İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2012 Perşembe

İstanbul Ağrısı

Salıyı çarşambaya bağlayan gecenin son saatleri, hani uzarsa yazı birazdan gün ışımaya başlar. dışarıda sürekli miyavlayan sanki anneciğini arayan kedinin ağlamaklı sesine sokağımızın köpeği Öksüz’ün havlamaları karışıyor, yardımcı olmaya çalışıyor gibi. Sıcaklardan sabaha dek açık olan penceremden bakıyorum da gökyüzünde buluttan eser yok, buna rağmen görebildiğim ancak birkaç yıldız. İstanbul işte n’aparsın bunca yapay ışığının içinde yıldız mıldız göremez insan. Gözlerimizi kamaştırmıştı önceleri ya şimdi? Üç aynalı kırk oda adlı eserinde yanlış anımsamıyorsam şöyle bir lafı vardı Mungan’ın : “Kamaşmakla körleşmek arasında çok ince bir çizgi vardır” Bu şehir bir yabancının gözlerini kamaştırır ilk başta ama sonra körleşmesi kaçınılmazdır. Acaba bir gökkuşağına tanık olmayalı kaç yıl olmuştur. Ama bakmayın söylendiğime şikayetçi falan değilim, ölesiye seviyorum bu şehri. Hani “ ay tatlım vallah o kadar yiyiyor, yiyiyorum ama kilo alamıyorum” diye sözüm ona yakınan anoreksik bir hatunun aslında karşısındakine gizliden caka satması gibi. Üstadın İstanbul’u anlattığı o muhteşem dizeler geldi şimdi aklıma:
 “SEN EĞER YİNE İSTANBUL’SAN
 EĞER SENİN AĞRINSA İĞNELİ BEŞİK GİBİ HER TARAFIMDA HİSSETTİĞİM
 ULAN YİNE SEN KAZANDIN İSTANBUL
 SEN KAZANDIN BEN YENİLDİM
 KULAKLARIMDAN KAN FIŞKIRINCIYA KADAR EMRİNDEYİM

 Ben olsam üstadın kendi sesinden dinlerdim :




 Kafka’ya Mektuplar bloğumun ismi ama son zamanlarda adıyla hiçbir alakası kalmadı. Listesine yeni ekleyen bir okur, ne alaka diyordur eminim. Açıklayım, zamanında birkaç kişi vardı yalnızca ve bende rahatça Kafka’ya yazıyordum. Kendimi saklamadan, sakınmadan ama derken sayı artınca… Özetle böyleyken böyle oldu işte :)

Facebooktan fena sıkıldım artık ve hiç giresim yok. Yalnız ne komik, gerçekte hiç tanışmadığım bir kaç isim meraklanmasın diye arada gözükmek zorunda hissediyorum kendimi. Hiç hesabınızı dondurmayı denediniz mi? en çok iletişim kurduğunuz insanların resimleri çıkıyor karşınıza ve şöyle diyor facebook hazretleri: “bak levo, eğer hesabını dondurursan Ali, Ayşe, Ahmet, Mehmet seni özleyecek, merak edecek, emin misin?” evet diyince de, vallah mı lan son kararın mı diye ısrar ediyor.

 Gelelim blogger’a,burası da pek farklı sayılmaz.Takip ettiklerimin 5/1 ‘i facebook gibi kullanıyor bu mecrayı. Ulan insan günde dört beş post yazar mı? Madem öyle face’e geçsene,nasıl yapıldığını bilsem bırakacağım takip etmeyi. Yalnız itiraf etmeliyim ki çok kıymetli insanlar tanıdım burada. Yazdıklarından anladığım kadarıyla elbette, yani kimseyi tanımam, hiç biriyle kankalığım olmadı, olmayacakta. Böyle dertleri olan face’e girsin bence. Sanaldan kankalık mı olur kardeşim? ( bu kanka ve türevi sözcüklerden nefret ederim ve günlük hayatta asla kullanmam ama mecburen sanal alemin jargonu, diliyle konuşmak zorunda kalıyor insan.)

