8 Aralık 2013 Pazar

başlıksız

 Sartre- Bulantı

Susuyorum, zorla gülümsüyorum. Garson kız üzerinde tebeşir rengi bir camambert peyniri bulunan tabağı önüme koyuyor. Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir tiksinti kaplıyor. Ne işim var burada? Ne diye kalkıp hümanizm üzerine konuştum? Bu insanlar niçin burada? Neden yemek yiyorlar? Onların, var olduklarını bilmedikleri besbelli. Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım neşeli bir yere… Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.
Autodidacte yumuşadı. Daha fazla karşı koyacağımdan korkmuştu. Söylediklerim hepsine bir çizgi çekmek istiyor. Sır vermiyormuş gibi bir halle eğiliyor:
“ aslında sizde onları seviyorsunuz efendim. Benim gibi sizde seviyorsunuz, ayrılığımız yalnız sözcüklerde.”
Konuşamıyorum, başımı eğiyorum. Autodidacte’ın yüzü neredeyse yanağıma değecek. Ukalaca gülümsüyor. Karabasanlarda olduğu gibi ta burnumun dibinde. Yutmaya karar vermediğim bir lokmayı güçlükle çiğneyip duruyorum. İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar hayran duyulacak yaratıklardır. İçimi bir bulantı kaplıyor.
Yaman bir bunalım. Tepeden tırnağa sarsıyor beni. Bir saatten beri geldiğini görüyordum, ama bunu söylemek istemiyordum kendime. Ağzımdaki şu peynir tadı… Autodidacte çene çalıp duruyor, sesi tatlı bir vızıltı gibi geliyor. Ama neden söz ettiğini hiç mi hiç anlamıyorum. Başımı sallayıp duruyorum.
“… eski Roma’nın değil mi efendim?”
Autodida sanırım bir şey soruyor. Ona dönüp gülümsüyorum. Ne oldu? Nesi var? İskemlenin üstünde niçin dertop oldu? Demek, başkalarını korkutuyorum artık. Sonunda bu olacaktı zaten. Ama önemli değil. Korkmakta pek haksız değiller. Aklıma esen her şeyi yapabileceğimi hissediyorum. Söz gelimi şu peynir bıçağını Autodidacte’ın gözüne sokabilirim. Ondan sonra, buradakiler beni ayaklarının altına alıp tekmeyle dişlerimi kırabilirler. Ama beni alıkoyan bu değil, şu peynirin tadı yerine ağzımda bir kan tadı duysam da fark etmez benim için. Bir harekette bulunsam, gereksiz bir olayın çıkmasına neden olacağım, işte o durduruyor beni. Autodidacte’ın haykırışı da, yanağından akacak kanda, şuradakilerin yerinden fırlayışı da fazlalık olacak. Böyle fazladan var olup giden bir yığın şey var.
Hepsi bana bakıyor. Gençliğin ilk temsilcisi, o tatlı konuşmalarını yarıda bıraktılar.
Ayağa kalkıyorum, çevremde her şey dönüyor. Autodidacte çıkarmayacağım o iri gözleriyle bakıyor bana.
“ gidiyor musunuz yoksa?” diye mırıldanıyor.
“biraz yorgunum davetiniz için çok teşekkür ederim. Hoşça kalın.”
Ayrılırken bıçağı sol elimde tutmuş olduğumu fark ediyorum. Tabağımın üzerine atıyorum; tabak tınlamaya başlıyor. Kimse çıt çıkarmıyor, salonu geçiyorum. Yemeklerini bırakmışlar bana bakıyorlar, iştahları kesildi.
Yine de belleklerine iyice kazınsın diye çıkmadan önce geriye dönüp yüzümü gösteriyorum onlara.
“hoşça kalın.”
Yanıt vermiyorlar. Çıkıyorum. Yanaklarına renk gelir şimdi, hemen çene çalmaya başlar.
Nereye gideceğimi bilmiyorum; kartondan yapılmış aşçının yanında dikilip duruyorum. Camın öte tarafından bana baktıklarını görmek için dönmem gerekli değil. Şaşkınlık ve tiksintiyle gözlerler şimdi beni; kendileri gibi bir kimse, bir insan olduğumu düşünüyorlardı, ama onları aldattım ben. Bir adam görünüşünü ansızın kaybettim.
(…)


