joyfm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
joyfm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Beyoğlu mu? anlatırım bir ara



Nasılsa gece oluyordu her seferinde. Odasının kapısını kilitliyordu evvela,ardından joy fm’i açıyor ve altmışlardan günümüze uzanan slow parçalar eşliğinde ya bir kitap okuyor,ya güncesine yazıyor ya da güzel bir kadın resmi çizmeye koyuluyordu. Sayılı sigaralarını içeceği vakitleri ayarlamak durumundaydı elbette.Gecenin başında bir tane,uğraştığı şey her neyse ortasında bir tane ve sonunda bir tane daha.Sabah kahvaltıdan sonraya da bir tane kalıyorsa ne âla. Uykusuzluk çekmiyor,aksine uyumamak için direniyordu.Keşke hep gece olsaydı ya da bir gece vakti ölse-hani bu gece olsa fena olmaz- ne güzel olur diye düşünüyordu. Pencereden uzanıp havayı teneffüs ediyordu her gece,ayla bakışıyordu.İşte koca İstanbul’u uyutmuş ve o tek başına ayaktaydı,ne harika bir duygu. Korkacak,çekinecek hiçbir şey yok.Belki…belki de söz konusu bir sabahta olmayacak,kim bilir. Eski bir parça kendini hissettiriyor tam o sırada radyoda kendini. Geçmişten bir kare geliyor gözünün önüne, belki yitip giden sevgili,belki çocukluğu. Hangisi ağır basıyor belirsiz.

Kim, kim bilebilirdi benim gibi Beyoğlu’nu,hanginiz İstiklalde tek başına kalacak kadar geç vakte kaldınız diye böbürleniyordu salakça. Hem de öyle çılgın tek bir gece değil,günler ve günlerce… Her mevsiminde kaldırım taşlarına yatıp uzanmış sabaha doğru. Koca İstiklal’i bile uyutuyordu. Gün artık ışımaya başladığında bilmem kaçıncı turunda caddenin, işte emlakçı abiyle yüzleşiyordu. Bilmezsiniz siz, sabaha karşı beş buçuk altı gibi yola koyulurdu bu abi,biz beyoğlunun çocuklarına oda kiralamaya kalkardı.En doğru vakitti gülmeyin sakın.

İşte tam burada yıllarca çaldık,işte şurada uyukladım,işte şu köşede sinyal yaptım.Sinyal mi ne ? boş verin :) Balıkçı pazarını dönünce hemen sağdaki pastane açardı ilk önce, ilk müşterileri hep müzisyen.Bacaklarının arasına,sandalyeye dayanmış enstrumanlar. İyi sabahlar diye gülümseyerek girerdi Ati içeri bende hemen arkasından.Ne güzeldi iyi sabahlar demek,günaydınmış peh! Abi gene 5 çay içene altıncı bedava di mi derdik.O da olur anlamında başını sallardı,üç bardak çay atiye üç bardak bana. Siz nerede çalıyorsunuz diye sorardı tarlabaşının çalgıcıları,biz sokak müzisyeniz derdik bir ağızdan ve salakça bir gururla. Şu dönerciden satırı kapıp hani Beyoğlunda kaç kişiyi haşamat eden meşhur yarı fantastik hikaye var ya..İşte,işte tam bizim yanımızda olmuştu.  Kaç yıl öncemiydi bu anlattıklarım,ne bileyim çok oldu,çok :(

Yıllar sonra İstiklal’e uğramıştı bugün ve yanındaki herife anlatmıştı bunları. Gerçekten ne kadar olmuştu,kaç yaşındaydı o vakitler.off! neden anlatmıştı ki,hem övünecek şeyler miydi bunlar. Serserilik işte, nasıl kaset kitap arakladıklarını bile anlatmıştı uzun uzadıya.Çalçene ben, kim bilir ne düşündü hakkımda. Yaşlandım mı ne, yeniye dair bir anlatacağımda yok ki..ben n’apayım. Bunları düşünürken, dönüp çizdiği kadına baktı.Off! ne güzel olmuştu, hele o kalçası. Amannn kadın değil mi, hepsi aynı, uzak olsunlar benden.Hem beceremiyorum ben, ne bir hovarda olabildim ne de bir sevgili.Benim kalemim değilmiş demek ki,hem ne gereği var Allasen.

