sinema ve edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema ve edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2017 Pazar

Orson Welles,Hemingway'i döverdi ! (*)


Gece 02.30 ders çalışmaya kendimi fazlaca kaptırdığım günlerden biri. Üstelik felsefe dersi, her zaman boğuştuğum varoluş problemi üzerine çalışıyor olmak. Heideger’ler Sartre’lar… Of! başım zonkluyor. Otuzundan sonra okuma aşkı depreşince böyle oluyor işte. Nihayet yatma vakti, ulan hadi bi televizyona bakayım diyorum yatmadan evvel. Ve ne göreyim ilerleyen yaşına rağmen hâlâ güzelliğini muhafaza eden Nicole Kidman. El mecbur biraz bakmalıyım, yanında iri kıyım bir adam üstü başı kan içinde, “Hem” falan diye çağırıyorlar. Yoksa Hemingway’mi? (Tesadüfe bak,geçen bahsetmiştim bu blogda.)Yanılmıyorum ta kendisi, av meraklısı maceraperest bir adam olduğunu biliyordum, yazdıklarının ise birçoğunun kendi hayatıyla örtüştüğünü. Tecrübe etmediği hiçbir şeyi yazmamıştır kanımca. Kafamda oluşturduğum tasviri ile birebir uyuşturmayı başarmış Philip Kaufman. Zaten “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” filminde beni kendine hayran bırakmıştı. Bir romanın sinemaya uyarlanışı zordur. Asla, önceden kitabı okuyanları memnun edemez insan. Lakin Kaufman, Kundera’nın romanını öyle kusursuz perdeye aktarmıştı ki… Neyse, şimdi Kidman’ın güzelliğinin yanında Hemingway’ı biraz daha tanımak adına filmi sonuna dek izlemeye karar veriyorum. Yalnız parantez açalım Kidman’ın sadece duru güzelliği değil, oyunculuğu da kusursuzdur benim için. Hatta hitchcock dönemine yetişseydi bence kesin vazgeçilmez oyuncusu olurdu. Vertigo’dan KimNovak, psycho’dan Janet Leigh’e bakın. Soğuk asil sert mizaçlı sarışınlar hitchcock’un hep tercihi olmuştur. Bu arada egzistans yani varoluş J filminden anımsayacağınızı sandığım Jennifer Jason Leigh’in sanırım annesidir. Biz filme dönelim.