Hafta sonuna sınav sonuçları açıklanır. Bakalım ne yaptık, geçen sene yerleşip gitmediğim için puanımın yarısı da kesilecek, off :(( hadi buna rağmen İstanbul’da tutturduk bir yeri diyelim, o da ayrı bir dert, yaş kemale ermiş. Part time işlerde mi çalışacağım en az bir dört, bilemedin beş yıl. Bak gene off :(( Aslında henüz anlatmak istediğim konuya hazırlık girizgahıydı bu yazdıklarım ama  kendimi frenliyorum gene tam burada. Zaten bir dünya of çekeceğim iç sıkıcı şeylerdi, boş verin. Hayatı bombok geçmiş bir adamım ben ama düzelmeyecek değil ya. Allah’tan sağlığım sıhhatim yerinde, tek zenginliğim bu ve en önemlisi.

  Sevgili Kafka yarın Çarşamba yani şans topu günü. İki kolon oynayım bari, tutarsa şayet Prag’a yaşadığın topraklara kaçabilirim, hem bu sıcaklardan da kaçmış olurum. Ulan coğrafyamda kötü, sizin oralar bu aylarda nasıl oluyor K’cığım. Off! Gene ter bastı, çok sıcakkk. Saçlarımı mı kestirsem acaba, on beş yıldır at kuyrukluyum, cesaret edemiyorum ki. Kısa saçlı levent nasıldı anımsamıyorum bile. Bir yabancılaşmada kendimle yaşamak istemem doğrusu. Bir de en çok kadınlar sormaz mı, yahu levent nasıl çekiyorsun bu sıcakta bu saçları diye. Ya sen sanki benden farklısın, anlamıyorum ki. Kıskanıyor musun kızım, tepen açılmış biraz ama diyemiyorum ayıp olmasın diye.

 Saçı kesemeyeceğim belli de, hiç olmazsa şu sigarayı bırakabilsem. Ramazan fırsat bunun için belki ama oruç tutmak lazım evvela. Bir şey yapmak lazım artık, bir değişiklik… ufacıkta olsa. Güzel bir iş aramaya başlasam, hiç olmadı gece en geç 12 dedi mi uyumaya alıştırsam kendimi. Melanin eksikliği çekiyor zavallı bedenim yıllardır. Ya da…ya da laptopu çöpe atsam, kıyamam di mi? cıkk! Olmaz. Eh, o halde face twit ve blog hesabımı falan tümden kapasam. Ya da olmadı şey yaps… Haydaaaa! Bağlantı kopmuş, dönünce yayınlarım artık. Belki de yayınlamam, hesabımı kapatacağım ya :))

