4 Mart 2012 Pazar

Ölüme altıpatlarla meydan okumak

Butch and Cassidy’nin final sahnesinde gibi yaşıyorum son günlerimi.Zafer uzak, ölüm yakında..Esaret altında yaşamaktansa kaçınılmaz ölüme altıpatlarımla meydan okumaya çalışıyorum ve yönetmen o anda kesiyor sekansı.Salondan çıkarken biliyoruz ki öldüler Paul Newman ve Robert Redford ama teslim olmadılar.Özgürlükleri uğruna ölenlerin ruhu sonsuza dek yaşar diye bastırmıştık içimizdeki yangını.Sonra bir sigara daha yakıyorum,kendimi kötü ve yalnız hissediyorum öyle yalnız ki sürekli güneşin batışına doğru atını mahmuzlayan Red Kit gibi. Derken aklıma Tony Curtis ve Sidney Poiter’ın başrolünü paylaştığı “The defiant one” (kader bağlayınca) filmi geliyor.Bileklerinden birbirlerine bağlanmış iki mahkum.Öyküleri,hayalleri,yaşam felsefeleri,hatta renkleri bile farklı iki mahkum.Yalnız özgürlük mücadelesinde verdikleri savaşta öyle sıkı sıkıya kenetleniyorlar ki, onları birbirine tutsak eden, bağlayan o demir zincirlerden bile daha inatçı,daha kuvvetli.Ve filmin sonunda bir şekilde o zincirlerden artık kurtulmuşken aralarında fiziksel bir bağ kalmamasına rağmen,onları özgürlüğe götürecek olan trene yetişebilen Sidney Poiter arkadaşını tutup yukarı çekemediği için trenden atlıyor.Onları artık kader bağlamıştır ve böyle bir dosta sahip olduktan sonra şimdi değilse bile bir daha ki sefere nasıl olsa bu esaretten kurtulacaklardır.Kıskandırmıştı bu dostluk o vakitler beni ama şimdi böyle birkaç dostumun olması,kader birliği,davadaşlarım olması güç veriyor.Biliyorum tıpkı o filmdeki gibi, birimiz düşse öbürü tutup kaldıracak.Sonra bir sigara daha, radyoda tchaikovsky… James cagney aklıma geliyor,humphrey bogart’tan daha hızlı koşamadığı için bir toplum düşmanı haline dönüşen o genç çocuk.Humphrey çocukken bakkaldan çaldıkları önemsiz bir şeyden dolayı hızlı bacakları sayesinde kanundan kaçmayı başarırken,Cagney yakalanıyor ve ufacık yaşında ıslah olması için içeri tıkıldığında aksine büyük bir gangester oluyor. Adalet mekanizması düşündürüyor,üzüyor..Sonra forrest aklıma geliyor “run forrest run”….Düşük zekalı bir insanın bir ömre neler sığdırdığı neler başarabildiği şaşırtıyor.Tüm bunları becerebilmesinin sırrı içimizi kirleten hırs ve egolarından uzak olmasıydı.Amaçsızca koşuyordu belki ama sürekli bir devinim halindeydi. The sahwshank redemption’daki Tim robbins’in ufacık bir çekiçle, büyük bir sabır ve inançla nihayetinde özgürlüğüne kavuşması.Papillon’da ki Steve Mcqueen’in 90 küsur yaşına dek eline geçen her fırsatta tutsaklıktan kurtulmak için mücadele etmesi ve sonunda dalgaları sayarak uçurumdan ölümü pahasına kendini atması..Çok mu fimden bahsettim ya 1984 olimpiyatlarında İspanyol maratoncu Gabriela Anderson’un azmine ne demeli.Koşu sona ereli saatler geçmiş olmasına rağmen inatla stadyumun kapısını yumruklayan o kadına. Yarı bilinçle ve bir bacağı artık kesinlikle ona itaat etmezken zikzaklar çizerek yürümesine rağmen koşuyu tamamladı.Belki sonuncu gelmişti ama mücadelesinden savaşından vazgeçmedi.Tüm stat ayakta alkışladı ve ben dahil kimse anımsamaz o yıl kim ipi göğüsleyerek madalyaya uzanmıştı.Ya yüzyılın sanatsal suçunu işleyen philippe petit'in new york'daki ikiz kuleler arasında ip üzerinde cambazlık yapışının öyküsüne ne demeli? Özgürlükleri veya hayalleri uğruna imkansız gibi gözüken işleri kotarabilen daha nice isim sayabilirim ama sabah olmak üzre..Zinde kalkmalı yeni güne,di mi ? Yapılacak öyle iş var ki… Zor Ölüm 3’de dedektif mcclane central parkta arabayı fütürsuzca sürerken çevredeki insanları ezmemeye çalışıyor ama sanki bunu istemsizce beceremiyordu.Durumu fark eden Zeus(samuel Jackson)sorar: ‘senin bu insanlarla bir sorunun mu var dostum’ Mcclane: ‘HAYIR…belki..belki de vardır.’ Mcclane’i bilmem ama benim çoğunuzla ve kendimle bir sorunum var :)

Hiç yorum yok:

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...