Bir yazarın özel hayatını bilmek ya da birebir tanışma fırsatı bulmak çoğu zaman hüsrana uğratır okuyucusunu. Çünkü asla kondurduğunuz kişi olmadığını üzülerek öğrenirsiniz. Ayrıca gereksizdir de kanımca. Filmi izlerken Hemingway’ın maceracı ruhunun, bencil küstah maço tavırlarının altının çizileceğini biliyordum, önceden biyografisini okumuştum zira ve yanılmadım. Çok rahatsız olduğum av merakı ise fazlasıyla irdelenmişti. Birkaç evlilik yaptığını da biliyordum. Sanırım Kidman’da bu kadınlardan birini canlandıracaktı.Martha Ellis Gellhorn. Filmde bu kadına eşit ağırlıkta yer veriliyordu. Zaten bugün imdb’den filmin adının Hemingway& Gellhorn olduğunu öğrendim. Gellhorn Hem’in üçüncü karısı ve onu tek terk eden aşkı. Alelade bir kadın değil Gellhorn. Dünyanın ilk kadın savaş muhabiri. Filmde Hem ile tanıştıktan sonra onla birlikte İspanya’da yaşanan iç savaşa tanıklık etmek için savaş muhabiri kılıfına bürünerek bu işe koyuluyor. Hemingway, bu yolculuğa bir belgesel çekmek için çıkar. Zira ilk mesleği gazeteciliktir ayrıca Kızılhaç’ta ambulans şoförü olarak çalışmış bu görevi esnasında ağır yaralanmıştır. Filmde sadece bundan sözlü olarak bahsediyor, belki kaçırdığım ilk birkaç dakikası böyle başlamıştır. General Franco’nun faşist düzenine karşı çıkanların cephesinde savaşa bizzat katılırda Hemingway. Gellhorn’da onla beraber cephededir. İspanya’ya ilk vardıklarında bir sinema afişinde ünlü “Silahlara Veda” adlı romanının film afişini görürler. Hem, bu esnada tüm dünyada tanınmış saygın bir yazardır yani. Neyse efenim Gellhorn film boyunca anlatıcıdır zira hayatının son demlerinde bir röportaj vermektedir. Savaşın soğuk acımasız yüzünü ve Hemingway’i onun gözünden görürüz. İspanya’dan ayrıldıktan hemen sonra evlenirler. Öncesinde kafamı attıran bir sahne var sayın okur. Hani bunlar döndüler ya, çektikleri belgeseli montajlarken bizim Hem amca belgeseli seslendiren adamın ağdalı bir üslup kullandığını düşünerek yaka paça fırlatır. Arada Orson morson falan diyor. Ulan acaba dedim? Evet, silkelediği Orson Wells üstattan başkası değilmiş. Ya Gellhorn abla buna şahit olmuşta ne bileyim. Hem amcaaa, vallah Orson abi seni dümdüz ederdi bence. Senden daha iri kıyım olduğu da su götürmez bir gerçek. Ayrıca koskoca Welles’i ikna etmişsin yakıştı mı sana. Ardından geçip seslendirmeyi de kendi yapar. Gellhorn’un bir toplantı salonunda yaptığı konuşmada ondan çok alkış almasına da bozulur falan. Zaten Orson Welles giderken diyor ki : “ seni gidi getirildiği yeri hak etmeyen narsis herif”  Sonrasında Gellhorn ile evlenirler. Ona öyle âşık olur ki ünlü romanı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” eserini bu dönemde verir ve Gellhorn’a ithaf eder. Zaten bilindik yazar profilinin çok dışında kalan Hem, öğrendim ki yazılarını ayakta dimdik yazıyormuş. Hani amuda kalkıp yazsa gene şaşırmazdım J Sonraları Gellhorn’un meslek haline getirdiği savaş muhabirliği sebebiyle onla başta Çin olmak üzere birçok yere birlikte giderler. Çünkü evde onsuz geçen zaman, bir bakıma Hem için kupkuru ve anlamsızdır. Gellhorn zamanla çok ünlü bir savaş muhabiri olup çıkar. Bir gün belki bunu hazmedemeyen Hemingway çalıştığı dergideki işini (sanırım Colier) ondan alır. Bu bardağı taşıran son damladır Gellhorn için. Tanıdığı adamın maço yüzü, nobran tavırları iyice ayyuka çıkmıştır. Gene de hemşireleri taşıyan bir sıhhiye gemisine kaçak binerek savaşı ilk aktaran kalem olmayı başarır Gellhorn. Nihayetinde boşanırlar. Gellhorn hayatını savaştan savaşa dolaşıp muhabirlik yaparak geçirir. Hemingway ise başka bir kadınla yaşamaya başlar, filmde gösterilmiyor ama sanırım bu kadınla dördüncü evliliğini yapar. Çok sonra en büyük eseri, geçen yazımda bahsettiğim, Pulitzer ödüllü “İhtiyar Adam ve Deniz”i kaleme alır. Kendi yaşamından izler taşıyan bu romanında, hayli yaşlanmasına rağmen sandalıyla uzağa açılan balıkçının devasa bir balık ile mücadelesini konu alır. Sonunda balıktan geriye bir şey kalmaması çok şey anlatmaktadır.


Gelhorn ile Çin'de


Böylesi renkli bir hayat yaşayan Hem, belki yaşlılığın verdiği imkânsızlıklardan, belki de unutamadığı aşkı Gellhorn yüzünden 62 yaşında evinde av tüfeği ile kendini vurarak hayatına son verir. Kim bilir birçok avında masum hayvanları zevk için öldürdüğü tüfektir belki bu. Filmde geçen hoş repliklerde vardı fakat tam olarak aklımda değil. Yine filmde aktarılmayan ama az bir şey araştırma yapınca gördüğüm, Gellhorn’da tıpkı Hemingway gibi 89 yaşında aşırı doz ilaç kullanarak yaşamını sonlandırmış.


Ben filmi ne yalan söyleyim sevdim, aksi olsa yazmadım zaten. Ama okuduğum eleştirilerin çoğu olumsuz. İMDB 6.2 puan vermiş.(Bende bundan fazla vermezdim, hatta birazdan siteye girip bi 6 puan çakayım J)Kabul konular çabuk işlenmiş, olaylar ve kişiler öyle üstü geçirilerek aktarılmış. Lakin bu denli renkli, macera dolu bir hayatla geçen ömür iki saate nasıl sığsın ki? Ayrıca bir değil iki hayat, Gellhorn’da Hem kadar işlenmiş. Hadi! Hem, Hemingway’in kısaltması anladıkta filmde sıkça Papa diye de sesleniyorlardı. Sebebini bulamadım. Son söz: Bırakın sevdiğiniz yazarlar hayalinizde canlandırdığınız gibi kalsın ;)

