayınca şöhreti hızla arttı. Biraz büyükçe abiler zaman zaman bahçenin önüne gelip Corc’u kızdırıyor, o da kafası önde kanatları geride nefes nefese sokağın başına dek kovalıyordu onları, herkesin eğlencesi olmuştu. Fakat ne üzülürdüm bilemezsiniz zavallının tıknefes kalışına. Kalpten gidecek sanıyor, şefkatle seviyordum. Kalp atışları normale dönene dek kucağımdan bırakmıyordum. O ise arada dönüp bana godo godo diye bir şeyler anlatıyordu. “ Bak nasıl kovaladım yavşağı Levo gördün mü? Ben sorarım onlara, üstüme gelmesinler uleyn” diyordu, eminim. Corc benim aksime delikanlı bir tipti, vallah elinde bir tespihi eksikti, bakışları da bir tuhaflaşmıştı. Sanki tek kaşı kalkık Kadir abi modundaydı.
Günler böyle geçerken Corc hemen her bulduğu materyalin üzerine çıkıp tepinmeye başlar olmuştu. Mesela beni veya mahalleden bir veledi kovalasın ki kaçanın muhakkak terliğinin teki çıkıverir, işte o terliğin üstünde tepinip öfkeyle geri dönüyordu. Öyle ki bir gün kırdığım bir odundan fırlayan parçayı bile altına almıştı. Bu ritmik hareketlerin ne olduğunu yaş itibariyle çözemiyordum doğrusu. Yalnız nedense büyükler çok gülüyordu bu duruma. Derken bir akşamüstü babam eve siyah bir poşetin içinde beyaz bir tavukla çıkageldi. Hepimiz şaşkın, ben yemek için aldı sanmıştım. Benim yaşımdakiler hatırlar o vakitler pazarlarda canlı tavuk satılırdı. Bir tanesini parmağınızla işaret eder ve adamda oracıkta kafasını vücudundan ayırıp size verirdi, bazen de canlı alırdınız. Ne günlerdi yarabbi. Ev hanımları içinde zordu; yok tüylerini yol, yok tütsüle falan. Babam Corc’a arkadaş getirdim gelin bu gelin dedi. O karanlıkta kümese yanına koydum ama karanlıkta bir salak olur tavuklar :) anlamadı sanırım. Neyse, sabahsı ben babamın neden Corc’a bir arkadaş aldığını, Corc’un neden terliklerin üstünde falan tepindiğini çözmüş oldum millet :)
Tavukçuk el kadardı, tırnakları rahat beş santim vardı, tüyleri dökük ibiği renksiz ve sarkıktı. Yaşlı bir tavuktu bence bu veya çok sağlıksız. İnanır mısınız bence bir yuva bulması ve Corc’un aşkından olsa gerek, tırnakları sanki pedikürcüye gitmiş gibi düzelmiş, ibiği kızarıp diklenmişti. Hatta o beyaz tüylerine bir parlaklık gelmişti sanki. Aşkın insanlara verdiği o parıltı canlılık tüm canlılar için geçerli olmalı. Tavuk, Corc gibi değildi, yerden yemleniyor, hatta Corc’un hiç oralı olmadığı bahçedeki uyku çiçeklerini falan otluyordu. Zamanla Corc’ta ona uyum sağlamaya başladı ama o da ona çok şey öğretti bence. Tam bir centilmendi, tabağa yem dükünce iki gaga vurup eşine sesleniyor önce ona yediriyordu. Zavallı tavuk neler görmüş olacak ki bir kez elime alıp sevmeme razı olmadı. İnsanların neler yapabileceğini Corc’un aksine çok daha iyi biliyordu. Corc onun yanında toy cahil şehirli bir snoptu. Gene her adımında yanlarındaydım onlarla, bir gün kömürlüğe bir limon sandığı koymayı akıl ettim ve içine de biraz saman gazete falan koydum. Anlamsız gözlerle beni izliyorlardı tabi tavuk biraz daha uzak bir mesafeden. Ardımdan gidip baktılar ama pek oralı olmadılar. Birkaç gün sonra ise beklediğim oldu. Tavuk sandığa oturdu ve saatlerce kalkmadı. Corc bir iki gidip oynamaya falan çağırdı ama cık! Akşama doğru ancak kalktı ve kümeslerine çekildiler. Birkaç hafta hep böyle geçti, tavuk saatlerce yatıyor, Corc duruma bir anlam veremiyor gibiydi ama son zamanlarda üzerine ağzında gagasıyla saman çerçöp getirip sandığın içine atıyor ve n’apıyor nasılsın gibisinden homurdanıp tekrar onu yalnız bırakıyordu.
