Hatta Cervantes sana da merhaba, biliyorum bir kez daha
okumalı don kişotu.
Ve diğerleri sizlere de tekrar merhaba. Son bir kez daha
okumalı ve gitmeli,artık gitmeli...
Nereden ve
nasıl geldiği belirsiz bir güç..Şunu yapmalı,bunu da yapmalı diye bir telaş bir
heyecan.Artık değiştiremeyeceğime inandığım için kabullendiğim,kabullendiğimi
sandığım şeyler.Neden olmamıştı acaba,neden becerememiştim zamanında bunları?
Sorgulamak bir işe yaramayacak ya değiştirmeye çalışmak?Gene başarısız olursam ki başarısızlık göbek
adımdır benim,biraz daha üzülürüm ama en azından bir daha böyle bir iddiaya
girmem kendimle. İçime nedensizce giren bu çoşkuyu bu çocuksu inancı tümüyle
öldürmek için,bir kez daha hayal kırıklığına uğramam gerekiyorsa evet yapacağım
bunu. Ha! Başarırsam şayet… gerçekten ne olacak başarınca? Offf! Nereden çıkageldi
bu heves ?
Bir ay kadar
evveldi sanırım, güneş ufak ufak kendini göstermeye başlamış,ışığı alnıma
yüzüme vuruyor, gözlerimi kamaştırıyordu ama henüz ısıtmıyordu ellerimi.
Semtimizin işlek caddesindeki çay ocağında sigaramı tüttürüyorken yanıma kır
sakallı bir amca oturmuş ve selamün aleyküm genç dedikten sonra birden şunları
söylemişti : “Hayatı fazla sorgulamaya gelmez. Olmayınca olmaz evlat,fazla
kurcalamamak,dert etmemek lazım. (alnını göstererek) şurada ne yazıyorsa o
olur. İstediğin kadar uğraş didin, yazılı değilse olmaz.” İlk kez gördüğüm bu
adam bende yüzümde ne görmüştü de böyle bir tirat atma gereği duymuştu acaba.
Gerçekten o gelmeden önce ne düşünüyordum? katılmamakla beraber iyi hissettirmişti
dedikleri. Tüm başarısızlıklarıma hemencecik bir kılıf bulmuştum işte.Demek
tanrı istemeyince, kaderin değilse olmuyormuş. Tanrı belki vardı ama kader…
kader denilen şeye inanamıyorum bir türlü. Gene de haklı olmasını istedim,bende
bir sorun yok,kaderim böyleymiş demek ne büyük bir hafiflikti,başımı
döndürmüştü.
Bunları
neden yazdığıma gelince; önümüzdeki Pazar günü tam 15 yıldır
ertelediğim,kabullendiğimi sandığım bir şeyi değiştirmeye çalışacağım. Bunun
için pek mücadele ettiğim söylenemez, lanet olası özgüvenim veyahut tembelliğim
mani oldu buna.En azından niyet ettim,bu da bir şey benim için. Sonra yapmam
gereken bir iki şey daha var acilen,onlar içinde hazırlığım aynı düzeyde. Olmadı amcanın sözlerine sarılırım sıkı sıkıya
:)
Saat sabahın dört buçuğu,kendime yine küfürler döşendiğim,ağlanıp sızlandığım bir yazı yazmıştım.
Sonra hâlâ izleyemediğim bu güzel film geldi aklıma.Benim pek işime yaradığı söylenemez.Birde siz izleyin bakalım.En azından umutsuzluk dolu,can sıkıcı yazdığım şu lanet yazıdan daha faydalı olacağı şüphesiz :)
“Ama ben senin içini okuyabiliyorum. Dümdüz birisin. Çoğu zaman sıkıcı oluyorsun bu yüzden. Evet, çok sıkıcı.”
öfkelendim.
“öyleyse neden benle arkadaşlık yapıyorsun?”
“bilmiyorum. İyi kalplisin, sadıksın, yakışıklısın. Arada bir ilginç göründüğünde oluyor tabii. Aslında ben senin dışında herkesten sıkılıyorum. Her şeyden diyecektim. Kalbimde bir ağırlık var. Toparlanamıyorum bir türlü. Yardım et bana.”
"....Uzun saatler birlikte çalışıyorduk. Ölüm ezgileriyle dolu Adagio’yu çalarken düşsel bir dünyaya giriyor, farkında olmadan kalıbından çıkıyordu. Arada küçük bir yorum yaparak daha çok susarak, tetikte izliyordum onu. Ses dizgesini yakalamaya çalışırken hafiften aksıyor olsa da mutluydu. Değişimini izleyen tek kişi olmanın mutluluğunu yaşıyordum o anlarda. Gergin bir arzuyla doluyor, koşup onu kucaklamamak için zor tutuyordum kendimi."