Fidel Castro ile Küba'da

Afrika'da avlanırken

Kerem Görsev’le Jazz
Joy fm’de birkaç ay önce farkına vardığım ama bir şekilde sürekli kaçırdığım eşsiz bir program. Görsev önceleri TRT’de ve sanırım tv8’de de bir süre program yapmıştı. Ama reyting savaşlarının acımasız dünyasında yer bulması neredeyse imkansızdı. Şu an dinlediğim, anladığım kadarıyla 20 kasım’a ait.Demek pzt günleri yayınlanıyor,bunu akla yer etmeli. Yalnız bu programın tekrar olması korkuttu. Programı Mehmet Uluğ’u yâd ederek açtı. Daha önce adını duymamıştım, Babyloon’un kurucusuymuş  Akbank Caz Festival’i gibi önemli festivallere öncülük etmiş. Maalesef bu yakınlarda aramızdan ayrılmış. Mekanı cennet olsun.Sizle  yayında dönen şarkılardan birisini paylaşacaktım ama filmde sıkça İspanya iç savaşında geçen Ay carmela ile noktalamayı uygun buldum. 







8 Ocak 2017 Pazar

Yağmuru durdurabilir misin ?


Geçen bir film izledim, çok şey anlattı, düşündürdü, az da olsa umutlandırdı.  Finalde 1974 yılında gözde olan, Yasemin Kumral’ın o meşhur şarkısı çalmalıydı bence. “Yağmuru Durdurabilir misin.” ayrıca bu unuttuğum şarkıyı hatırlatması da çok iyi oldu.  Filmin önermesi de buydu aslına bakarsanız.

“spoiler” denen şu saçmalığı kafaya takanlardansanız, yaşınıza veriyorum bunu, takmayın. Zaten otuz yaş ve üstü olanlar buna pek itibar etmez. Bizim zamanımızda film anlatmak denen bir şey vardı gençler. Çünkü salondan kalktıysa, uzun yıllar seyretme imkânımız olmayacağını bilirdik. Yoktu böyle internet falan. Eh, kalite filmlerde genellikle pek gişe yapmadığından öyle VHS kaseti falanda düşmezdi piyasaya, mecbur dinlemeliydiniz. Günümüzde de dert etmeyin, baştan aşağı filmin konusunu öğrenseniz de, göreceksiniz anlatıcı ile sizin yorumunuz, aldıklarınız farklı şeyler olacaktır. Evet… Bu ağabeyliği de yaptıktan sonra anlatmaya başlayalım.

1994 balkanlarda herhangi bir yer diye başlıyor filmimiz, sanırım Kosova. Çok uzak olmayan bu geçmişte oralarda neler yaşandığını, kardeşin kardeşe nasıl boğdurulduğunu zaten biliyorsunuz. Zaman zaman ülkemizin de başına böyle bir musibet gelir mi acaba diye kaygılanmıyor değiliz. Sırf bu yüzden bile izlenilesi bir film.

Bütün olayımız şu, savaştan oldukça yara almış yerel halkın bölgedeki tek su kaynağı olan derince bir kuyuya iri bir ceset atılır. Uluslararası bir yardım örgütü de kuyudan bu cesedi çıkarmaya çalışır. Ne kadar zor bir görev olabilir ki, onlara lazım olan sadece uzun, sağlam bir halattır. Ama söz konusu çevre BM yetkilileri ile kuşatılmışsa bu hiç kolay bir iş değildir. Lanet ipi bulabilmek için, bir yığın bürokratik engeli, yerli halkın haklı olarak yabancılara olan düşmanca tutumunu yıkmaları gerekmektedir. Ekibin kendi aralarındaki iç çekişmeler ise çabasıdır. İşte kısaca o yıllarda ki balkanların özeti, savaş içerisinde bir sürü savaş…


Film dram ile mizahı bir potada eritmeyi başardığı için pek sıkılacağınızı sanmıyorum. Ekip lideri ve yardımıcısı yani Benicio del toro ile Tim robbins hayatlarının hatırı sayılır bölümünü bu gibi yerlerde harcadıklarından ölümler, kan, insanlığın karanlık yüzü vs. haliyle onları pek etkilemez. Ki bu kanıksanmışlık dehşet verici değil midir? Henüz ilk görevini yapan kadın karakter ise bu tek bir günde belki de hayatı boyunca unutamayacağı, hazmedemeyeceği travmatik olaylara tanıklık edecektir. Yani bir anlamda biz izleyiciler bu kadın oluyoruz. Gün ilerledikçe insanlığa karşı olan inancımızı yitiriyoruz. Belki de aşina olduğumuz tek şey del toro ile olga kurylenko’nun aşk öyküsü. Öte yandan ekibe zorunlu dâhil olan bölgeden bir çocuğa, savaşın tüm hayatına katacağı feci olayları da gözlemliyoruz. Finalde, hayatlarını defalarca ortaya koyan ekibimiz lanet olası cesedi kuyudan çıkaramıyor. İşte sonunda adına ister Tanrı deyin isterseniz doğa, olaya el koyuyor. Cesedimiz kuyudan çıkıyor ve en azından bölge halkı içme suyuna kavuşuyor.Bunun nasıl olduğunu yazmayım ama izleyince, neden Yasemin Kumral’ın o muhteşem şarkısına bağladığımı anlayacaksınız. Umut verecek size bu film ve ben ne yapabilirim diye soruyorsanız şayet, herkes kendi cevabını kendince alacak. A PERFECT DAY. İyi seyirler…


