25 Mart 2013 Pazartesi

Murathan Mungan- Şairin Romanı

Uzunca bir yazı olacağını hissettiğimden vurucu sözcükleri başında söylemekte fayda var.- Zira uzun yazılar pek okunmaz- Bu roman gün gelecek Dünya edebiyat tarihinde başyapıtlardan biri olarak anılacaktır. Elimdeki ilk basım ve Nisan 2011 tarihli, araştırma yapmadım ama belki de tek basım olarak kalmıştır. Hiç şaşırmam buna, benim gibi kendini bir yazar adayı olarak görenlerin cesaretini kırması bir yana, nice büyük yazarı kıskançlıktan çatlatmış olsa gerek. İşin burasında romanda adı geçen karakterlerden biri olan Ehiyu’yu ve Agabu’nun Serhenas’a karşı hissettiklerini daha iyi anlıyor insan. Belki de gizil güçler bu romanın duyulmasını engellemek için elinden geleni ardına koymamıştır :)Ya da sadece 10 punto ve tam 582 sayfa olması birçok kişinin gözünü korkutup okumaktan alıkoymuştur. Murathan Mungan’ın şiirleri öyküleri romanları olsun hep beğenmişimdir ama okuduklarım kadarıyla diyebilirim ki bu en önemli en müthiş eseri. Yazım sürecinin tam 15 yıl sürdüğünü de ayrıca belirtmek isterim. Arka kapağındaki tanıtım yazısı her ne kadar birçok kitabın aksine başarılı bir özet olsa da gene pek yeterli değil. Daha romanın ilk sayfalarında tümüyle kurmaca bir dünyanın içine doğru yol almaya başladığımda aklıma yıllar önce okuduğum Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi geldi. Öncesinde okuduğum tek fantezi roman bu olduğundan gereksiz bir mukayese yapmaya başladım. Okuyan bilir Tolkien bu türün babası sayılır birçok çevrede. Şu kadarını söyleyeyim, öteki âlemde bu kitap kulağına fısıldandıysa haset’inden dudaklarını ısırıp kanatmadıysa ben de bir şey bilmiyorum. Gene de fantezi romanı diyerek batılılaştırmaktansa kitabın arka yüzündeki şu alıntı çok daha güzel: “ Batı’nın modern çağ fantezi romanlarıyla Doğu’nun Bin bir Gece Masalları’nın özgün bir bileşimi.”


Bir dünya düşünün en önemli öğesi şiir en hürmet edilesi kişileri şairler olan. Eh! Bir şairin ütopyası bu olmasında ne olsun, di mi :) Bu bağlamda Şairin Romanı adı çok yerinde olmuş doğrusu. Böylesi bir dünyada şiir adına bi nevi Oscar gibi törenler yapılması kaçınılmaz olurdu elbette. On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri bu maksatla yapılırdı. Şenliklerin yapıldığı Odragend’e doğru yola çıkanların: Şöhreti Anakara’nın dört yanına yayılmış iken ani bir kararla yurdunu terk eden ve tam elli yıl sonra geri dönen bilge şair Bendag’ın; yıllarca kendini eve hapseden şiir filozofu Moottah ile çırakları Zeey ve Tagan’ın; yalnızca şairleri öldüren bir seri katilin peşinden giden Gamen ve yardımcısı Pepqemok’ın öyküsü… Evet, bir fantezi romanı olmasının haricinde Agâhta Christie romanlarındaki tadı alacağınız müthiş bir cinayet kurgusu da cabası. Sadece bu yönden bile ele alsanız gene savunduğum başyapıt olma özelliğinden bir şey kaybetmeyecektir. Dört başı mamur bir roman, kusursuz… Son ana kadar katilin kim olduğunu bilmek bir yana, birkaç cümlelik bir açıklamayla öyle ters köşe olacaksınız ki… Bu bağlamda sinemadan örnek vermek gerekirse: Hani Dövüş Kulübü’ymüş, Altıncı His’miş, yok efenim Diğerleri imiş hepsi tırt, palavra kalır… Yok, cık! Kitabı pazarlamaya kalkıyormuş gibi hissettim kendimi bir an. Vallah siz bilirsiniz, okumazsanız çok şey kaybedersiniz. Tüm bu olay kurgusu falan filan haricinde içerisinde altını çizecek öyle çok kelime, hatta koca paragraflar çıktı ki. Hangi birini paylaşayım bilemedim. Her söz bir öğreti niteliğinde. Tamam, benden bu kadar, işte altı çizdiklerimin minicik bir bölümü:


Ne tuhaf! İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zamandı. İnsan içinde yaşadığı anı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu. (s.9)

“ iyi şiir doğa gibidir,”derdi ilk ustası, “en çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarır.” (s.10)

“ şairlerin ortalığa hâkim olacakları saatler herkesin uykuda olduğu saatlerdir,”derdi. “Gece yarısından sonradır ve sabahın ilk saatleridir. Herkesin uykuda olduğu saatleri kullanır şairler. Çünkü zaman hırsızıdırlar. Başkalarının zamanlarını çalarlar. Yeryüzünün saklı zamanlarını, uykulu zamanlarını kullanırlar. Herkesin ortak kullandığı saatlerde zaman zayıflar, güçsüz düşer. Çünkü paylaştırılmış, bölüştürülmüş, diri tutulmuştur; ışığın ve gölgenin oyunlarından mahrum bırakılmıştır; her şey çok aydınlıktır. Nesnelerin ve hayatın görünüşü çiğdir. (s.11)

Zamanın daha som, günün daha zayıf olduğu saatleri kullan yeryüzüyle söyleşmek için.(s.11)

“ Yaşlılığın en iyi yanı bu,”diyor. “Kimsenin gözüne batmıyorsun artık. Kimse iş buyurmuyor sana. Bir şey ummuyor. Kimsenin rakibi değilsin. Kimse seni kendi varlığı için bir tehlike saymıyor.” (s.18)

Bendag en tehlikeli yolculuklarda bile hiçbir zaman kesici, delici alet taşımamış, başkasının ölümünden hayat kazanmak istememişti.(s.36)

Ardında bıraktığı yaşamı kendinden sonrakilere sağlam teslim etmek istercesine, zamanın götürdükleriyle koruduklarının son kez sayımını yapmak isteyen dikkatli gözlerle bakıyordu çevresine. Bir şair ölürken yerküreyi bulduğundan daha güzel, daha iyi bırakmak zorundadır, demezler miydi hep?(s.42)

“Bazı insanlar yaşadıkları bir deneyim sonucu bir kerede büyür ve ondan sonra bir daha büyümezler. Erken ustaların çoğu böyledir, kırkında-ellisinde ulaşmaları gereken olgunluktaki şiirlerini yirmili yaşlarında verdiklerinde hayatlarının geri kalanı zor geçer.”(s.48)

“Her deneyimin insana bir şey kazandırdığı söylenir bir de, ama demek ki bazı deneyimler kaybettirebiliyormuş!”(s.64)
Başınıza tatsız bir şey geldiğinde hemen uyuyun çocuklar. Göreceksiniz, uykunuzda sıkıntınız hafiflemiş olur, sorununuz her ne ise üstesinden gelebilecek gücü uykunuz bağışlamıştır size.(s.66)

Çöken uygarlıklardan her zaman iki şey kalır geriye: Şiir ve çömlek. Yerkürenin en eski tanıkları.(s.71)

“Onu her gördüklerinde ‘Söyle bakalım Dohanara’lı Tarkusyu, çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?’diye sorarlarmış. O da her seferinde, ‘Her ikisi de…’dermiş. ‘Ama bana soracak olursanız, en iyisi okuyarak gezmektir.’diye de eklermiş.”(s.80)

İnsanlar eskiden kaybolmaktan bu kadar korkmazlardı, dedi içinden. “Kaybolmanın insanı zenginleştiren serüvenlerine olanak tanırlardı; yazık, bazı şeyleri kaybolmadan öğrenemez ki insan!”(s.81)

Şiirin kendisi bir çeviridir.(s.98)

“Doğada sözcük yoktur derim ya hep, evet doğada sözcük yoktur, ama doğada şiir vardır. İnsan doğada olmayan bir şeyin yardımıyla doğada olan bir şeyi yeniden yapar, yaratır. İşte size bir şiir tanımı daha. Bu tanımı da çiçek kurutur gibi diğerlerinin arasına koyup saklayın.”(s.98)

“Göz önünde olduklarına bakmayın, tabiat ve emek en büyük sırdır.”(s.101)