Artık beni pek yanlarında istemiyorlardı, özellikle tavuğa yaklaşınca Corc bana saldırmaya başlıyordu. Bir gün her zamankinden uzun yattı tavuk sandığa ve kalkmak bilmedi, yaz vakti akşam dokuz gün hâlâ aydın. Corc kömürlüğün çatısında bir ileri bir geri gidiyor, gergin olduğu her halinden belli. Bense evin köşesinden gizlice başımı uzatmış onları izliyorum. Tavukçuk bagbag bag bag diye dakikalardır bağırıyor, neden sonra kuyruğu doksan derece açıyla diklendi. Corc’un kömürlüğün çatısında onu görmesi imkânsızdı. Kanatlarını her zamankinden çok çırpıp şimdiye dek duyduğum en kuvvetli şekilde ötmeye başladı ve tavuk aynı anda sandıktan silkinip halsizce kalktı. Corc hemen çatıdan atlayıp yanına gitti. Gagasıyla gagasına dokunuyordu yeminle, godo godo godo falan diyor, yerden bir ot koparıp tavuğun önüne atıyordu ama tavukçuk oralı değil, bitkin. Bizim anlayamayacağımız psişik bir şekilde durumdan haberdar olmuştu Corc. Benim kalbim ise onlardan daha çok atıyor, ne olmuş acaba yumurtlamış mıydı diye düşünüyordum. Ancak yarım saat sonra onlar uzaklaşınca parmak uçlarımda sandığa koştum ve ne göreyim, o minicik tavuğun nerdeyse kendisi kadar büyük bir yumurta, üzeri biraz kanlıca. Sonra tavuk gün aşırı yumurta vermeye başladı ve artık ne eskisi gibi helak oluyor ne de Corc öyle yırtınıyordu.
Bir gün kayboldu bu ikisi ara ara yoklar, çıldıracağız. Annem bakıyor, ben, kardeşim, yok yoklar. Ümidim tükenmişti neden bilmem bir ara eve geçtim. O da ne? Corc nasıl olduysa tavuğu da ikna edip eve sokmuş ve yatağa boylu boyunca uzanmışlar. Evet, evet uzanmışlardı. Corc bir kanadını kocaman açmış tavuğun yani eşinin üzerine atmış öyle yatıyorlardı. Oh! Allah muhabbetinizi artırsın ne diyeyim. Gülerek, anneee buldum onları diyerek çağırdım. Annem şaşkınlıktan ağzı açık o meşhur kahkahasını patlatıverdi. Sonra yarı ciddi gülmemeye çalışarak : “Ah… Corc! Hadi bakalım evinize” dedi.  Corc başını kaldırıp her zamanki homurtusunu yaptı “godo godo”. Annem, hadi bakayım diye tekrarlayınca Corc kızgın, tavuk mahcup, başı yerde evlerinin yolunu tuttular. Ne gülmüştük o gün :)
Bir ihtiyarı nasıl çukura düşürdüğünden, mahallenin kadınlarını nasıl toplandıkları bahçeden eve hapsettiğinden, bir esnafa nasıl ayar olup akşam dükkânı kapatana dek gagalamak için inatla beklediğine kadar anlatılacak öyle çok şey var ki daha ama bazıları bana kalsın.
Corc zamanla iyice huysuzlaşıp mahallenin çocuklarına saldırmaya başlamıştı ve gerçekten tehlikeliydi. Sıkça şikâyet almaya başlayan babam bir gece karar vermişti sabah kesecekti Corc’u. Ağlamalarım, isyanım para etmemişti. Sabah kalkınca ne görelim kümesin kapısı ardına dek açık, bahçenin hemen her yeri tüylerle kaplı ne Corc var ne de tavuk. Günlerce bulamadık, kimi sansar yemiştir dedi, kimi bir hırsız çalmıştır. Bense ufakta olsa gece konuşulanları duymuş ve kanatlarını çırpa çırpa uçup gitmişler diye hayal kuruyordum. Tüylerin sebebi bunlar olmalıydı.
Günler sonra arkadaşlarım, Levent koş Corc’la tavuğu bulduk bardakçıların bahçesinde dediler. Ben annem falan koşarak gittik. Ne göreyim Corc’un içi oyulmuş paramparça, tavukçuk ise sadece boynunda ufak bir kan lekesi, öyle yan yana can vermişler. Çok üzüldüm, yıkıldım. Beni teselli eden tek şey kesilerek değil de bu şekilde ölmeleriydi. Kötü bir son olmasına karşın bu bir daha doğal bir durumdu . Oraya gömdüm onları. Biliyordum bir ömür unutmayacaktım Corc’u. Bir dönemim onla geçmişti işte, arkadaşımdı.
Şimdi düşünüyorum da o gelin gibi beyaz tavuğa bir isim koymak hiç aklımıza gelmemişti. Kadının adı yok, hiçbir yerde şekilde. Olsun onu o Pazar tezgâhından kurtarıp bir hayat yaşatmıştık. Belki yakında fola yatacak yavrulayacaktı. Vakti de gelmişti hani. Ama zaten birkaç ay sonra bizim gecekondu, ağaçlar falan kesilip yerine soğuk ruhsuz bir beton yığını dikilmişti. Şimdi ki bu iki metrekare balkonda nasıl bakardım onlara. Sanırım her şey yaşanması gerektiği, olması gereken gibi olmuştu. Bir gün karşılaşacağız Corc, kendine iyi bak.
Not: geçen duydum Japon bilim adamları horoz denilen canlının neden ne tür bir refleks, dürtü ile öttüğünü araştırıyorlarmış. Düşününce önemli bir araştırma bence de, onlara buradan duyuruyorum, fikirlerimle size yardımcı olabilirim. Yukarıdaki fotoda Corc henüz 6 aylık.Bu uzun yazı için de özür okuyan kardeş. Sevgiyle kalın, hoşça kalın.