Geceyi seviyordu o, korkularını ancak böyle bastırıyordu. Ya şimdi ? Artık kapıyı kilitlemek,İstanbul’u uyutmak,Beyoğlu’na beşiğinde ninni okumak para etmiyordu. Şu çizdiği kadında bir resimdi en nihayet.  Hem baksana,her seferinde sabah oluyordu işte, beyhude çocuksu bir avuntuydu bu. Büyüyordu,akranlarından çokça geri kalsa da büyüyordu.Bedeli çok ağırdı büyümenin,çok ağır. Bakmayın bir öykü gibi anlattığıma,hepsi gerçeklerden ibaret ve bahsettiğim benim elbette.Bir üçüncü kişi gibi bahsedecektim güya onu bile beceremedim. Yakında kış gelecek geceler uzayacak,upuzun geceler.Ancak sabah bir gerçek ve artık harekete geçmeli,korkularımla yüzleşmeliyim.


24 Ekim 2011 Pazartesi

Yağmur daha bir hüzünlü yağardı sanki...

         Doğru bir hayatım vardı benim. Şimdi olduğundan daha doğrucaydı en azından. Üstelik o zamanlar daha toydum ama doğruya daha yakınmışım meğer. O zamanda beş parasızdım ve o zamanda dert etmezdim bunu. Yalnız farklı olan öyle çok şey vardı ki… Mesela daha fazla kitap okurdum, parasızlığımı bahane etmezdim. Kuruş-kuruş biriktirirdim, gerçekten kuruş-kuruş. Okumak istediğim kitaba bir ay sonunda sahip olurdum belki ama başarırdım en sonunda. Sinemayı sinemada seyrederdim, bir sürü ücretsiz festival olurdu. Saatler sürse de Beyoğlu’na dek yürür ve izlerdim. Kar kış demezdim ve bir simit bir bardak çay yeterdi. Bir keresinde bir sinemanın önünde şakayla karışık para dilendiğimi bile hatırlıyorum. Kültürel bir dilencilikti, Allah rızası için şu filmi izlemem için bir sadaka diye dilenmiştik birkaç arkadaşla. Tiyatroya giderdik, bir kitapevine günlerce uğrayarak bir göz atma bahanesiyle bitirdiğim kitaplar bile oldu. Çok sevdiğim bir kaseti bu işlerde uzman bir arkadaşımın benim için aşırdığını bile anımsıyorum. Atatürk Kütüphanesi uğrak yerimdi, özellikle kış ayları. Hem sıcak oluyordu, hem de hiçbir ücret talep edilmiyordu. Bazen güzel kızlar bile doluşurdu içeri. TRT-2’de iki film birden kuşağı itinayla ve muhakkak izlenirdi. Öncesinde Atilla Dorsay ve Âlin Taşçıyan, film başlamadan önce çok kıymetli bilgiler verir can kulağıyla dinlerdim. Cumartesi akşamı da Rekin Teksoy hoca benzer bir program yapardı, yurdumuzda vizyona girmemiş filmleri özellikle 40’lar 50’ler sinemasını bize sunardı. Bazı filmleri bin bir rica ile film yapımcısıyla irtibata geçip bobinleri alıp izlememizi sağlardı. Attila İlhan’la Pazar akşamları edebiyat ve cumhuriyet tarihi üzerine eğitim alırdık. Şevket Uğurluer ağbi “Anılarla Müzik” adlı programında batı müziğinden şarkıları icra ederdi. Her hafta bir konuk çağırırdı, aman tanrım ne seslerdi onlar ve kimdi bunlar. Neden tanımıyorduk, neden şöhret değillerdi. Bende yazardım bir yandan inatla yazardım büyük bir zevkle. Hayatımın on yılı her gece masa lambamın loş ışığı altında sabaha dek yazardım, bazen aklıma bir dörtlük düşer başucumdaki kitaplara hemen sarılır kısık sesle okumaya başlardım. Radyo 3 veya joy fm’in müzikleri kulağımın pasını silerdi bir yandan. Heinrich Böll’ün romanının adı gibi dokuz buçukta bilardo oynardım her Pazar sevgili dostumla beraber. Vaktimiz azdı çalışan insanlardık pazarları dokuz buçukta bilardo, perşembeleri on birde satranç oynardık. Bunlar bahaneydi elbet maksat iki çift laf edebilmekti, sanattan siyasetten ve kendimizle ilgili konulardan bahsederdik. Cep telefonumuz yoktu bulurduk birbirimizi. Sigaradan feragat ederdim günlerce ve İstanbul’un güzel bir semtini keşfe çıkardık kimi zaman, şarkılar hep yanımızdaydı. Galata da balık tutar yoldan geçenlerle, denizle sohbet ederdik. Küçük bir dünyam vardı ama daha az yorucuydu sanki daha verimliydi. İnternet denilen teknolojinin başına geçip tuhaf kısır tartışmaların başına geçmezdim sosyal ağlarda. Çevremdi