matrix etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
matrix etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2022 Salı

Cehalet bir tercih midir?



 

 Bu soruya yanıt aramadan önce cehalet nedir onu tanımlamak gerekir. Uzunca yazıp okuru sıkmaktansa, Doğan Cüceloğlu'nun bir röportajında ki sözlerini alıntılayalım. Der ki; "Bilge kişi, aslında bildikleriyle değil,bilmedikleriyle yüzleşebilen kişidir."



 Sosyolojik araştırmalara göre, artık biliyoruz ki, sürekli dezenformasyona maruz kalan insanlar doğru bilgiyi,kesin kanıtlara bile dayansa reddediyor. Çünkü çarpıtılmış olan sözümona bilgiyi dahil olduğu siyasi veya dini inançları ile paralellik gösterdiği için tabulaştırıyor, dahası sahipleniyor, kötüsü tercih ediyor. Evet tercih ediyor. 


 Gelin bir kurgu yapalım: Yarın dünyaya galaksinin binlerce ışık yolu ötesinden bir uygarlık gelse ve misal insanları bir laboratuvar da kendilerinin ürettiğini reddelimeyecek kanıtlarla ispatlasa, kaçımızın tutumu ne olur? Bilmediğimiz bu bilgiyi Doğan Bey'in dediği gibi kaçımız göğüsleyebilecek? Yoksa gelenleri lanetleyip , ağır makinelerimizle savaş mı açacağız. 


 Ya da son zamanların favori filmi Dont look up'ta olduğu gibi gezegeni sona erdirecek bir göktaşı çarpacak diyelim, ve hatta çıplak gözle gözlemleyebilecek kadar yörüngemize girse, yukarı bakmamayı mı tercih edeceğiz. Bu bariz ampirik bilgiyi red mi edeceğiz?


 Matrix 1 filminde zion'da yaşayan kel bir herif, yaşadığı gerçeklikten rahatsız olur ve tekrar hayal dünyasında ki fanusa dönmek için yapay zeka ile anlaşmaya varır. Zira kırmızı hap sadece gerçeği vaad eder,mavi hapı tercih eden ise filmde söylendiği gibi Alice harikalar diyarında yaşamaya devam edecektir.


 Cehalet bir tercihdir arkadaşlar, seçim sizin. Ama yapacağınız seçimin yaşadığınız dünyanın, ülkenin ve çocuklarınızın geleceğini etkileyeceğinin bilincinde olun lütfen. Saygılarımla...

Not : İtiraf etmeli ki artık Instagram'da çok daha aktifim. Başta daha çok kişiye ulaşılabilirlik olmak üzere bunun pek çok nedeni var. Ve hatta bu yazıyı birebir ilk orada paylaştım, bilmiyorum belki bundan sonra ortak paylaşım yaparım. Gene de adresimi buraya iliştirmekte fayda var : @profesyonelkaybeden ( buradan geldiğinizi belirtirseniz mutlu olurum) bye...

