beyoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beyoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2017 Cuma

Gelin ecdadımıza uyalım ve yılbaşı ağacı süsleyelim !


Yazmak için yazının başına geçtim ama ne yazacağım hakkında en ufak bir fikrim yok. Çoğunuz titiz bu konuda biliyorum,aranızda bir postu oluştururken yazacağı konuyu önceden belirleyip üzerinde ufak çaplı araştırmalar yapıp bir kaç yaz sil den sonra  kendi kriterleri dahilinde en kusursuz hale getirip ondan sonra yayınlayan çokça takdir ettiğim isim var. Ben ise canlı yazıyorum "canlı yazmak" bunun adını ilk kez bir blogger arkadaşımdan duymuştum. Böylesi daha samimi daha içten sanırım. Yalnız genelde ne konuda yazacağımı bilerek otururum klavyenin başına,bu sefer bundan dahi yoksunum.Ama işte yazmama engel değil bunların hiçbiri,peki ayıp mı ediyorum ? Sanmıyorum. 

İnternetim hala bağlanmadı,sahi neden bağlanmadı yahu ? Yarın gidip müşteri temsilcisiyle görüşmeli,bu arada geçen yazımda değindim sanıyorum adsense'ye başvuru yaptım ve kabul oldu. Bundan sonra sayfama girdiğinizde şu sağdaki soldaki reklamlara yalandan dahi tıklasanız hesabıma bir kaç kuruş yatacak. Buna karar vermek çok zor bir süreçti benim için, neredeyse altı yedi yıldır bu bloğa bir şeyler karalayıp duruyorum. Buradan bir gelir elde etmeyi hiç aklıma getirmemiştim ta ki bir kaç ay öncesine dek. O sancılı muhakeme sürecini uzun uzadıya anlatmayacağım. Sonunda özetle, bunun yanlış bir yanı olmadığı görüşüm ağır bastı. Neden böyle bir şeye ihtiyaç duydun diye soranınız yoktur eminim ama belki bir kaç kişi de olsa soruyordur. Para lazım azizim,para...lanet olasıca para. Zira asgari ücretin sadece bir tık üzerinde maaş alıyorum. Bir çoğumuz bu ve benzeri sosyal medya araçlarının başında ciddi bir mesai harcıyor, bunun olabilecek tüm maddi karşılıklarını varsa almaya çalışacağım. Pis adi kapitalist seni diye hayıflanmayan, aksine aay biz de yapalım lan nasıl oluyor bu iş diye soruyorsanız vallahi bende henüz anlamaya çalışıyorum :) Çoğunluk uzun zamandır takipçisi olduğum bu sitedeki yazılardan yola çıkarak bir şeyler yaptım;açıp okuyun.

Uzun zamandır ilk kez iki gün izinliyim üst üste . Ne yapacağımı bilemedim elim ayağım karıştı ve işte koca günüm mahalle de öylece geçti. Ama yarın mutlaka Beyoğlu'na gideceğim. Çünkü yılbaşı öncesi çok güzel oluyor Beyoğlu. Tahmin ettiğiniz üzere elbette belediyenin bir desteği yok bu işte aksine belki köstek bile oluyordur.Beyoğlu halkı özellikle esnafları dükkanlarını öyle güzel süslüyorlar ki her yıl.İnsanların yolda birbirlerine gülümseyerek mutlu yıllar dediklerine dahi şahit oluyorum. İşte gene yeni yılla birlikte, aman sakın ! noel bir hristiyan adetidir zinhar kutlamayın diye sosyal medyada yazılar paylaşılacak. Hatta şehrin bir çok yerine afişler dahi asılacak,ki bu ilk geçen sene yapıldı burada ve anımsayacağınız üzere yeni yılın ilk saatlerinde Reina'da bir katliama şahit olduk. Ve neredeyse hemen hepimizin yeni yıldan tek bir isteği vardı ;HUZUR. Ve onu bile bize çok gördüler.Defalarca söyledik söylüyoruz biz noeli değil yeni yılı kutluyoruz. Zaten noel 1 ocak'tan çok daha önce kutlanıyor hristiyan aleminde hatta sanırım yarın itibariyle başlayacaklar.Dini konularda en hassas olanımız bile inkar etmesin yeni yıl bir umuttur ve hepimiz ayakta tutan yegane şeydir umut. Belki çocukça bir avuntu ama hepimiz yeni yıldan güzel şeyler bekleriz.Kaldı ki kimsenin yeni yılı kutluyor diye imanı zedelenmez azizim. Ona varana dek öyle dikkat edilecek hususlar var ki. Sen çal çırp, yalan iftiralar at,kul hakkı ye ve yeni yılı kutlama, kocaman bir PEH ! diyorum. Herkesin aklı kendine yeter merak etmeyin, o muhakemeyi yapacak kadar hepimiz de akıl var Allah'a şükür. Bırakın herkes dilediği gibi hayatını yaşasın yoksa yaşanmaz bir Dünya olma yolunda hızla ilerliyoruz aman uyarayım. Yılbaşı ağacı konusuna değinecek olursak bunun ise çok eski bir Türk geleneği olduğunu biliyor muydunuz ? Yazıyı burada noktalıyor ve sizi Türkiye'nin en büyük tarihçilerden biri olan Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ hanımın yazısından ufak bir alıntıyla baş başa bırakıyorum. Şimdiden mutlu yeni yıllar... :)

Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramı, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramıdır.
Türklerin, tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir AKÇAM ağacı bulunuyor.
Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.
Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.
İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle AKÇAM ağacı altında kutluyorlar.
Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor.
Bayramın adı NARDUGAN
(nar=güneş, tugan, dugan=doğan) Doğan güneş.
Güneşi geri verdi diye Tanrı Ülgen'e dualar ediyorlar.
Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan.
Bu bayram için, evler temizleniyor. Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar,büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.
Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme. Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.
Akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.
Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. Bu yüzden olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.
"Doğum, Güneşin yeniden doğuşu"
Sümerolog
Muazzez İlmiye ÇIĞ

2 Nisan 2017 Pazar

pazar halleri



Pek mutlu bir insan değilimdir ben, kötüsü bundan şikâyetçi falanda değilim. Zaten her dem muhalif ve kabarık bir vicdana sahipse kişi aksi de beklenemez sanırım. İşte ömür geldi geçiyor ve ortalama ömür yetmiş dersek nihayet yarası geçeli iki yıl oldu. Nihayet diyorum zira asla tam anlamıyla yaşamayı beceremedim ben. Açması güç ve gereksiz,yaşasaydı beni en iyi Tutunamayanlar’ın yazarı Oğuz Atay anlardı diyerek bu paragrafı kapatıyorum.

Sartre’ı özledim,birden aklıma geldi. Çocukluk arkadaşımın arabasıyla geçen sene Bebek’ten geçerken Levo  canım ne çekti diye sorduğunu hala anımsıyorum. Ne diye sorunca ketçap demişti. Canı ketçap çekenler ve Sartre’ı özleyenler işte böyle garip bir dünyanın mensubuyum.  Gün içinde normal diye addedilen o büyük çoğunluğa uymak için ne zahmetler çektiğimi siz tahayyül edin. Nasıl olacak ki zaten sizde onlardansınız. Doğruyum demeye çalışmıyorum aksine arızalı olan ben olmalıyım ama laf aramızda seviyorum bu arızalı halimi,ben buyum. Yürürken iddia ediyorum hepinizi sollarım beynim ise bundan iki kat daha hızlı,dolayısıyla çok ve hızlı konuşuyorum,aksi mümkün mü. Bu da rahatsız ediyor insanları,ukala diye anılmaktan bıktım. Artık çoğu soruya bilmiyorum cevabı veriyorum bu yüzden, hele bir tartışma söz konusuysa kaybeden hep ben oluyorum,zira karşımdaki ile tartışacak gücüm yok. Dilimi en basit hale getirmem lazım ve bu çok yorucu. Binlerce terminolojik kelime bilmek ama hiç birini kullanamamak… bu paragrafta burada sonlansın.