Önceleri okuduğum kitaplarda kelimelerin altını çizmek gibi bir alışkanlığım yoktu. Zira okuduktan sonra geri dönüp bakacağımı hiç düşünmezdim. Ayrıca ardımdan okuyacak olası bir kişiyi o kelimelere odaklamak… Herkesin önemseyeceği şeyler farklıdır. Bunu engellemek istemezdim doğrusu. İşte bu blogla beraber sizle paylaşmak adına altını çizer oldum kelimelerin. Ancak bu kitap işte bu blogdan çok önce okuduğum bir eser. Yani çizili bir yeri yok, öyle rastgele bir sayfa açıp yazmaya başladım. Beni buna ne etti, neden kitaplıktaki yerinden çıkardım. Hiçbir fikrim yok. Üstelik günlerdir ders çalışırken, kalın kalın kitaplarla uğraşa dururken. Özetle: Sartre amca candır, okuyalım okutalım :)

Avangart

Bu programın hastasıyım. Keşfedeli çok değil birkaç ay oldu. Ne zamandır bahsetmek istiyorum fakat inanması güç, üzerine internette ne bir foto ne de bir yazı bulabildim. Hayır, saat kaçta ve haftanın hangi günü yayınlandığını da bilmiyordum. Gecenin bir vakti rast geliyordum işte. Dedim madem bir fotosu dahi yok, bekle Levent. Gecenin en karanlık zamanında çıkıverir karşına. Ve işte sabaha karşı 04.10’da danaNanaNn! Program başladı. Efendim bir müzik programı Avangart ve şu aşağıdaki iki abi başrollerde. Uzun saçlısı modaretör kır saçlısı ise sanırım bir gazeteci. Hani koca programda hepi topu dört beş şarkı anca çalıyor. Geriye kalan kısım, bu iki abinin tatlı Kıbrıs lehçeli sohbetleriyle dolu. Ağırlık müzik olmakla beraber, sohbet hayli renkli, bazen yavru vatanın sosyoekonomik problemlerinden, bazen hollywood’tan, bazen Ali abinin gazetecilik anılarından, bazense sadece geçmişten bahsediyorlar :)

Televizyon dünyası hep böyle olmuştur. Eskiden de en güzel filmler, programlar gecenin köründe yayınlanırdı. Hani hoşuma da giderdi. Çünkü genel izleyicinin beğenmeyeceğini düşündükleri, yüksek kültüre hitap eden azınlığa ayrılan saatlerdi bunlar bence. Artık bu da yok, günün tekrarlarıyla dolu, sabaha karşı öğle kuşağının tekrarları dönüp duruyor ekran. Neyse efenim, az önce haklarında ufacık bir yazıya ulaştım. Program BRT1’de Çarşamba ve Cuma günleri primetime’da yayınlanıyormuş. Bir de işte fotosunu çektiğim gibi değişik günlerde sabaha karşı tekrarları var. Dinleyecekleriniz yaklaşık şöyle şeyler:
bill withers - ain't no sunshine
sting- fragile
rod stewart - sailing
mick jagger angie
Not: tv2 'pazar akşamlarını Woody allen filmlerine ayırmış :) İlgililere duyurulur. Şu gereksiz makaslamalar olmasa daha bir izlenir olur ya. Bunla alakalı uzunca bir yazımda duruyor taslaklarda lakin son zamanlarda fazla tv'den bahseder oldum sanki. Hem bu sancılı günlerde gereksiz laf kalabalığı yapmak istemem. nokta.

Hiç yorum yok:

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...