Belki bir başkasının hemen fark edebileceği tuhaf rastlantının ipuçlarını ancak 121.sayfasında fark edebilmiştim. Cihan’ın yaşadığı aşk acısı, âşık olduğu kadının ruh hali… Bir yıl önce(belki daha fazladır)bende benzer bir öykü yaşamış ve onun gibi haftalarca aylarca sorgulamıştım yaşananları. Öyküyü gereğinden fazla içselleştirmiş olduğumdan ıskalamış olmalıydım bazı detayları. Cihan o günlere ait tuttuğu notları okudukça, beni anlayacak birini bulmanın sevincini yaşıyordum. Artık bir roman kahramanı değildi benim için, canlı kanlı bir dosttu. İşte yeni bir aşka yelken açmak üzereydi, bunu nasıl yapabileceğini(yapabilecek miydi?) sayesinde öğrenecektim. Büyük bir merakla çeviriyordum sayfaları. Deniz anlaşılmaz bir kızdı, onu ölesiye seviyor ama bir türlü kabuğundan içeri giremiyordu. Bazen öfkeleniyor, bazen acıyordu ona. Bende onla beraber X’i anımsıyor, işte tıpkı Deniz gibiydi o da diyor, öfkeleniyordum. Tam bir cephe oluşturmuştum. Bu bile yeterdi bana ama işte bir yerden sonra yazar Deniz’in gözünden de yaşananları anlatmaya başlayınca nasıl bir merak almıştı içimi. Çünkü benim böyle bir şansım asla olmamıştı, nasıl olacaktı ki? Beni gerçekten sevmiş miydi, nedir olmayan, anlayamadığım neydi? Deniz ona öyle benziyordu ki eminim bütün sorularımın cevabını alacaktım.
Benim bu kitabı objektif olarak eleştirebilmem imkânsız tüm bu nedenlerle. Okuduktan sonra internette şöyle bir yorumlara bakayım dedim. Pek olumlu şeyler duymadım, tekniğin basit, yazarın aynı zamanda bir dönemin siyasi çalkantılarını anlatırken taraf olduğunu yazanlar vardı. E,ne olacaktı ya, ya da size mi soracaktı? Neyse ben pek beğendim doğrusu. İnci Aral çok kurnazca davranmış. Hem Deniz’in hem de Cihan’ın günlüklerini okutuyor bize, bir bakıma en mahremlerini. Hangimiz bu meraka yenik düşmeyiz ki. Kitabı henüz bitirdim. Benimde ona yazdığım mektuplar hâlâ bir köşede saklı duruyor, ancak açıp okumaya cesaretim yok doğrusu, silmeye de. Cihan gibi yeni bir aşka düşersem günün birinde, belki o zaman ;)
"Zaman,içinde yaşadığımız bir akarsudur,bizi alıp ya ileriye götürür ya da boğup öldürür."(s.1)
"Zaman,olaylar,adlar,tarihler ve ayrımlarla,varlığını durmadan hatırlatarak karşı konulmaz ama basit bir biçimde akıyordu.İnsanın kendini bu akışa karşı savunmasının bir yolu yoktu."(s.1)
"Ah,bedenin şu zihinsel saplantıları,başka bir bedene olan tükenmez ihtiyacı."(s.14)
“Kendini,çözülecek bir yumak gibi göstermek istiyorsun.”(24)
“Özel eşyası ve piyanosu dışında ne varsa sallayacaktı. Onlarla beraber karanlık anılarda zamanın çöplüğünü boylayacaktı,elbetteki en çok buna seviniyordu.Ölümlere,acılara,kayıplara,geçmek bilmez günlere,gecelere tanık olmuş sandalyeler,sehpalar,masalar,tencereler,yılların tozunu yutmuş yatak yorgan…Nesnelerinde ruhu vardı ama ağızları,dilleri yoktu.Yakınamıyorlardı.Sakin ve sessizdiler.”(s.26)
“Güzelsin zaten,evet güzelsin!Ne oluyor sana böyle? Ansızın tuhaf bir aşka düşmüş birinin ilkel düşünce akışı içindeyim.Yapma,topla kafanı,kendine gel,pişman olabilirsin…”(s,28)
“Ara sıra hayallere kapılıyor,kendine yeni yönler,paraleller,üçgenler,dörtgenler hatta çokgenler çiziyor ve hayatını yeni bir güzergaha çevirmek istiyordu.”(s,29)
“Camın önünde kalakaldı. Kocaman bir göz gibi çocukluk ve yeni yetmelik yıllarının yoksunluklarına tanık olmuştu bu pencere.”(s.30)
“Öyle bir an ki hayata doyulmazdı.”(s.31)
“ Gelecek. O yaklaşmaya başladıkça öteye kaçan bir şey.”(s.34)
“Dünyayı parayla değil de kafamızla değiştirebileceğimize inanıyorduk da ondan. Ne kadar yanılmışız.”(s.35)
“Gerçekte zaman soyut değil,gözle görülür,biçimi olan bir şeydi.Yine de üst üste gelmiş resimlere bakarken olduğu gibi zamana da bir kuyunun derinliğine bakar gibi bakabiliyordu insan.yukarıdan aşağıya,aydınlıktan karanlığa.”(s.36)