Beyoğlu,ah Beyoğlu… ikidir kayboluyorum Beyoğlu'nda, hele geçen Halep pasajını bile bulamadım. Ama sebebini nihayet çözdüm,tanıdık yüzler arıyorum,tanıdık sohbetlere kulak misafiri olmak istiyorum,tanıdık eylemler görmeye çalışıyorum, kendimi arıyorum, beni zamanında buraya çeken şeyleri ve tüm bunları ararken bu kayboluşun içinde fiziki mekanları kaybetmek kaçınılmaz oluyor bence.  Eskiden yanı başımdan çocukluğum geçiverirdi ansızın,tuhaf bir melankoliye gark olurdum. Şimdi yanımdan geçiveren çocuklar çok yabancı. Son Gülgün Feyman geçti yanımdan,ne kısa boyu varmış ve ne yaşlanmış meğerse. Sanki o da kaybolmuş gibiydi oysa Ulusal Kanal az ilerideydi. Gözlerindeki şaşkınlığı görmemek imkansızdı,her yere ve sanki hiçbir yere bakıyor gibiydi. Meydana çıktım oh ne güzel beton dökmüşler bir dönümlük alana mis gibi olmuş. Dayanamadım ve en yakın seanstaki filme girdim hem tesadüf bir bilimkurguydu. Komik ama bilimkurgu filmler daha bir gerçek gelmeye başladı gözüme. Son zamanlarda hiç olmadığı kadar gökyüzüne bakıyor bu tarz filmler izliyorum. Bizden medeti kesmiş olmalıyım,uzaydan gelecek dostlar el uzatmalı artık ve kendimize gelmeliyiz. Ah! Film “ghost in the shell” di,izlemeyin vasat bir bilimkurgu. Ama geçen hafta evde izlediğim Arrival ise interstellar kadar olmasa da sağlam bir filmdi. Bu paragrafta burada bitsin.


İş yerimde can sıkıcı şeyler oluyor her zamanki gibi ve gene çalışan kaynaklı. Geçen yaz şu elim kazayı yaşamasaydım bir metal sanat atölyesi açacağımı söylemiştim. Bunu bu yaz denemeyi düşünüyorum,çok az olan birikimimin bir kısmını riske atma zamanı geldi. Bahtım açık olursa belki sonrasında işi bırakıp sadece bu işe yönelirim,hani çorbam kaynasın yeter. Sonrasında ise bu konsepti alıp Ege kıyısında bir şehre taşırım,kim bilir. işte öyle,daha çok yazacak şey var ama biraz aptal aptal tv ekranına bakıp uyuya kalmayı umuyorum. Zira gece 11’de eve geliyorum,böyle aptal sapsal anlara ihtiyacım oluyor. Her şeye rağmen biliyorum ki her gün bir hediye ve bunun için Tanrı’ya her sabah şükrediyorum. Huzur olsun,sağlık olsun geriye kalan her şey hikaye. Sevgiyle kalın,bana benzemeyin aldığınız kitapları okuyun,yoksa arkanızdan ağlarlar :) bybye…

https://www.youtube.com/watch?v=eijz1hSj9u0
önümüzdeki yazının konusu bu video ;)

5 Eylül 2015 Cumartesi

artık benim de var,sırada kaldı kedi :)

:)) bugün bir gitar aldım sayın okur. Hem de BİM'den. Ne kadar mutluyum anlatamam. Büyük ihtimalle çalamayacağım ve bir köşede öylece kalacak ama şu an için odamın bir köşesinde benle aynı havayı soluyor olması bile yeterli. Hani hemen elimin altında, belki bir süre sonra ufaktan bir şeyler çalmayı başarabilirsem şu yukarıdaki fotoyla kalmaz bir video da paylaşırım.
Eski okurlarım bilir 97- 2004 yılları arası beyoğlunda sokak müziği yaptım ben. daha doğru cümle, iki gitarist arkadaşıma eşlik ederdim. bazen back vokal olurdum şarkılarına bazen gösterdikleri bir akoru çaktırmadan arada kaynatarak vururdum. Esas arkadaşım Ati'ydi. Ati'yi ben hep Atilla sanırdım meğer Hayati'nin kısaltmasaymış. bu isim Ati'nin üzerinde çok eğreti dururdu gerçekten. her neyse,bu adamlar gitarlarıyla yatıp kalkan tiplerdi. Diğer arkadaşım Ayhan, mesela bir mekana gittik diyelim hemen gitarına bir sandalye kapar karşısına oturturdu. bir gün koşa koşa ve sevinerek geldiğini hatırlıyorum. Levo gitarım tam bir kilo verdi demişti. oğlum sen bu gitarı nerden hangi parayla aldın diye sorunca, inanın burada yazamam çok marjinal cevaplar alırdık. Hayal gücünüze bırakıyorum. gece dörtten sonra kaldırıma kıvrılıp yatardık,gitarları yastık olurdu başlarına. zaten kılıflarının içinde de ince pikeler vardı üzerimizi örttüğümüz. çoğu zaman onlar çalar ben para toplardım yoldan geçenlerden. beyoğlu anılarım uzun ve çok uçuk hikayelerden oluşuyor,bir gün belki kitaplaştırırım bunları. neden bahsettim şimdi ben bunlardan, yani sayın okur gitar denilen enstrumanla çok teşriki mesaimiz oldu. tanırız birbirimizi yani,hukuğumuz eskidir. yaş oldu 35 ama neden olmasın,yeterince sabırlı ve inatçıysam belki dile getiririm bu aleti. he he :)) benim bir gitarım var artık sayın okur...