16 Temmuz 2013 Salı

Platon'un mağarası ve Wachowski kardeşler


Geçen zap yaparken kim çok para ister adlı yarışmada şu soruya rastladım:
 Bir mağaranın duvarına bakarak yaşayanlar için tüm gerçekliğin sadece gölgeler olacağını öne süren filozofun kendi adı ile anılan benzetmesi hangisidir?
A) Platon'un Mağarası
B) Hegel'in Mağarası
C) Kant'ın Mağarası
D) Konfüçyus'un Mağarası
Yanıt a şıkkıydı elbette. Kim bilir bunu kaç kişiye, neden sonra anlatma ihtiyacı duymuştum. Bilmeyeniniz varsa aklımda kaldığınca kısaca paylaşmak istedim. Bir mağara düşünün ve bu mağaranın derinliklerinde doğumlarından beri yaşayan bir topluluk. Bu yetmezmiş gibi vücutları hatta boyunlarından kalın zincirlerle bağlılar. Tek gördükleri mağaranın girişinden karşılarındaki duvara vuran, gün ışığından yansıyan gölgeler. Kapının önünden geçen bir takım insanların veya hayvanların gölgesi. Bazen de işittikleri sesler, mesela kuş cıvıltıları veya kuvvetli bir gök gürültüsü gibi. Onlar için kaçınılmaz olarak tek gerçek karşı duvardaki gölgeler olacaktır kuşkusuz. Başka türlü bir gerçekliği tahayyül edebilmeleri bile neredeyse olanaksızdır. Diyelim ki günün birinde içlerinden biri bir şekilde bağlı olduğu zincirlerden kurtulsun. İnsanoğlunun yaradılışından beri var olan keşfetme arzusuyla elbette mağaraya süzülen ışığa doğru yönelip dışarı çıkacaktır. Yaşayacağı şoku tahmin edebiliyor  musunuz? İlk fark edeceği güneşin yakıcılığı ve ışığı olacaktır. Belki uzun süre buna alışmakta da zorlanacak. Yürümeye devam edecek, kendi cinsinden birilerini görecek, ürkecek, şaşıracak. Az ileride bir göl, eğilip yeteri kadar yaklaştığında ilk kez kendisinin neye benzediğini, bir gölgeden ibaret olmadığını irkilerek anlayacak. Diğer karşılaşacağı şaşkınlıkları varın siz düşünün. Tüm bunlar bir sanrı mıdır yoksa gerçek hep bumuydu? Bir süre sonra mağaraya geri döndüğünü farz edelim. Diğer insanlara bunları anlatmaya kalktığında sizce ona inanacaklar mı, yoksa hummalı bir rüya gördüğünü düşünüp alay mı edeceklerdir. Zavallının talihsizliğine bakar mısınız, gerçeği görüp keşfedip inandıramamak, kötüsü belki de deli damgası yemek. Bazı şeyleri anlatmayı zorlandığımda sıklıkla başvurduğum bir metafor bu. Eğer karşı tarafı sıktığını fark edersem bu defa Matrix I filmini ele alırım. Zaten Wachowski kardeşlerde senaryoyu yazarken Platon’un Mağarası’nı referans almışlar sanırım :) Neo, yeryüzünü ele geçiren bizim yarattığımız makineler tarafınca, doğumundan beri bir takım kablolarla bir fanusa vücudundan bağlıdır. Makineler biz insanların bedenini bir enerji kaynağı (pil) olarak kullanmaktadır. Neo, doğumundan beri gözlerini hiç açmamış, yemek yememiş, hareket etmemiştir. Sanırım verilen bir takım kimyasallarla sürekli bir uyku, koma halindedir. Yaşadığını zannettiği dünya bir rüyalar âlemidir. Beynine de giden bu elektrotlar ona yapay bir yaşam sunmaktadır. Ta ki bir gün Neo bunun ayırtına varıp bu kablolardan kurtulana değin. Bunu ilk başaran o değildir yalnız, başkaları da vardır. Uygun bir şekilde ağır ağır ona bugüne dek yaşadıklarının bir aldatmaca olduğunu anlatırlar. O kablolar ona verilenler bir bakıma dogmatik bilgilerdir. Aşması kırılması öyle kolay değildir. Ki aslında birçoğu da bunu istemez, bu aldatmacalarla gayet mutludur. Filmi zaten biliyorsunuz, Neo sistemi çökertir ve diğer insanları, öncelikle bu gerçeği arayan, yaşadıklarından şüphe duyan, içlerindeki o soruyu bir türlü bastıramayan insanları teker teker uyandırmaya çalışır. Serinin diğerleri II ve III saçmalıktı kanımca.
"tıpkı herkes gibi sen de bir köle olarak doğdun; koklayamadığın, tadamadığın veya dokunamadığın bir hapisanede. Beyninin içi bir hapishane. Ne yazık ki kimseye matrix'in ne olduğu anlatılamaz. Bunu kendin görmelisin."


Şimdide benzer bir sorunla karşı karşıyayız. Birçok sosyal ağda hesap açıp bir profil oluşturuyoruz. Dostluklar arkadaşlıklar buradan ediniliyor. Online oyunlarda yarattığımız karakter ne çetin maceralarda boğuşuyor. Bazılarımız evden dışarı çıkmaktansa alışverişini de buradan yapıyor. Kimisi ise işini evinden yönetiyor. Daha örnekler çoğaltılabilir. Acaba, ya bir gün evden çıkmaya hiç gerek duymaz isek? Cyborg diye tabir edilen robotlar bizim yerimize işe gider, alışveriş yapar, kız arkadaşımızla flört eder, hatta ilişkiye girerse. Elbette biz evimizde klimamız açık, güneşin veya soğuğun vücudumuza vereceği zararlardan,trafikten vb. şeylerden izole bir şekilde bu robotları uzaktan yönetiyor olacağız. Bu kaygıyı,yönetmen Jonathan Mostow’da duymuş olacak ki başrolünü Bruce Willis’in oynadığı “Suretler”i beyazperdeye taşımış. Film pekiyi değil ama değindiği konu başarılı. Özetle hiçbir şeyi abartmamak ve aslolanın insan olduğunu unutmamak lazım bence.