“ Dönüp geriye baksa gençliğinin kendisini izlediğini görecekti sanki.”(s.37)
“Cesur ve kırılgan biri için yalnızlık kendine sadakatin bir başka biçimi ve biraz hüzünlü de olsa daha dayanıklı bir şeydi.”(s.49)
“Ara sıra başını kaldırıp yıldızlara bakarak kendini evrenin bilinmezliği içinde sabit bir noktada yerleşik ama bağımsız hissetmek ne kadar güzeldi…”(s.59)
“Peki ama bu onuru hak edecek ne yapmıştı ki?Hiç.Evet ama aşk,hak etmeden sevilmekti zaten.Hak edilmemiş bir armağandı.”(s.65)
“Gerçekte bütün aşklar bir öncekinin devamıydı. Zikzaklı da olsa bir çizgi üzerinde yer alıyor,aynı yerlerden kırılıp kopuyor,tarazlanıp kontak yapıyordu.”(s.66)
“Yazmamın nedeni,onu unutacağım günlere bir anmalık bırakmak.”(s.73)
“Geçip giden sevgilidir.ama aşk peri masalı gibi zamanın içinde bir yerlerde durur ve hep seni bekler.Masalın iyi yada kötü bitmesi önemli değildir.Masal,masaldır.”(s.103)
“Yazmanın insana kaybedilmiş duyguları ve zamanı geri verdiğini düşündü.Yalnızca yazmak mı? İnsan eli ve zihninden,ölümlü bedeninden çıkmış ve kaydedilmiş her şeyin böyle bir yanı vardı.Nesneye aktarılan varoluş enerjisi insandan çok daha dayanıklı ve kalıcıydı.”(s.158)
“Ben hâlâ inandıklarım ve daha çok da artık inanmadıklarım için sorguya çekiliyor ve yargılanıyordum.”(s.175)
“Ah benim tatlı çocukluğum. Yüreğimin acınası güzelliği, kendimi beğenmişliğim,şaşkınlığım,avuntum…Bu gece de uyku yok bana.”(s.181)
Nedense hep sevdim bugünü. Son mesai günü, ertesi günün
tatil olması değildi nedeni. Cumalarım deli dolu geçti ilk gençlik yıllarımda.
Beyoğlu demekti Cuma benim için, yani gece demekti. Müzik, içki demekti. Şehrin
nabız atışını hissetmek, ona dâhil olmaktı. Öte yandan tuhaf bir melankoliye
gark etmekti Cuma. Nedense hep bir Cuma günü öleceğimi sanırım çocukluğumdan beri,
belki bunun sevinci, belki de korkusu. Nedeninden emin değilim hâlâ, seviyorum
işte bugünü. Hem herkesin diğerlerinden ayrı tuttuğu bir günü yok mudur? Kimi çarşambayı
sever, kimisi ise perşembeyi. Çok sık olmamakla beraber pazartesi’yi sevene de şahit oldum. Cuma, şimdilerde yukarıda anlattığım sebeplerden dolayı gençliğimi
anımsatıyor, eski dostlarımı getiriyor aklıma, gitarın tınısını. Önceden çook
önceden Beyoğlu’nda sokak müziği yapardık. Hani bizden başkası da yoktu o vakitler,
yani şimdiki gibi değildi :) neyse kapatmalı bu bahsi, anımsamak üzüyor son
zamanlarda.
Paulo Coelho bir romanında insanların en çok Pazar günleri
depresyona girdiğini, hatta akıl sağlığını yitirdiğini söylüyordu. Of! Neydi
adı… Ah! Evet, nasıl unuttum ya: “Veronika Ölmek İstiyor”. Hemen hemen dünyanın
her yerinde Pazar günü resmi tatildir. İnsanların hafta içi yaşamın günlük
telaşı içerisinde kendilerini dinleyecek pek vakti olmadığını savunuyor. Pazar günleri
yani kendileriyle neredeyse baş başa kaldıkları o tek günün bu gibi sonuçlar
doğurabileceğini yazıyordu. Daha doğrusu Veronica’yı akıl hastanesinde tedavi
eden doktorun ağzından söyletiyordu. Konu fena dağıldı sanırım :) aslına
bakarsanız bir konuda yoktu ya… Giriş paragrafında tıkanıp kaldım, konuyu nereye
bağlayacaktım acaba? Belki de bir yere de bağlayacağım yoktu, tipik bir Cuma günü
levent’i işte. En azından bir kitabın reklamını yapmış oldum; fena mı oldu yani
:)
Paulo diyince akılma hep Paul Auster gelir her nedense, onun
“yanılsamalar “ isimli kitabını okuyacaktım ben ya kaç sene evvel. Hatta satın
almış olmalıyım o kitabı, nasıl unuttum yahu. Bir saniye bakınayım kitaplığa… Cık!
Almamışım. Paul Auster canım, tanımadınız mı? Hani başbakan’ın azarladığı pol
ostır abi. Gene mi cıkk! Eh, ne diyeyim ben o zaman size. Benimde bilmediğim
duymadığım bir dünya isim vardır böyle, takmayın. Bulabilirsem şu Veronica’nın
videosunu paylaşayım alta, sinemaya da uyarlanmıştı. Cuma… Uyumam ben bu gece
ama saçmalayıp durmaktansa yazıyı noktalamalı artık. Sevgiler…