5 Nisan 2015 Pazar

Timbuktu,pera ve yağmur...


Dün günlerden cumaydı, yani benim izin günüm. İnternete girip vizyonda neler var, tiyatrolarda neler sahneleniyor bakacak vaktim yoktu. Zira ancak öğlen 12 gibi uyanmıştım.en doğru hareket beyoğlu’na inip orada bir yere kapağı atmaktı. Yapı kredi kültür merkezine girerdim önce,sonra bir iki kitapevini dolaşır,bir cafede kahvemi yudumlar. Bu arada istiklalde sinema afişlerine  göz atardım.


Hava müthiş soğuktu,yapı kredi kapalı gibiydi,kapısında Haldun Taner’in 100. Yılı yazılı bir afiş vardı ama…anlamadım işte.atlas ve Halep pasajının önüne gelince bir baktım Aaa! İstanbul film festivali başlamış,ne sevindim. Hemen bir kitapçık edinip en azından bugün bir iki film izlerim dedim ama kötü şans festival 4 nisanda başlıyormuş,Cuma 3 nisandı. Kitapçığında ilk kez paralı satıldığına şahit oldum. Derken bir acıkma baş gösterdi bünyede,kültürel açlığı tatmin edemeyince mideye vuruyor demek. Büyükparmakkapı sokağı dönünce eskiden bildiğim bir kebapçıda aldım soluğu. Hani kebapsever bir adam sayılmam ama ucuz burası yahu. Hem Amerikan menşeili bir fastfooda gitmekten daha yeğ bir davranış. Kahrolsun emperyalizm durumları. O soğuğa rağmen sigara içerim davasına mekanın dışındaki masaya oturdum çok geçmedi yanımdan ünlü bir popçu geçti,ismini çıkaramamıştım ama akşamı Beyaz’a konuk oldu,Berksan’mış efendim kendileri,nasıl bir isim lan bu. Kebabı beklerken aklıma geldi,Ferhan Şensoy’un kızları peradaki hayalet diye bir oyun sahneliyorlardı. Acaba bugün sahne alıyorlar mıydı. Akıllı telefonum yok ki girip internete bakayım,salak benimkisi efenim. Ama akıl vermiş Allah,hemen böyle bir telefonu olan kuzenimi arayıp,bi bak bakayım dedim.cık o da cumartesi günüymüş. İyice sinirip bozuldu,o sinirle kebabı lüp diye mideme indirmişim. Kalkıp dolandım kelepir kitabevine girecektim,ne olduysa girmedim. Sinemalara baktım bir şey yok,sonra Yeşilçam sinemasında timbuktu’yu gördüm,görmez olaydım. Yok yabancı dilde en iyi fil oscarına adaymış,yok bağımsız filmmiş falan, fasa fisoymuş vallahi. Yeşilçam sinemasını bulamadım başında,meğerse eski müdavimim Dorock barın bitişiğindeymiş. Anlatayım.bodrum katında minicik bir yer,içeride büfenin önünde bir adam vardı,bietmi alcaksınız dedi,hı dedim.öğrenci mi dedi hıı hı dedim. Açtı yazarkasayı bir bilet uzattı.yirmi lira para üstünü bozamadı. İçeride bir bu herif bir ben,bir de sekseninde bir amca. 4 sandalye iki masa. Tavanlarda film afişleri.duvarda iki ayna ama nostaljik çerçeveli,neden bilmem o aynada kendi aksimi görmek için aynanın önüne geçtim. Bu acayip yerde belki yansımamda olmayabilirdi belki, di mi efendim. Beşe on var filmin başlamasına on Dakka var ve tek izleyici benim. Derken ellisinde bir kadın geldi,onunda parayı bozamadı. Derken aynı yaşlarda bir adam geldi onunda. En son bir çift geldi,çiçeği burnunda olacaklar ki fazla sarmaş dolaşlar.muhtemelen içeride oynaşmayı düşünüyorlar gibi geldi. Neden sonra ellisindeki kadın kapısında aktiristler yazan tuvalete doğru seğirtti. Aktörlere biz giriyoruz demek ki,bu espriyi ilk pera sinemasında görmüştüm.erkek tuvaletinde James dean kadında mariyn Monroe vardı. Sonra hep birlikte salondan içeri girdik. Eh zaten en fazla onbeş kişiyi daha alabirmiş salon,ki evimin salonu daha büyük olabilir vallahi.  Şu sevgililerin en arkaya geçmelerini umuyordum ama en öne yerleştiler.ben en arkaya yayıldım,diğerleride sağa sola işte. Film bir Afrika ülkesinde şeriat hukukunu anlatıyor özetle,recm,kırbaç,cihat falan işte. Üstelik hiçbir alt metni yok. Persepolis’e yanaşamaz dahi. Birdman’dan sonra bir fiyasko daha özetle. Keşke “kocan kadar konuş” isimli yerli komediye gitseydim. Ama entelektüeliz ya,yakışır mı bize.ulan levent.yok aga bundan sonra eğlencel,k filmlere gidicem. Zaten bir izin günüm var,o da hiç olup gidiyor.aslında filmi yarıda bırakacaktım da, belki antraktta ilginç sohbet falan çıkar bu gruptan umuduyla durdum,ama arada verilmedi iyimi. Film bitti dışarı çıktık, dışarıda felaket bir yağmur ve rüzgar. Beş liraya satılan şemsiyeler az ilerde dağılıyorlar. Soğuğu ve yağmuru fena yedim. Akşamı bizim Gaziosmanpaşa sahnesinde hıdrellez isimli oyun sahneleniyordu ama 2 saat 50 dakika.yani gece 12 gibi bitiyor.cık,olmaz . akşam ulusal kanalda çok sevdiğim Mehmet mutlunun kral çıplak programı var ve konuğu gene çok sevdiğim metin feyzioğlu. Eve dönmem tam tamına iki saat sürdü. Normal şartlarda 45 dakika be. Ben böyle trafiğin ta içine edeyim. Özet; şu anda gribim efenim ve tek izin günüm gene heba oldu. İyi  hafta sonları, umarım benimkinin aksine sizin iyi geçer.