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Kent yorgunu

                 İstanbul’u dolaştı son kez. Her zamanki gibi yaptı, önce Beyazıt’a gitti.  Meydanın o sessizliği, ayaklarının dibinden yükselen güvercinler.  Her seferinde buradan geçerken habersizce çekilen bir fotoğrafın parçası gibi hissederdi kendini. Uzun saçları rüzgârla savrulan, eskimekten kumaşı parlamaya yüz tutmuş cekediyle, oldukça zayıf avurtları çökmüş bir adam. Kısa aralıklarla sigarasını ağzına götüren ve yer yer kimsenin duyamayacağı bir fısıltıyla kendiyle konuşurken. Biri çekseydi iyi olurdu hani, amatör bir fotoğrafçının evinde bir köşede bu anın bir sürede olsa yer etmesi hoşuma gider diye düşündü. Derken sahaflara vardı, yine kitaplarla flört etti uzaktan, iç çekti. Tuhaf bir yakınlık hissediyordu kitaplara karşı, tuhaf bir sevinç, tuhaf bir hüzün…  Her daim içeride sayısı bir hayli çok olan kedilerden biri ayağına sürtündü. Eğilip başını okşayacaktı ki, bunu yapamayacak kadar yorgun olduğunu hissetti. Sonra çıkışta Oblomov’u gördü. Turganyev’in bu kitabını ne çok arkadaşına salık vermişti, oysa kendisinin okumuş olduğundan bile emin değildi şimdi. Sultanahmet’e az kala bir ritüel  haline çıkagelen Çorlulu ali paşa pasajına girdi.Çay söyleyip azalmakta olan sigarasından bir tane daha yaktı. Gene cıvıl cıvıldı burası, gençlik nargile tüttürüyor boş laflar edip gülümsüyordu. Ne anıları vardı burada, ister istemez oluşmuştu. Öyle sık geliyordu ki zamanında, öyle çok dostunu sürüklemişti ki peşinde…  Burayı önceleri her seferinde hesabı ödemeden sıvışabildiği için seviyordu. Aslında bunu fark etmelerine rağmen her seferinde göz yuman çalışanlarından dolayı. Öğrenciyseniz ve paranız yoksa da hani, görmezden gelirler sizi. Neden sonra kalktı ve dışarı çıkıyordu ki, önüne dikilen garsona 5 lira verip uzaklaştı içilen bir bardak çaya karşılık. Şimdi bu hareketinden dolayı birkaç genç hesap ödemeden uzayacak ve onlarda izin vereceklerdi buna. Sultanahmet… Neden seviyordu ki burayı, hiçbir fikri yoktu. Şimdiye dek hiçte düşünmemişti doğrusu, parkta oturup bir sigara daha yaktı. Karşısındaki banka oturan İngiliz çiftin ufak çocuğuyla göz göze geldi. Üç yaşlarındaki bu ufak kız çocuğu gülümseyen gözlerle ona bakıyordu ısrarla. Derken güneş iyice yakıcı olmaya başladı. Gölgelerden giderek Sirkeci’ye ulaştı. Meydanda bir iki tur ve ardından galata köprüsüne çıktı. Balık tutanları izledi, kendiside zamanında buranın müdavimlerinden biriydi. Tüm gün balık tutar akşamı beyoğluna çıkar iki tek atardı. Sonra köprünün aşağısına indi son kez, bugün her şey son kezdi. Bir kefeye oturdu, köpüklü birasından yudumlayarak denize ve martılara takıldı gözleri bir süre… Ufka baktı, çok uzaktı ufuk, çok bulanık. Yaşlanmıştı işte, belliydi. Uzak geliyorsa ufuklar ve yüzünü anımsayamıyorsanız artık sevgilinin, yaşlanmıştır insan. İnsan olmanın keyfini yaşadı kısa bir an. Bir kaybeden olsa da insandı en nihayet, tadını çıkarmaya çalışmıştı çok eskilerde de kalsa… Şimdi de hüznünü yaşıyordu işte, geçen yılların o kahredici pişmanlığını. Bunlardan ibaretti ve ister istemez seviyordu, sevmeliydi bu acıları. Deniz düşünmeye itmişti onu, korktu bundan ve birasını hızlıca kafasına dikip yüksek kaldırımdan hızlıca yürüyerek Beyoğlu’na çıktı. Nefes nefese kalmıştı, oysa önceleri günde kaç kez arşınlarda yorulmazdı bu yokuşu çıkarken. Yaşlanmıştı, belliydi. Beyoğlu, ah Beyoğlu vah Beyoğlu. Her sokağını ezbere bilirdi önceleri, her köşesinde başına asfalta dayayıp yatmışlığı bile vardı. Barlarında içmiş, sokaklarında şarkı söylemişti dostlarıyla. Anlatmaya kalksa, anımsamaya başlayacaktı.Anımsamaktan korkacak kadar yorgundu. Beyoğlu aşkıydı, Beyoğlu’nun ikonlarından biriydi bir zamanlar. Ama çok eskilerde kalmıştı bunlar, şimdi yabancıydı herkes her köşe, her mekân. Ve kimse tanımıyordu artık onu, tıpkı onun Beyoğlu’nu artık tanıyamadığı gibi. Gözlerini kapadı tam ortasında, bağırmak geldi içinden. Oracıkta ölmek isteği ne ağır basmaya başlamıştı, neden sonra tramvayın gürültüsü ve Saint Antuan’ın kilisesinin çanlarının sesi kendine getirdi onu. Akşama anlatmalı bunları dedi K.ya ve üzerindeki baskıya daha fazla dayanamayıp evin yolunu tuttu. İyi geceler sevgili K. umarım çok yakında yanında olurum…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...