Bu soruya yanıt aramadan önce cehalet nedir onu tanımlamak gerekir. Uzunca yazıp okuru sıkmaktansa, Doğan Cüceloğlu'nun bir röportajında ki sözlerini alıntılayalım. Der ki; "Bilge kişi, aslında bildikleriyle değil,bilmedikleriyle yüzleşebilen kişidir."
Sosyolojik araştırmalara göre, artık biliyoruz ki, sürekli dezenformasyona maruz kalan insanlar doğru bilgiyi,kesin kanıtlara bile dayansa reddediyor. Çünkü çarpıtılmış olan sözümona bilgiyi dahil olduğu siyasi veya dini inançları ile paralellik gösterdiği için tabulaştırıyor, dahası sahipleniyor, kötüsü tercih ediyor. Evet tercih ediyor.
Gelin bir kurgu yapalım: Yarın dünyaya galaksinin binlerce ışık yolu ötesinden bir uygarlık gelse ve misal insanları bir laboratuvar da kendilerinin ürettiğini reddelimeyecek kanıtlarla ispatlasa, kaçımızın tutumu ne olur? Bilmediğimiz bu bilgiyi Doğan Bey'in dediği gibi kaçımız göğüsleyebilecek? Yoksa gelenleri lanetleyip , ağır makinelerimizle savaş mı açacağız.
Ya da son zamanların favori filmi Dont look up'ta olduğu gibi gezegeni sona erdirecek bir göktaşı çarpacak diyelim, ve hatta çıplak gözle gözlemleyebilecek kadar yörüngemize girse, yukarı bakmamayı mı tercih edeceğiz. Bu bariz ampirik bilgiyi red mi edeceğiz?
Matrix 1 filminde zion'da yaşayan kel bir herif, yaşadığı gerçeklikten rahatsız olur ve tekrar hayal dünyasında ki fanusa dönmek için yapay zeka ile anlaşmaya varır. Zira kırmızı hap sadece gerçeği vaad eder,mavi hapı tercih eden ise filmde söylendiği gibi Alice harikalar diyarında yaşamaya devam edecektir.
Cehalet bir tercihdir arkadaşlar, seçim sizin. Ama yapacağınız seçimin yaşadığınız dünyanın, ülkenin ve çocuklarınızın geleceğini etkileyeceğinin bilincinde olun lütfen. Saygılarımla...
Not : İtiraf etmeli ki artık Instagram'da çok daha aktifim. Başta daha çok kişiye ulaşılabilirlik olmak üzere bunun pek çok nedeni var. Ve hatta bu yazıyı birebir ilk orada paylaştım, bilmiyorum belki bundan sonra ortak paylaşım yaparım. Gene de adresimi buraya iliştirmekte fayda var : @profesyonelkaybeden ( buradan geldiğinizi belirtirseniz mutlu olurum) bye...
Geçen zap yaparken kim çok para
ister adlı yarışmada şu soruya rastladım:
Bir mağaranın duvarına bakarak yaşayanlar için
tüm gerçekliğin sadece gölgeler olacağını öne süren filozofun kendi adı ile
anılan benzetmesi hangisidir?
A) Platon'un Mağarası
B) Hegel'in Mağarası
C) Kant'ın Mağarası
D) Konfüçyus'un Mağarası
Yanıt a şıkkıydı elbette. Kim
bilir bunu kaç kişiye, neden sonra anlatma ihtiyacı duymuştum. Bilmeyeniniz
varsa aklımda kaldığınca kısaca paylaşmak istedim. Bir mağara düşünün ve bu
mağaranın derinliklerinde doğumlarından beri yaşayan bir topluluk. Bu yetmezmiş
gibi vücutları hatta boyunlarından kalın zincirlerle bağlılar. Tek gördükleri
mağaranın girişinden karşılarındaki duvara vuran, gün ışığından yansıyan
gölgeler. Kapının önünden geçen bir takım insanların veya hayvanların gölgesi. Bazen
de işittikleri sesler, mesela kuş cıvıltıları veya kuvvetli bir gök gürültüsü
gibi. Onlar için kaçınılmaz olarak tek gerçek karşı duvardaki gölgeler
olacaktır kuşkusuz. Başka türlü bir gerçekliği tahayyül edebilmeleri bile neredeyse
olanaksızdır. Diyelim ki günün birinde içlerinden biri bir şekilde bağlı olduğu
zincirlerden kurtulsun. İnsanoğlunun yaradılışından beri var olan keşfetme
arzusuyla elbette mağaraya süzülen ışığa doğru yönelip dışarı çıkacaktır. Yaşayacağı
şoku tahmin edebiliyor musunuz? İlk fark
edeceği güneşin yakıcılığı ve ışığı olacaktır. Belki uzun süre buna alışmakta
da zorlanacak. Yürümeye devam edecek, kendi cinsinden birilerini görecek,
ürkecek, şaşıracak. Az ileride bir göl, eğilip yeteri kadar yaklaştığında ilk
kez kendisinin neye benzediğini, bir gölgeden ibaret olmadığını irkilerek
anlayacak. Diğer karşılaşacağı şaşkınlıkları varın siz düşünün. Tüm bunlar bir
sanrı mıdır yoksa gerçek hep bumuydu? Bir süre sonra mağaraya geri döndüğünü
farz edelim. Diğer insanlara bunları anlatmaya kalktığında sizce ona
inanacaklar mı, yoksa hummalı bir rüya gördüğünü düşünüp alay mı edeceklerdir.