Bakın hayvanlar yaşamlarına anlam aramazlar, varoluşlarını sorgulamazlar. Bütün bunlar bizim cezamızdır. Hadi cezamızı güzelleştirelim. İnsanı tabiata şiir bağlar. Tabiatı ancak şiirle anlayabilir, kendimizi tabiata ancak şiirle bağışlatabiliriz.(s.105)

Ömrünü harflere vermiş biri olarak biliyordu ki yazı, eli kalem tutan herkese, içtenliğin en çabuk sahteleşen şey olduğunu öğretir.(s.120)

Bir erkek olduğu halde aynı elma ağacının dallarında çamaşır kurutmanın önemini biliyor Gamenn; bunun kadınlar için ne ifade ettiğini, kendi aralarında bir tür kardeşlik bağı sayıldığını biliyor. Bölgenin halk şarkılarının birinde, bir nedenle incinmiş olan kadının diğerine şöyle sitem ettiğini anımsıyor: “Aynı elma ağacını dallarında çamaşır kurutmadık mı seninle?”(s.133)

Gaveleana menekşesi ancak kadınların elinden su içen doğanın sihirli çiçeklerinden biri. Yağmur suyuyla besleniyor ama bir tek erkeklere kokuyor. Bugüne kadar hiçbir kadına kokmadığı biliniyor. Tıpkı hiçbir erkeğin elinden su içmediği gibi.(s.135)

O, her zaman yalnızlığını her şeyin üstünde tutmayı bildi; yalnızlığın öğrettiğinin insanların öğrettiklerinden fazla olduğuna inandı. (s.140)

Bizim yanılgımız, tüm evreni aklımıza sığdırmaya çalışmamız bence. Aklımızla açıklayabildiklerimizin tüm evreni anlamaya yeteceğini sanıyoruz.(s.165)

İnsan ona duyduğu tensel ilgiyi değil dışa vurmak, kendine bile söylerken mahcup olabilirdi. Birden aslında onun sandığından daha yalnız olabileceğini düşündü. Güç, güzellik ve akıl, sanılanın aksine insanı yalnızlaştırırdı.(s.174)

Kadınlar, insanın kalbine dokunmaktan korkmuyorlardı.(s.176)

Bir insan yaşamı boyunca en eski anısını arar.(s.196)

Yaşamda her şeyin geçici olduğunu bilmenin varoluş kederini sürekli diri tutan o umarsızlık bilinciyle, yerküredeki her şeyi dolgun bir yürekle cömertçe, sabırla, karşılıksız seviyor ve sonra yaşamın ona görmeyi armağan ettiği ne varsa yerküreye yeniden şiir olarak geri veriyordu.(s.220)

“Ölülerimiz, yaşayan bir parçamızdır biz yaşadıkça,”diye geçiriyor içinden Bendag. “Ne yazık ben öldüğümde, ustam da ölmüş olacak!” (s.221)

Bir yolcu, yolda her şeyi görmez, dedi Moottah. “ Yolu her şeyde görür. Her şey bir yoldur çünkü.” (s.234)

Her insanın ömründe, kendinden önceki insanların anlamadıklarını anlamanın mutluluğu ve anlaşılmasını kendinden sonraki insanlara devredecekleri bilinmezliklerin kederi vardı.(s.239)

Yaşam ona göre doğuştan kör birinin yanlış imgelerle donanmış kayıp rüyasına benziyordu.(s.252)

“Her tesadüfte elimizden kaçan dokunulabilir bir lütuf vardır, onu ancak daha sonra görebiliriz. Hatta kimi zaman çok daha sonra”(s.252)

“İnsanın hayatta en önemli sorunu ne istediğini bilmemesidir.”(s.300)

“Bütün zamanlar birbirine benzer, birbirine benzemeyen anlardır. Şiirin ölümsüzlüğü bir an sanatı olmasındandır”(s.316)

“Bilinci artan kişinin kaderi de artar”(s.363)

“Mutsuz musun peki?”
“Huzurluyum. Mutluluk benim için hiçbir zaman önemli bir kavram olmadı. Daha çok bir rastlantı gibi yaşadım mutluluğu. Kısa anların hediyesi gibi. Yaşamın karşıma çıkardığı bazı anlar benim için mutluluk demekti, o kadar…” (s.382)