13 Mart 2015 Cuma

Bir fiyasko: Birdman


Yazmayalı neredeyse bir ay olmuş. Bir işte çalışmanın böyle handikapları varmış demek ki. Bu arada handikap yerine başka bir kelime bulamadığım için kendimi esefle kınıyorum. Yazmıştım ama tekrarlamalı,uzuunn bir işsizlik döneminden sonra carrefoursa’da çalışmaya başladım. Nasıl memnun musun derseniz şayet, cevabım şu: bu işten emekli olmak,finali burada yapmak istemiyorum. Kendimi bildim bileli sanatla hep haşır neşir oldum,kendimce bir şeyler ürettim,kafa yordum,mesai verdim. Mesela çocukluğumdan beri 30 yıldır karakalem bir şeyler çiziktiririm,sağda solda karikatürlerim çıktı falan ama hep bir hobi olarak kalsın istedim bunu. Fakat aynı zamanda edebiyatla da uğraşan biri olarak, eh sinemadan da anlarım hani,neden bir Woody allen olmayayım diye kendime hep sordum. Kendim yazar,kendim yönetir hatta woody gibi zaman zaman kendimde oynarım hani. Olmadı küçük bir Kafka olsam olmaz mı hani? Hiç biri olmadı diyelim, gideyim benim memleketim Trakya’ya mutevazı bir baraka,ufak bir bahçe. Başucumda yoldaş bir kedi veya köpek. Gene yazıp çizeyim,bir yandan baba mesleği olan demir doğramacılığı da icra eder nafakamı sağlar, saçımı sakalımı gene uzadıya yere kadar uzatır,orada salaş bir barın müdavimimi olur. Masa sohbetlerinde hükümeti kurar yıkar,sinema sanat üzerine geyikler yapar,eve döner bir iki gitar tıngırdatıp çubuğumu yakar keyfime bakarım. Sanırım sadece benim anlayabileceğim şeyler bunlar,neyse…

Bu geçen zaman zarfında ne mi yaptım. Her Cuma izim günüm,öğlen kalkıp soluğu beyoğlunda alıyorum her tatilde. Önce hafif bir şeyler atıştırıp bedenimin ihtiyacını gideriyorum.Sonra sinema salonlarını,sanat merkezlerini,kitabevlerini dolaştıktan sonra genelde bir film izlemek üzere salonlardan birine giriyorum. Genelde 16 seansı oluyor,18 gibi istiklalde bir iki tur atıyor,sokak müzisyenlerini izliyor,kızları dikizliyorum. Sonra bir cafe-bar’da bir kahve içip dokuz gibi eve dönüyorum. Şimdilik devamlı takılabileceğim bir bar bulamadım,aramaktayım,bulayım burada reklamını yaparım. İnternetim hala yok,komşu net,komşu net durumları. Bu günlük traş olan kısa saçlı Levent’ten nefret etmece durumları falan.