Zavallının talihsizliğine bakar mısınız, gerçeği görüp keşfedip inandıramamak,
kötüsü belki de deli damgası yemek. Bazı şeyleri anlatmayı zorlandığımda
sıklıkla başvurduğum bir metafor bu. Eğer karşı tarafı sıktığını fark edersem
bu defa Matrix I filmini ele alırım. Zaten Wachowski kardeşlerde senaryoyu
yazarken Platon’un Mağarası’nı referans almışlar sanırım :) Neo, yeryüzünü ele
geçiren bizim yarattığımız makineler tarafınca, doğumundan beri bir takım
kablolarla bir fanusa vücudundan bağlıdır. Makineler biz insanların bedenini
bir enerji kaynağı (pil) olarak kullanmaktadır. Neo, doğumundan beri gözlerini
hiç açmamış, yemek yememiş, hareket etmemiştir. Sanırım verilen bir takım
kimyasallarla sürekli bir uyku, koma halindedir. Yaşadığını zannettiği dünya
bir rüyalar âlemidir. Beynine de giden bu elektrotlar ona yapay bir yaşam
sunmaktadır. Ta ki bir gün Neo bunun ayırtına varıp bu kablolardan kurtulana
değin. Bunu ilk başaran o değildir yalnız, başkaları da vardır. Uygun bir
şekilde ağır ağır ona bugüne dek yaşadıklarının bir aldatmaca olduğunu
anlatırlar. O kablolar ona verilenler bir bakıma dogmatik bilgilerdir. Aşması kırılması
öyle kolay değildir. Ki aslında birçoğu da bunu istemez, bu aldatmacalarla
gayet mutludur. Filmi zaten biliyorsunuz, Neo sistemi çökertir ve diğer
insanları, öncelikle bu gerçeği arayan, yaşadıklarından şüphe duyan,
içlerindeki o soruyu bir türlü bastıramayan insanları teker teker uyandırmaya
çalışır. Serinin diğerleri II ve III saçmalıktı kanımca.
"tıpkı herkes gibi sen de bir köle olarak doğdun; koklayamadığın,
tadamadığın veya dokunamadığın bir hapisanede. Beyninin içi bir hapishane. Ne
yazık ki kimseye matrix'in ne olduğu anlatılamaz. Bunu kendin görmelisin."
Şimdide benzer bir sorunla karşı
karşıyayız. Birçok sosyal ağda hesap açıp bir profil oluşturuyoruz. Dostluklar
arkadaşlıklar buradan ediniliyor. Online oyunlarda yarattığımız karakter ne
çetin maceralarda boğuşuyor. Bazılarımız evden dışarı çıkmaktansa alışverişini
de buradan yapıyor. Kimisi ise işini evinden yönetiyor. Daha örnekler
çoğaltılabilir. Acaba, ya bir gün evden çıkmaya hiç gerek duymaz isek? Cyborg
diye tabir edilen robotlar bizim yerimize işe gider, alışveriş yapar, kız
arkadaşımızla flört eder, hatta ilişkiye girerse. Elbette biz evimizde klimamız
açık, güneşin veya soğuğun vücudumuza vereceği zararlardan,trafikten vb.
şeylerden izole bir şekilde bu robotları uzaktan yönetiyor olacağız. Bu kaygıyı,yönetmen Jonathan Mostow’da duymuş olacak ki başrolünü Bruce
Willis’in oynadığı “Suretler”i beyazperdeye taşımış. Film pekiyi değil ama
değindiği konu başarılı. Özetle hiçbir şeyi abartmamak ve aslolanın insan
olduğunu unutmamak lazım bence.
