25 Nisan 2016 Pazartesi

kil tabletten dijitale bir tuhaf yolculuk


Dijital teknoloji ile alakalı bir yazı yazacağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Ancak azizim öyle kolaylıkları var ki bazı yönlerden insan istese da kaçamıyor. Ki beni bile oltaya getirdiyse…N’olmuş ki sana ? efenim beş yıl öncesine dek cep telefonu nedir bilmezdim ben, pozitif bilimle hiçbir sorunum yok ama teknolojinin bu fütursuz devinimi benim gibi geri kafalı birini huzursuz etmeye yetiyor. Çoğu aleti gereksiz buluyorum. Başta da şu cep telefonlarına gıcığım, doksanların sonuna dek gayet güzel herkes bu zamazingo olmadan idare edebiliyordu. En nihayetinde geçen sene aptal olan telefonumu akıllısıyla değiştirdim. Fiyatından yola çıkarsak pekte yüksek zekalı sayılmaz sanırım. Cigabaytmış yok çift bellekmiş falan hiç anlamadığımdan (anlamak istemediğimden) ancak fiyatından bu çıkarımı yapabiliyorum. Fakat gel gör ki bu orta zekalı telefonun bile ne marifetleri varmış. Yeğenlerim sağ olsun teenage her Türk evladı gibi hepsi olaya fazlasıyla vakıflar. Mesela Duolingo diye bir program varmış, bir aydır abonesiyim ve fazlasıyla paslanmış İngilizce lisanımı tekrar düzeltmeye başladım. Sadece İngilizce mi istediğiniz lisanı bu zevkli, kolay, insanı sıkmayan uygulama ile öğrenebiliyorsunuz. Bir de öyle akıllı ki mesela bu akşam 19 30 gibi girip oynadım mı yarın takribi o saatlerde uyarıyor beni : Levo bak alıştırma zamanın geldi haa diyor.

Az önce de qoshe yazarları diye bir uygulama keşfettim. Yurt içi ve yurt dışından binlerce gazeteye tek tuşla ulaşabildiğiniz gibi devamlı okuduğunuz köşe yazarlarını favorilerinize ekleyebiliyorsunuz. Ben sayıyı biraz abarttım gibi. Ufak bir hesapla her birine beş dakika ayırsam hızlı bir okumayla günde en az iki saatimi vericem sanırım. Zararları yok mu elbette var,şeytan azapta gerek. Tamam tüm sevdiğim köşe yazarlarını okumak istesem yaklaşık günde beş gazete almam lazım. Eh asgari ücretle zar zor iş bulmuş ben sigaranın bile en çakmasını içerken nasıl yapsın bunu. Ancak azizim böyle giderse yakında kimse gazete satın almaz. Bu yazarlar bu gibi programlardan telif almıyorlarsa artık hiçbir yerde de yazmazlar. Ayrıca kendi adıma diyeyim devlet bir şekilde bu programı kullananları ve favori yazarlarını takip ediyorsa her an içeri atılmak ta işin cabası. Kitaplar içinde aynı şey geçerli, her daim e-kitaplara karşı olan ben işte nihayetinde dayanamayıp cebime bir kitap indirdim. İş yerinde öğle molalarında okumak için sadece. Şimdi ya Levo kanlı canlı bir kitapta alıp okuya bilirdin molalarda diye hayıflanabilir. İnanın dostlar eğer bunu yapacak olursam zaten “farklı” olan bana gıcık olan mesai arkadaşlarım benden daha fazla alerji kapacaklardır. Çaktırmadan her birinin yaptığı gibi telefonu elime alıcam ama onların aksine okey tavla falan oynamayacağım da çaktırmadan kitap okuyacağım.
Şu steve jobs denilen herifin bir dahi olarak uğurlanması da çok zoruma gitmişti. Hala da aynı fikirdeyim. Benim gözümde kilden tabletlere ilk yazıtları yazan atalarımızdan fazla bir şey yapmamıştı. Kilden dijital tablete geçiş, bu mu büyük buluş. Bakalım on milyon yıl sonra gelecek nesillere bizden ne kalacak. Suya yazıyoruz sayın okur,bir sabah kalktığımızda internet denilen şey veya içine yüklenenler püf diye uçabilir. Siz Amerika’nın sırf bu kaygıyla her sene o yıla ait bulunmuş ne kadar çok şey varsa ( yemekten,kıyafete, bilimsel bir gelişmeden,çözülmüş bir matematik problemine,yazılmış kitap çekilmiş filme dek) nükleer bombaya bile dayanıklı bir zaman kapsülüne yerleştirip yerin 150 metre kadar dibine gömdüklerini biliyor musunuz ? Şayet bir gün bir felaket koparsa bizden sonrakiler bu materyallere ulaşıp yol alsınlar diye.

Fotograf makinesi ilk bulunduğunda dönemin entelektüelleri feveran etmişler. Bu aletin resim sanatını öldüreceğini iddia etmişler. Ama zaman korkularının yersiz olduğunu gösterdi. Hiçbir fotograf makinesi insanların zihnindekileri resmedemez zira. Siz hiç mekanı Salvador Dali gibi surrealist çekebilen bir makine gördünüz mü ? ( umarım yoktur :) )aynı kaygıyı sinema çıktığında tiyatro emekçileri yaşamış ama hepimiz biliyoruz ki tiyatroyu sekteye uğratmış olsa da asla aynı şey değiller ve olmayacakta. Tiyatro iki boyutludur aynı oyuna defalarca gidin göreceksiniz ki her defasında farklıdır. Zira oyuncunun o günkü halet-i ruhayesi, hastalanması ve en önemlisi seyirciden aldığı reaksiyonla çok farklı performanslara tanık olursunuz. Beyazperde de oyuncu seyirciyle bir ilişki içinde değildir,olamaz. Sizden gelen bir gülüş, ağlayış veya bir alkış oyuna yön verir. Tiyatro topyekün bir performans sahasıdır aslında. Şimdi bende yersiz kaygılar içimde miyim bilmiyorum ama. İşte öyle…

Hiç yorum yok:

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...