Şimdi sizin işinize yarayacak olan paragraf. Sanırım geçen haftamı neydi,şu bol ödüllü BİRDMAN’ı izleyeyim dedim.Cuma 16 seansı,mekan Beyoğlu Beyoğlu sineması,hani Ferhan şensoy’un tiyatrosunun bulunduğu Pasaj,neydi adı yahu?  Neyse buraya dikkat,film çok kötüydü sayın okur,oyuncuların performansı harikaydı( zaten haz etmediğim başrol oyuncusu Michael Keaton hariç) ama konusu itibariyle vallahi çok örneğini gördüğümüz şeyler.  İşte, eski şöhretini yitirmiş eski bir Holywood starının Broadway’de sahneleyeceği bir oyunla geri dönme çabası,tabi başrol halihazırda bir şizofren.Bu şizofren şeyside ne ayağa düştü sinemada di mi ? Final de biraz Black Swan kokuyor. Ay yazmak bile istemiyorum,o kadar kötü yani. Hani şunu da ekleyim, zaten yarısı dolu salonun diğer yarısı da salonu dayanamayıp terk etti. Benimkisi bir dost tavsiyesi arkadaş,Birdman’i izlemeyin,vaktinize ve naktinize yazık der paragrafı bağlar,küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden öperim.bye bye.

Not: ha! Yarın gene bir Cuma, bakalım nasıl geçecek,soluğu nerde alacağım bakalım. Grinin Elli Tonu’mu yoksam? Maybe…

24 Şubat 2013 Pazar

kuş masalı



Cumartesi akşam eve dönüyordum; otobüs durağının yanından geçerken reklam afişinden Rihanna’nın kaldırılıp yerine bir çamaşır makinesi resmini koyduklarını fark ettim. Hani Rihanna’dan falan hoşlanmam ama otobüs durağında soğuk bir çamaşır makinesi görmektense afişte olsa sanki bana bakan güzel bir hatun görmek daha iç açıcıydı. Birkaç yıl evvel yakın bir akrabamın benden biraz büyükçe kızının söz evlilikten açıldığı an “aman sakın !” diyerek beni mutfağa götürdüğü an aklıma geldi. Bak bu Ayşe bu Fatma bu da Hacer diyerek fırın,çamaşır ve bulaşık makinesi ile tanıştırmıştı. Evleneceğime bu üç arkadaşı satın alırsam çok daha isabetli davranmış olacağımı falan anlatmıştı. O an mantıklı gelmişti doğrusu, ama şimdi bir afişte olsa çamaşır makinesinin resmi bana pek hoşlanmadığım Rihanna’yı arattığını fark edince, gecikmelide olsa bir “hadi len” diyesim geldi :)