SURETLER
Gene söz sinemadan açılmışken
konuyla alakası olmasa da başka bir filme değineceğim. “The Happening”. M.Night
Shyamalan’ın yönettiği bu film sinemada pek gişe bulamadığı gibi üstüne Razzie ödülünü de( yılın en kötü film Oscar’ı)almıştı
sanırım. Yazı uzamasın diye çok kısa geçeceğim, film ekosentrik* bir bakışla özetle diyor ki; doğaya saygılı ol, uyumlu ol, işin cılkını çıkarma. Yoksa bir
gün gelir doğa sizden intikamını alır. Senin ebeni,sülaleni öper… Neden bu
filmden bahsettim, dün haberlerde izledim. Bir piliç üretim çiftliğinde daha
civciv iken horoz olduğu tespit edilen cinsler itlaf ediliyor. El insaf,
yapmayın abiler. Biliyorum bacası tüten fabrikalar, nehirlere dökülen kimyasal
atıklar olsun daha birçok insafsızlık var. Dünya nereye kadar dayanacak. Biraz
saygı, başka bir şey değil.
Ekosentrik etik:Tüm yaşam
formlarının insanlarla eşit derecede yaşama
ve kendini geliştirme hakkı olduğunu kabul eden görüş.
X kanalda kadının biri kocasının ağzına kaşına diline falan
tam 35 mandal takmaya çalışıyor, seyirci tezahürata boğulmuş. Y kanalda ise
seksi bir hatun bilumum sayıda sürüngenin bulunduğu dev fanusun içinde şarkı
söylemeye çalışıyor. Z kanalda durum farklı değil benzer bir akrobasi
sergileniyor. Bu majör kanalların sadece
haber yapan kurumlarında da durum farklı değil. Birçoğu mevcut iktidardan önce
adını sanını bile bilmediğimiz isimler, geri kalanıysa Timur Selçuk’un “dönek
türküsü” ile hicvettikleri. Her dönem kraldan çok kralcı olarak bugüne dek
gelenler ve bu birkaç ismin dışında kimse yokmuş gibi akşama dek kanal kanal
dolaşıyorlar. Her demeçleri bir tuğlasını daha yıkyor memleketin. Şu emanet
televizyonu geri vermeliydi aslında.
Gelen telefonla soluğu dışarıda alıyorum ama sevincim
kursağımda kalıyor, çünkü yine bir alışveriş merkezine doğru yol alıyoruz Tufan
sayesinde. Kaçıncı mağazadan sonra nihayet bir şeyleri beğendi, hemen hepsinde
deneme kabinine girdi. Tabi kabine girmek içinde hatırlı bir süre sırada
bekledik her birinde. O giysileri denerken fark ettim ki benim tek baktığım
fiyat etiketleriydi öncelikle, ki benden başka bunu yapan yoktu sanki. Ne de
olsa kredi kartı denen şeyi icat etmişti insanoğlu, buna nazaran Sümerliler
artık oldukça masumdu. Piyango bileti alınca da önce amortiden bakmaya başlar
bizim gibiler. Derken aynı avm’de önce canhıraş yemeğimizi aldık ama bunla
kalmıyordu tabi, aynı performansı oturacak bir masa bulmak içinde
harcayacaktık. Nihayet dönüyorduk ki şu simülatörleri gördü Tufan, bir çocuk
gibi ısrar etti binmemiz için. Ne kadar üstelediyse de ben binmedim ama ona da
engel olamadım. Az önce bahsettiğim, televizyondaki yarışma diziler olsun, bu
bol ışıklı avm ve süslü püslü hatunlar olsun, zaten hepsi bir aldatmaca unsuru
değil miydi. Dışarıda boktan bir hava vardı, yollar felaketti, zaten İstanbul
devasa bir şantiye alanına dönüşmüştü. Bu soğukta yırtık pırtık kabanına sarınıp
uyumaya çalışan evsizler…bir arabanın altına alıp asfalta yapıştırdığı bir
köpek vardı…gürültü…keşmekeş vardı. Bunca beleş manipülatör varken buna para
vermekte neyin nesiydi. Dinin bir afyon görevini gördüğünü söyleyen Marx’ın
savı artık geçerliliğini yitirdi gibi,işlevselliğini demek lazım belki. Afyon
mu istiyorsun, aç televizyonu veya işte çık bir avm’de dolaş, internette dolaş.
Matrix bu avm’ydi.Seksen darbesinden sonra patlama yapan arabesk müzik eşliğinde
eve dönerken otuz üçüme sadece beş gün kaldığını fark ettim.Zaman… Dün ve yarın
yoksa sadece şimdi varsa, “sonsuz bir şimdi” ise zaman.Demek hepimiz şimdi
ölüyoruz ve hepimiz şimdi doğmuyor muyuz? Bu varsayımı dönemin eski güzeli şimdinin yeni astroloğu bir
hatundan duymaksa ayrıca şaşırtmıştı beni…Zamanda her şey gibi bir yanılsama değil mi zaten.Araba benim olsaydı herhalde şunu
dinliyor olurdum :