Birdenbire yanı başında bitiveren bir çocukla her şey konuşulabilirmiş gibi, “Varoluşa ağlıyorum”dedi Bendag. Bunu en rahat bir çocuğa söyleyebilirdi. “En büyük çaresizlik varoluştur. Niye var olduğunu anlamadan var olursun çünkü. Bazı çocuklar bunu bazı büyüklerden daha iyi anlar. Onun için sana söylüyorum. Sen henüz bir çocuksun, gözyaşlarını gördüğün bir yaşlı adamı ve o gün onun niye yol kenarındaki bir ağacın altında oturarak var olduğu için ağladığını ileriki yıllarda düşünmek, bütün bunları hatırlayıp hatırlamamak sana kalmış. Ama sordun diye söylüyorum, ben varoluşa ağlıyorum sevgili çocuk. İyi ya da kötü bir şey olduğunu söylemiyorum bunun, yalnızca bazen çok ağır geldiğini söylüyorum.”(s.388)

Geçmişte kalmış bazı olayları hatırlayabildiğimiz kolaylıkta hatırlayamayız ki geçmişteki kendimizi.(s.436)

“Sıradan şeyler hakkında yalan söyleyenler yalnızca yalancıdır, önemli şeyler hakkında yalan söyleyenlerse şair olur, bu yüzden hakikatler şairin en önemli konusudur”(s.456)

“İnsan ne yaşarsa yaşasın, sonunda her şey bir günbatımına bakıyor, değil mi?”

“Hayatta en zor, en katlanılmaz şey insanın kendisi olmasıydı. Yalnızca kendisi. Sıradan, yavan, tanıdık, sıkıcı kendisi!” (s.510)

“Neden herkes hayatta gerçeğin peşinde sanır kendini? Hakikat her zaman yarayışlı bir şey değildir. Aklınızda, ruhunuzda hakikati ağırlayabilecek yeriniz yoksa onu davet etmemelisiniz.”(s.545)

‘İnsanın en büyük trajedisi bir zamanlar çocuk olmasında yatar’ve unutmayın aile yaraları hiç bir zaman iyileşmez.(s.550)

“Zeki, akıllı, hırslı insanların başarısızlıklarında günün birinde mutlaka kötülüğe açılan bir kapı vardır. İyilerin işi her zaman daha kolay olmuştur. Unutmayı bilirler çünkü üzerinden atlamayı, kayıtsız kalmayı, gerisini hayata bırakmayı, omuz silkip kendi yollarına devam etmeyi, gerektiğinde bağışlamayı…”(s.554-555)

Hayatta kimsenin görmek istemediği kadar çok acı vardır. Siz yalnızca seçtikleriniz fark edersiniz.(556)

ARKA KAPAK:

Adı Yerküre olan bir gezegen. En büyük kara                                                                                                   

parçası sayılan Anakara’da farklı yerlerden

farklı nedenlerle Odragend’e varmak üzere yola çıkan

gezginler. Elli yıl sonra yurduna dönen bir bilge şair.

Yıllarca evinden hiç çıkmadan yaşadıktan sonra,

çıraklarıyla birlikte kendisini yollara vuran bir şiir

filozofu. Yalnızca şairleri öldüren bir katilin izini süren

atlı polis ve yardımcısı.

Yol boyu içinden geçtikleri yerler, yaşamlar.

Surlarında şiir bayrakları dalgalanan şehirler. Kanatları

ğöğün gizemlerini birbirine bağlayan kuşlar.

Sayıların, sözcüklerin, şifrelerin ardında ömür

tüketen matematikçiler, dilciler, sözlükçüler, şairler…

İnsanların ruhlarını sağaltan rüya terbiyecileri.

Batı’nın modern çağ fantazi romanlarıyla

Doğu’nun Binbir Gece Masalları’nın özgün bir

bileşimi.

Tabiata, emeğe ve şiire övgünün romanı.



                                        Murathan Mungan

Not: Sanırım uzun süre yazmayacağım. Normalde okuması aylar sürecek bu güzel romanı da derslerime yoğunlaşmam gerektiğinden bir hafta gibi kısa bir sürede okudum. Ayrıca, ülkenin bu uğursuz gidişatından dolayı tadım tuzum iyice kaçtı. Aslına bakarsanız okul falan bile hikâye gelmeye başladı. Medyanın acınası durumu bir yana bloglarda dahi kimse bu olaylardan bahsetmiyor. Kaç zamandır kaleme dökmeye çalıştığım ama doğru sözcükleri bulamadığım duygularımın görüşlerimin tercümanı olan bu arkadaşımın yazısını okumanız dileğiyle. (izin almadan linkinizi paylaşıyor olmama darılmazsınız umarım)

http://bisirrimvar.blogspot.com/2013/03/artk-siddet-yanlsym.html



16 yorum:

Hayal Kahvem dedi ki...