Bugün İstanbul mevsimini şaşırmış gibiydi, güneş tüm azametiyle etrafı aydınlatıyordu ve doğal olarak dayanamayıp kendimi dışarı attım. Çemberli taş’tan başlayıp yürüyerek Sultanahmet Gülhane Eminönü ve yüksek kaldırımı arşınlayarak taa Beyoğlu’na kadar çıktım. Artık bir şeyler yemeliydi ama o an aklıma geldi hazır buraya kadar gelmişken kaç zamandır almayı planladığım Sevim Burak’ın Yanık Saraylar adlı kitabını alabilirdim. Acaba param yeter mi hm! Bakalım cebe tam altı lira var, yaşasın! İnternette baktığımda da sanırım gördüğüm fiyat buydu, dokuz liranın üzeri çizilmiş alta 5.99 yazıyordu. Fransız kültürün karşısında arkadaş kitapevi yok muydu yahu, ne vakit kapandı acaba. Demek Beyoğlu’na gelmeyeli bir hayli oldu. Aslında geliyorum da çoğunluk TGB’nin falan eylemleri olduğu vakit. En sonda 10 Kasım’da uğramıştım sanırım. Demek o kalabalıkta etrafa pekiyi bakınamıyormuşum. Ha! D&R var burada. Ne zamandan beri var? İçeri girip bak Allah bak yok kitap. Zaten pek popüler bir yazar değildi, hem yaşadığı dönem hem de şimdi. Yazarın ismini ilk Selim İleri’den duymuştum, hani bilen bilir trt2’de bir edebiyat programı vardı. Yıllarca Attila İlhan’ın değişen yönetimle beraber boşalttığı koltuğa geçmişti. Severim Selim İleri’yi ama apolitik tavrı hep üzmüştür beni. Neyse işte o bir programında salık vermişti okumamızı, Dişi Kafka demişti, o mu demişti? Neyse duymuşum işte bir yerden. Sonra bu yıl yazarlara okunması en güç yazarlar diye bir anket yapılmıştı. Hemen hepsinin ilk beşinde adı geçiyordu Sevim Burak’ın. Kapalı bir dili olmasına karşın mükemmel bir yazar olduğunu da ekleyerek. Okumalıydım bu kadını. Baktım bulamıyorum bilgisayar başındaki kıza bir sorayım dedim. Direk kitabın adını söylesem vereyim falan diyecek ama ya daha pahalıysa mahcup olmak var. “ şey sevim Burak’ın bir kitabını arıyorum ama adı aklımda değil bir bakar mısınız?”  Kız: “hm! Elimizde sadece yanık saraylar var” işte aradığım kitap zaten bu, ilk eseri. “ acaba o muydu emin değilim ki, fiyatı ne kadar?” Kız: “ 9 liraymış vereyim mi?” ulan internette altı lira diyordu, saçmalığa bak demek online alınca indirim yapıyorlar. “ şey en iyisi ben bir telefon edip sorayım, kolaayy gelsin” yürü bakalım Levo belki Mephisto’da buluruz. Ulan bu kalabalık ne, hiç hayra alamet değil. Son sesle bir hatun boktan bir gün mü diyor, boktan bir adam mı diyor şarkıda. Her ne ise hepsi bana uyar. İnsan bu kadar güzel mi boktan der yahu :) ha! İmza kuyruğu kim bu yazar çıkaramadım. Birsen Tezer yazıyor arkasında, ah şu güzel sesli hatun. Zaten kitap değil, kaset imzalıyormuş. Kaset ne yahu CD işte, gene yaşımızı belli ettik :)Cık! Bu kalabalıkta kitap mitap bulunmaz, uza oğlum levent. Vee işte tünele yaklaşırken YKY açık, burada vardır ulan. İşte hem de yazarın tüm külliyatı karşımda. Hemen fiyatına bakıyorum, sekiz lira, tüh! Şey fiş almasam 6’ya bırakır mısınız desem… Dışarı çıkıyorum yanımdan hoş bir hatun geçiyor, tanıyorum ben bunu yahu, akrabam mı? Ha! Şu survivor Seda. Lan ben survivor falan izlemem ki nerden yer etmiş zihnime. “merhaba sizi severek izliyorum. Şu yandaki ucuz kafede birer çay içsek mi” diyemedim ya la :) yok bugün alamayacağız bu kitabı atla metroya doğru eve Levo. Ama bir dakka beyazıtta Özdemir çarşısında ikinci eli ya varsa. En fazla 5 lira olsun ikinci eli. Tekrar Eminönü, Sultanahmet falan yayan dönülür. Malum Sultanahmet turist kaynıyor. Ya yürümekten beynim sulandı, ya da bu yanımdan geçen heather graham’den başkası değil. Aman ne arayacak İstanbul’da hem zaten bu gece Oscar gecesi değil mi?  Neyse işte çarşıya vardık, yook yok işte kitap. Artık hafta içi şu lanet avm’ye gitmek şart oldu. Bu otobüs bizim ki değil mi be? Hey hopp! Cık durmayacak zaten uzun saçlıyım diye gıcık olup hep böyle yapıyorlar. Haa! Yoksa… Vallah kapıyı açtı. Oh be günün en güzel yanı bu oldu. dııdıttt! Kalan bakiye 85 kuruş. Vay anasını az daha yayan dönecekmişim. Şu okula kayıt olmanın en iyi yanı bu paso işi oldu. Abi biraz ilerler misiniz bak arkalar bomboş…

İyi pazarlar :)

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Beyoğlu mu? anlatırım bir ara