benim meselem herkesin olması gerektiği gibi. Buranın halkıyla genci yaşlısıyla bir şey paylaşırdım paylaşacaksam. Basket oynardık hemen her gün, nice gence ışık tutmuşuz meğerse o dönem. Aradan yıllar geçti hâlâ tanımadığım gençler yanıma gelip şükranlarını dile getiriyorlar. Ağbi sizin sayenizde kötü alışkanlıklardan kurtulduk, ağbi ufak demez oyuna alırdınız. ağbi filanca kitabı senin sayende okuduk, ağbi sizin sayenizde filanca okulu bitirdik gibi. Anımsıyorum şimdi, sporun haricinde ilgilenirdik biz gerçekten bu çocuklarla, elindeki çöpü yere atmaması gerektiğinden tutunda arkadaşının kilosuyla dalga geçmemesi etnik kökeninden dolayı yadırgamaması gerektiğine kadar.  Paylaşmayı öğretirdik… İnanın şimdi aklıma geldi cebimde bir not defteri taşırdım ve günlük programım vardı güne dair. Şu saat kitap okunacak, şu saat filanca film izlenecek, akşam şu vakit boş kâğıdın başına geçilecek gibi. Zamanı önemsememenin en iyi yolunun zamanı programlamak olduğunu o yaşlarda öğrenmiştim. Koluna saat takanlara kızardım, küçümserdim hatta. Bir zaman sonra fark etmiştim ki hayat boşa akıp geçiyordu. Ve insansak şayet öğrenmeli, okumalı, düşünmeli eleştirmeli ve üretmeliydik. Ancak bu şekilde son nefesini verirken pişman olmazdı insan. Hep şöyle derdim gençlere; mesela çok sevdiğin bir bilgisayar oyunu var, ondan keyif almak için hemen hemen olası tüm hamleleri yolları öğreniyorsun değil mi. aksi takdirde hem keyif almaz hem de başarılı olamazsın bir türlü. Yaşadığın hayatı da böyle algılamalısın derdim, işe de yarardı bu basit örnek.
             Sonra ne olduysa bir kopma oldu zamanda, ülkem çok hızlı bir devinime girdi. İleri doğru mu geriye mi anlayamadığım. Sanat siyaset hayat ilişkiler her şey yozlaşıverdi. Hiç bilmediğim konular tartışılır oldu, kalite adına ne varsa yok edildi. Az yaşamadım hani bu hayatta ne türban vardı ne de etnik sorunlar bu ülkede. Geçen dile getirdim döveceklerdi, benim ilk gençliğimde ev ev dolaşılıp kandil falan kutlanmazdı, mesajlar atılmazdı cepten. Yukarıda bahsettiğim insanlar televizyondan yok oluverdiler.  Okuduğum gazeteler dergiler birer birer yitip gittiler. Çocukluğumda saysan hem dünyada hem ülkemde en fazla elli yüz arası şarkıcı vardı. Birden binlercesi türedi. Seks-aşk birbirine girdi ve sanırım geriye sadece çiftleşmek kaldı. Şarap içerdik en fazla, duyardık esrar falanda içen varmış ama sadece duyardık. Sonra sentetik haplar LSD’ler giriverdi hayatımıza. Karşımızdaki adam sarhoş falan değil başka bir şeydi. Beyoğlu’nda serserilik yapmanın bir raconu vardı. Sokakta her babayiğit eline gitarı alıp çalamazdı, yürek isterdi. Şimdi her köşe başında bir embesil kafa ütülüyor. Hatta sonbahar kış daha mı romantikti ne, yağmur daha bir hüzünlü yağardı sanki. Kanserden ölmezdi insanlar, kanser bilinmezdi hatta. Mesela veremden ölmüştü bir akrabam kırklı yaşlarında, ölmek istemişti. Özetle daha mı siyah beyazdı dünya veya renkler birbirine karşı daha mı saygılıydı. Bir ahenk içerisindeydi sanki her şey, teknolojiye mi mal ediyorum ben şimdi tüm kabahatleri bilemedim. Hatta ne yazdım bilemedim ya, ama o zamanlar böyleydi işte her şey. İçinden geldiği gibi davranırdı herkes, Murathan Mungan’ın dediği gibi adresini yüzünde taşırdı o vakit insanlar. Lafın kıçı başı karıştı K. mesela on yıl önce olsa günlüğüme karalamıştım şimdi bunları. Yıllarca günlük tuttum ve özenle raflara dizdim onları kronolojik sırasıyla. Kimseye yazılmazdı ki, ya da yazılırdı da yıllar sonra doğru bir kişinin tek bir kişinin eline geçeceğinin hayali vardı kafalarda. Böyle melankolik böyle çocuksuyduk işte her birimiz. Sonra… Sonra ne oldu bilmiyorum K. iyi geceler.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...