21 Temmuz 2017 Cuma

Bunca delilik daha ne kadar sürecek böyle ?


Gene bir haftanın daha sonuna geldik, böyle böyle geçip gidecek işte yıllar. Bu yılgınlık bu dünyadan vazgeçmişlik, sözüm ona bir nevi Tanrı’ya isyan. Hayatta ilk öğrendiğim şey istememek oldu, herhangi bir objeyi, yiyeceği, sevdayı ve saire. Oldukça fakir bir aileydik, küçük kız kardeşim bunun farkında değildi, doğrusu da buydu zaten. En güzel oyuncakları, giysileri istiyor ağlanıyordu her çocuk gibi. Gereğinden akıllı olan bendeniz ise her şeyin ayırdındaydım. Çok dramatize etmeyip spesifik bir örnek vereyim; mesela sokaktan mısırcı mı geçti, mahallenin tüm çocukları etrafına doluşur, kardeşim de zırlardı. Anacığım bir ona bir bana bakardı, yalnız birimize alabileceğini bilirdim. Bana bakar, bende ben istemiyorum, sevmiyorum zaten derdim. İnanmış numarası yapardı o da. İşte bu böyle sürdü gitti, şükür durumuz da öyle kalmadı. Ama ben istememeyi öğrenmiştim bir kere, bu güne dek bir kere olsun “ ya şu olsa da yesek” dediğimi bilmem. Hiçbir restoranın, hiçbir giyim mağazasının vitrinine dönüp şöyle bir bakmam. Kötü olan hayal etmeyi de bırakmıştım sonra ki yıllar da, ne haddimeydi. Ara sıra bir kızdan hoşlanır gibi olsam, onda da hemen kendimi dizginlerdim. Öyle ya, kıza bir pastane de çay söyleyemedikten sonra. Hala bir gömlek ayakkabı falan alayım yırtılana dek giyerim. Sesimde fazla çıkmaz, sırtımda pek dik değildir, bu meziyetler de zenginlere has işaretlerdir. Okulun en akıllı öğrencisiydim de tüm öğrencilik hayatım boyunca ileride ne olacaksın sorusuna yanıt veremiyordum. Sahi, biz fakirler bir şey olabiliyor muyduk ki ? bir çocuk fakir olduğunu hissettiği an çocukluğu o dakika da son bulur. Rahmetli Sadri baba yumurcakla meyhane de otururken dertlenir ve yarın bayram sana da bir şey alamadık der bir filmde. Yumurcakta “ aman baba ben çocuk muyum dert ettiğin şeye bak” diye cevaplar. İşte o anda Sadri baba daha bir mahzunlaşır ve “haklısın, değilsin. Seni bu yaşta kocattım ya, yazıklar olsun bana”.

Aslında bu benle alakalı değildi, yani kendime acımak asla değildi. O küçük yaşta bilirdim ki, benim durumumda milyonlarca insan var, hayat böyle boktan işte. Madem zengin ve fakir diye bir şey var, bulunduğum pozisyon onur verirdi o halde bana. Bu kurulu düzenin böyle süregideceğini de biliyordum daha o zaman. Eh madem öyle, pozisyonumu bilip bana müsaade edildiği kadarıyla yaşamayı baştan kabullenmek en akıllıca yöntemdi zannımca ve hala da aynı fikirdeyim. Elbette güzel kadınlara ve son model arabalara bizim gibiler sahip olmayacaktı. En azından mastürbasyon denilen bir şey vardı ve bir fakir bulmuştu muhakkak. Misal bu gece Penelope Cruz’la sevişmeme kimse ambargo koyamaz, o da şimdilik, yakın gelecek neler getirir bilinmez.


Neden ve nasıl bu konulara geldi mevzu hiç bilmiyorum. Zaten artık iyice bunadım, hiçbir şeyi tam anlatamıyorum, konular dallanıp budaklanıyor. Yok yok Alzheimer falan değil, bildiğin bunama benim ki, öteki zengin işi. Yok, yok biliyorum. Reyting alır umuduyla böyle yazıyorum. Şöyle noktalayım, realistim bu karamsarlıkla karıştırılmasın. Ve şu yazıları yazarken dahi birileri açlıktan ölüyor, bir çocuk yokluktan ağlıyorsa kimse mutlu olmamı beklemesin. Hüzünden mi besleniyorum, evet. Halimden memnun muyum, evet. Bunları siz okuyasınız diye mi yazdım, hayır.

2 yorum:

Yazdan Kalan dedi ki...

Benzer bir anı. Kardeşim 10 yaşlarındayken, okuldaki arkadaşlarından duyup özenerek "İskender yemeyi çok istiyorum." dedi. Sonra bunu günlerce söyledi. Annem gelip bana sorduğunda "Ben istemem, sevmiyorum." demiştim. Biliyordum yiyemeyiz. Biraz pala bulunca ilk iş annem kardeşimi güzel bir yere götürüp iskender yedirmiş. "Anne sen neden yemiyorsun?" deyince "Tokum yavrum sen ye." diyerek yalan söylemiş. Parası yalnızca bir porsiyona yetmiş.
Böyle şeyler unutulmuyor.

Balthus dedi ki...

Tesadüf işte, dün murathan mungan'ın harita metod defteri isimli kitabında benzer bir anısını okudum. Ve o da o gün çocukluğunun öldüğünü söylüyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...