Nasılsa gece oluyordu her seferinde. Odasının kapısını kilitliyordu evvela,ardından joy fm’i açıyor ve altmışlardan günümüze uzanan slow parçalar eşliğinde ya bir kitap okuyor,ya güncesine yazıyor ya da güzel bir kadın resmi çizmeye koyuluyordu. Sayılı sigaralarını içeceği vakitleri ayarlamak durumundaydı elbette.Gecenin başında bir tane,uğraştığı şey her neyse ortasında bir tane ve sonunda bir tane daha.Sabah kahvaltıdan sonraya da bir tane kalıyorsa ne âla. Uykusuzluk çekmiyor,aksine uyumamak için direniyordu.Keşke hep gece olsaydı ya da bir gece vakti ölse-hani bu gece olsa fena olmaz- ne güzel olur diye düşünüyordu. Pencereden uzanıp havayı teneffüs ediyordu her gece,ayla bakışıyordu.İşte koca İstanbul’u uyutmuş ve o tek başına ayaktaydı,ne harika bir duygu. Korkacak,çekinecek hiçbir şey yok.Belki…belki de söz konusu bir sabahta olmayacak,kim bilir. Eski bir parça kendini hissettiriyor tam o sırada radyoda kendini. Geçmişten bir kare geliyor gözünün önüne, belki yitip giden sevgili,belki çocukluğu. Hangisi ağır basıyor belirsiz.

Kim, kim bilebilirdi benim gibi Beyoğlu’nu,hanginiz İstiklalde tek başına kalacak kadar geç vakte kaldınız diye böbürleniyordu salakça. Hem de öyle çılgın tek bir gece değil,günler ve günlerce… Her mevsiminde kaldırım taşlarına yatıp uzanmış sabaha doğru. Koca İstiklal’i bile uyutuyordu. Gün artık ışımaya başladığında bilmem kaçıncı turunda caddenin, işte emlakçı abiyle yüzleşiyordu. Bilmezsiniz siz, sabaha karşı beş buçuk altı gibi yola koyulurdu bu abi,biz beyoğlunun çocuklarına oda kiralamaya kalkardı.En doğru vakitti gülmeyin sakın.

İşte tam burada yıllarca çaldık,işte şurada uyukladım,işte şu köşede sinyal yaptım.Sinyal mi ne ? boş verin :) Balıkçı pazarını dönünce hemen sağdaki pastane açardı ilk önce, ilk müşterileri hep müzisyen.Bacaklarının arasına,sandalyeye dayanmış enstrumanlar. İyi sabahlar diye gülümseyerek girerdi Ati içeri bende hemen arkasından.Ne güzeldi iyi sabahlar demek,günaydınmış peh! Abi gene 5 çay içene altıncı bedava di mi derdik.O da olur anlamında başını sallardı,üç bardak çay atiye üç bardak bana. Siz nerede çalıyorsunuz diye sorardı tarlabaşının çalgıcıları,biz sokak müzisyeniz derdik bir ağızdan ve salakça bir gururla. Şu dönerciden satırı kapıp hani Beyoğlunda kaç kişiyi haşamat eden meşhur yarı fantastik hikaye var ya..İşte,işte tam bizim yanımızda olmuştu.  Kaç yıl öncemiydi bu anlattıklarım,ne bileyim çok oldu,çok :(

Yıllar sonra İstiklal’e uğramıştı bugün ve yanındaki herife anlatmıştı bunları. Gerçekten ne kadar olmuştu,kaç yaşındaydı o vakitler.off! neden anlatmıştı ki,hem övünecek şeyler miydi bunlar. Serserilik işte, nasıl kaset kitap arakladıklarını bile anlatmıştı uzun uzadıya.Çalçene ben, kim bilir ne düşündü hakkımda. Yaşlandım mı ne, yeniye dair bir anlatacağımda yok ki..ben n’apayım. Bunları düşünürken, dönüp çizdiği kadına baktı.Off! ne güzel olmuştu, hele o kalçası. Amannn kadın değil mi, hepsi aynı, uzak olsunlar benden.Hem beceremiyorum ben, ne bir hovarda olabildim ne de bir sevgili.Benim kalemim değilmiş demek ki,hem ne gereği var Allasen.

Geceyi seviyordu o, korkularını ancak böyle bastırıyordu. Ya şimdi ? Artık kapıyı kilitlemek,İstanbul’u uyutmak,Beyoğlu’na beşiğinde ninni okumak para etmiyordu. Şu çizdiği kadında bir resimdi en nihayet.  Hem baksana,her seferinde sabah oluyordu işte, beyhude çocuksu bir avuntuydu bu. Büyüyordu,akranlarından çokça geri kalsa da büyüyordu.Bedeli çok ağırdı büyümenin,çok ağır. Bakmayın bir öykü gibi anlattığıma,hepsi gerçeklerden ibaret ve bahsettiğim benim elbette.Bir üçüncü kişi gibi bahsedecektim güya onu bile beceremedim. Yakında kış gelecek geceler uzayacak,upuzun geceler.Ancak sabah bir gerçek ve artık harekete geçmeli,korkularımla yüzleşmeliyim.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...