SURETLER

Gene söz sinemadan açılmışken konuyla alakası olmasa da başka bir filme değineceğim. “The Happening”. M.Night Shyamalan’ın yönettiği bu film sinemada pek gişe bulamadığı gibi üstüne Razzie  ödülünü de( yılın en kötü film Oscar’ı)almıştı sanırım. Yazı uzamasın diye çok kısa geçeceğim, film ekosentrik* bir bakışla özetle diyor ki; doğaya saygılı ol, uyumlu ol, işin cılkını çıkarma. Yoksa bir gün gelir doğa sizden intikamını alır. Senin ebeni,sülaleni öper… Neden bu filmden bahsettim, dün haberlerde izledim. Bir piliç üretim çiftliğinde daha civciv iken horoz olduğu tespit edilen cinsler itlaf ediliyor. El insaf, yapmayın abiler. Biliyorum bacası tüten fabrikalar, nehirlere dökülen kimyasal atıklar olsun daha birçok insafsızlık var. Dünya nereye kadar dayanacak. Biraz saygı, başka bir şey değil.

Ekosentrik etik:Tüm yaşam formlarının  insanlarla eşit derecede yaşama ve kendini geliştirme hakkı olduğunu kabul eden görüş.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Manipülatif ahkâmlar !



X kanalda kadının biri kocasının ağzına kaşına diline falan tam 35 mandal takmaya çalışıyor, seyirci tezahürata boğulmuş. Y kanalda ise seksi bir hatun bilumum sayıda sürüngenin bulunduğu dev fanusun içinde şarkı söylemeye çalışıyor. Z kanalda durum farklı değil benzer bir akrobasi sergileniyor.  Bu majör kanalların sadece haber yapan kurumlarında da durum farklı değil. Birçoğu mevcut iktidardan önce adını sanını bile bilmediğimiz isimler, geri kalanıysa Timur Selçuk’un “dönek türküsü” ile hicvettikleri. Her dönem kraldan çok kralcı olarak bugüne dek gelenler ve bu birkaç ismin dışında kimse yokmuş gibi akşama dek kanal kanal dolaşıyorlar. Her demeçleri bir tuğlasını daha yıkyor memleketin. Şu emanet televizyonu geri vermeliydi aslında.



Gelen telefonla soluğu dışarıda alıyorum ama sevincim kursağımda kalıyor, çünkü yine bir alışveriş merkezine doğru yol alıyoruz Tufan sayesinde. Kaçıncı mağazadan sonra nihayet bir şeyleri beğendi, hemen hepsinde deneme kabinine girdi. Tabi kabine girmek içinde hatırlı bir süre sırada bekledik her birinde. O giysileri denerken fark ettim ki benim tek baktığım fiyat etiketleriydi öncelikle, ki benden başka bunu yapan yoktu sanki. Ne de olsa kredi kartı denen şeyi icat etmişti insanoğlu, buna nazaran Sümerliler artık oldukça masumdu. Piyango bileti alınca da önce amortiden bakmaya başlar bizim gibiler. Derken aynı avm’de önce canhıraş yemeğimizi aldık ama bunla kalmıyordu tabi, aynı performansı oturacak bir masa bulmak içinde harcayacaktık. Nihayet dönüyorduk ki şu simülatörleri gördü Tufan, bir çocuk gibi ısrar etti binmemiz için. Ne kadar üstelediyse de ben binmedim ama ona da engel olamadım. Az önce bahsettiğim, televizyondaki yarışma diziler olsun, bu bol ışıklı avm ve süslü püslü hatunlar olsun, zaten hepsi bir aldatmaca unsuru değil miydi. Dışarıda boktan bir hava vardı, yollar felaketti, zaten İstanbul devasa bir şantiye alanına dönüşmüştü. Bu soğukta yırtık pırtık kabanına sarınıp uyumaya çalışan evsizler…bir arabanın altına alıp asfalta yapıştırdığı bir köpek vardı…gürültü…keşmekeş vardı. Bunca beleş manipülatör varken buna para vermekte neyin nesiydi. Dinin bir afyon görevini gördüğünü söyleyen Marx’ın savı artık geçerliliğini yitirdi gibi,işlevselliğini demek lazım belki. Afyon mu istiyorsun, aç televizyonu veya işte çık bir avm’de dolaş, internette dolaş. Matrix bu avm’ydi.Seksen darbesinden sonra patlama yapan arabesk müzik eşliğinde eve dönerken otuz üçüme sadece beş gün kaldığını fark ettim.Zaman… Dün ve yarın yoksa sadece şimdi varsa, “sonsuz bir şimdi” ise zaman.Demek hepimiz şimdi ölüyoruz ve hepimiz şimdi doğmuyor muyuz? Bu varsayımı dönemin  eski güzeli şimdinin yeni astroloğu bir hatundan duymaksa ayrıca şaşırtmıştı beni…Zamanda her şey gibi bir yanılsama değil mi zaten.Araba benim olsaydı herhalde şunu dinliyor olurdum :

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...