Murathan Mungan'ın külliyatı kitaplığımda vardır. Şiir, deneme, öykü kitaplarını çok sık elime alır tekrara tekrar göz atarım.

Romanlarına biraz mesafeliyim. Yoo... Şairin Romanı'nı satışa çıkar çıkmaz satın aldım. Duruyor. Demleniyor. Ben ise hazır olmayı bekliyorum. İşte dizim dizim yazmışsınız cümlelerini... Bazılarını okudum, bazılarını atladım. Ne hoş tespitler değil mi?
Müthiş!

Şairin Romanı'nı okumamın daha vakti var sanırım.

O vaktin gelmesini sabırla bekleyeceğim. Du bakalım...

Buket dedi ki...

ülke gündemi iyice sinirimi bozmuş durumda. sen her zaman tepkili ve içtensn bu konuda. vurdumduymaz gibi görünsem de bu bir tür savunma meknzması aslında. yoksa iyice bunalıma gireceğim şu gündemden dolayı. yine de ara sıra uğramanı bekliyorum bloguna..

kahve telvesi dedi ki...

“Bazı insanlar yaşadıkları bir deneyim sonucu bir kerede büyür ve ondan sonra bir daha büyümezler. "
Bazen yazılarında öyle bir cümlede buluyorum ki kendimi..Takılıp kalıyorum...bu cümleden sonrasını sonra okuyacağım..

kahve telvesi dedi ki...

Senin yazını da verdiğin linki de okudum sevgili Levent.. Sonumuz iyi değil biliyorum.Bir yokuştan, freni patlamış arabayla indiğimiz hissine kapılıyorum bazen..Dediğin gibi, Allah sonumuzu hayır eylesin..

Levent dedi ki...

Romancılığı da çok başarılıdır Hayal kahvem.Bende de bir yıl kadar demlendi bu kitap,kendi zamanını kolluyor olsa gerek.

Levent dedi ki...

Buket bunalıma girmeye gerek yok,her şeyin düzeleceği umudunu hâlâ hissediyorum.Vurdumduymaz olmadığını biliyorum hem :)
Ara sıra uğrayacağım sağol :)

Levent dedi ki...

Kahve telvesi o cümlelerin sadece altını çiziyorum,bana ait değil :)
Linki okumana sevindim.Benim ki bir histen çok öte artık,ama gerekli tepkiyi gösterirsek düzelecektir eminim.

kahve telvesi dedi ki...

Elbette kitaptan olduğunu anladım..Severim Mungan 'ı..Kırk Oda'yı okumuştum :)) Bu arada başarılar dilemeyi unuttuğum için geldim. Bir onur belgesi daha alırsın artık :)

Zefir yaz dedi ki...

yazıların detaylı ve sürükleyici devam et Levent, ülke gündemini de kafaya takma ,,çok az şey edebiyattan ve yazıdan daha fazla gerçeklik içerir bence

Levent dedi ki...

Kahve telvesi bu dönem onur belgesi zor gibi :) sembolik mantık çok zor.Teşekkür ederim :)

Levent dedi ki...

Zefir öyküdeki Bendag'ın sözlerine benzemiş söylediklerin.İnan anlıyor ve hak veriyorum ama çok zor.Bu arada senin blogun benimkine oranla çok daha gerekli bence.

kahve telvesi dedi ki...

Nasıl gidiyor sınavlar :)

Levent dedi ki...

Zor Telve hanım ama imkansız değil :)

Kadriye Zihni Erdem dedi ki...

Vay! Süpermiş. Senin uzun uzun yazdığına benim yavaş yavaş okuduğuma değen bir yazı.
Bir gün,kendimi hazır hissettiğimde (çünkü bu öyle ayaküstü okunacak bir kitap değil gördüğüm anladığım) mutlaka ama mutlaka okuyacağım.

Teşekkürler Balthus

Balthus dedi ki...

Teşekkür ederim.Eminim çok beğeneceksiniz.

Balthus dedi ki...

Teşekkür ederim.Eminim çok beğeneceksiniz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...