7 yorum:

kahve telvesi dedi ki...

O kadar güzel ve akıcı anlatmışsın ki Levent, keyifle okudum, sonunda hüzünlendim. İnsan çok kolay bağlanıyor besleyip büyütüğü bu varlıklara.Ve kaybetmek çok acı veriyor..

Nalan iyidoğan dedi ki...

çok güzeldi tüm hayvanlı hikayelerimiz gibi.evet hayatın çok önemli bir kısmını paylaşırız,bazı zor şeyleri yaşarken daha kolay atlatmamıza bile neden olurlar..tavuk kedi kuş,hiç farketmez,insanın veremediği bir şeyi sunarlar bize o zamanlarda...ayrılık kaçınılmaz..ama onunla öyle anlar yaşanmıştır ki ömre bedel..ben de civcivli bir son beklemiştim ama olmadı..iki kanun kaçağı gibi olmuş sonu,iki aşık kanun kaçağı hatta...
ben de hayvan dostlarım için ayrı bir blog açtım,hakediyorlar çünkü..tıpkı anlattığın hikayedeki corc ve tavuk hanım gibi..

Levent dedi ki...

Telve ve Nalan hanım,okumanıza sevindim,o kadar yazdık yahu :) Siz de zahmet edip yorumlamışsınız,eh! bir yanıt gerektirmese de ayıp olmasın diye gereksiz iki kelam edeyim dedim:)
Nalan hanım siz veterinerdiniz sanırım,eh!sizin okumanız kaçınılmazdı zaten :)

Memet Sercan dedi ki...

Uzun yazı için özür dilenir mi... Keyifle okudum, ellerine sağlık :)

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Bana yaptığın yorumda şaşırmıştım, ama detaylı anlatımında Corc'u çok sevdim. Hayvanları çok sevmemle ilgisi olsa da, senin akıcı ve dün olmuş gibi bütün detaylarıyla yazmanın da etkisi var sanırım. Yazında Corc'la birlikte kentsel (rantsal) dönüşümden önceki zamanları da çok güzel anlatmışsın. Sana yorum yapmıştım ama sanırım bi aksaklık oldu. Bu arada ayın 16 da ameliyat oldum. Sonuç da iyi çıktı, korktuğum gibi olmadı. Kusura bakma okuma için. Aslında dün gece okumuştum. :)

Levent dedi ki...

Memet Sercan;sağolun.Pek hemcins okuyucum yoktur şaşırdım :)

Levent dedi ki...

Nilüfer dünkü yorumunda gelmiş,aksaklık yok.Benim netim olmadığından ancak bakabildim.kentsel (rantsal-beter) dönüşüm kısmı farklı sadece:) Yanıtını bekliyordum gerçekten, çünkü bu şekilde ameliyatın sonucunu da öğrenecektim.Çok sevindim :) Geçmiş olsun.

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...