15 Kasım 2016 Salı

Adı Vasfiye


Seksenler Türk sineması o dönem konusu kadın olan filmlere ağırlık vermişti. Hiç kuşkusuz bunların içinde en önemlisi, bir Atıf Yılmaz dehası olan “Adı Vasfiye” idi. Konu sıkıntısı çeken bir senaristin yol kenarında ki Sevim Suna adlı pavyon şarkıcısının afişine odaklanmasıyla başlar hikâye.  Elbette bu kadının sahne adıdır. Film boyunca Vasfiye’nin öyküsünü hayatına şöyle veya böyle dâhil olmuş olan dört erkeğin ağzından dinleriz. Birinci kocası Emin, ikinci kocası Hamza, mahallenin kart zamparası palavracı İğneci Rüstem ve kısa süre aşk yaşadıkları Doktor. Bence buna dâhil olan beşinci biri var ki o da konu sıkıntısı çeken yazarımız, yani rahmetli Erol Durak. Bu dört adamın ağzından dinlerken o da kafasında bir Vasfiye tahayyülü yaratır ve o hiç tanımadığı kadının cazibesine gark olur. Öyle ya Vasfiye bu, âşık olmamak mümkün mü?   

"vasfiye,adı vasfiye,anlatmamı ister misin?"


 
Film biz erkekleri yerden yere vurur ve bunda bugün olduğu gibi dünde bir o kadar haklıdır. Kadını metalaştırmak, namus denilen kavramı kadının bedeniyle sınırlandırmak, beyinlere aşırı zerk edilmiş toplumsal cinsiyet kavramları: kadının yeri kocasının dizinin yanı, saçı uzun aklı kısa, eksik etek, elinin hamuruyla erkek işine karışma gibi daha nice cinsiyetçi söylemler...

Film Vasfiye’nin ilk kocası Emin’in abisi ve babasıyla çıktıkları av sahnesiyle başlıyor. Babası ve abisi arasında geçen şu diyaloga ufak yaşta tanıklık eder : “erkeğiz elhamdülillah. Utanmak kancık kısmının işi. De bakalım kızlarla aran nasıl? Koçum deyiversene kamışa su yürüyor mu lan ?”  derken kısa bir süre sonra da abisini köyün yosması olan Vasfiye’nin anasına götürür. Küçükken yumuşak huylu naif bir çocuk olan Emin’i ilerleyen yıllarda set mizaçlı elinde tespih bıçkın bir delikanlı olarak görürüz. Zaman içerisinde bu ve benzeri cinsiyetçi olayların toplumu nasıl işlediğine dair güzel bir sinematografik aktarımdır.

Film boyunca Vasfiye hiç kendini anlatmaz. Bir adı dahi yoktur onun,(oysa çocukluğunda biriyle tanıştı mı “merhaba adın ne, benim adım Vasfiye” diyerek sorulmadan adını söylerdi) artık Sevim Suna olarak bilinmektedir zaten. Adeta dilsizdir, aşağıda Türk sinemasında kadının dilsizliği hakkında düşündürücü bir video paylaşıcam. Atıf Yılmaz’ın filmi fantastik bir kurgu ile anlatması ise harikuladedir. Ah Belinda filminde de aynı yöntemi uygulamıştır ve hep derim; Mullholand Drive ile mukayese edildiğinde Ah Belinda bence bir gömlek üstündür. Keşke fırsatım olsa da David Lynch’e bu filmi gösterebilsem. Eminim hasedinden kudururdu.


Beni Vasfiye kadar hikâyesinin peşinde koşan senaristimizin durumu da derinden etkiler. Avurtları çökük, biraz sıskaca olan bu delikanlı hiç şüphesiz varoluş problemi çekmektedir. Vasfiye’yi tanımak, öyküsünü bir de onun ağzından dinlemek için elinden geleni yapar. Adeta aşkından çöle düşmüş Mecnun gibidir. İlginçtir onunda adını film boyunca hiç duymayız. Bu cendereye sıkışmış vasfiye kadar nice erkeklerde vardır şüphesiz. Belki de hepimiz…


Filmi izlemek için : Adı Vasfiye 

17 Şubat 2015 Salı

Ateşli Sabır


Söylediğim gibi işe başlamakla beraber her izin günüm de ki genelde hafta içi oluyor, mutlaka sanatsal bir aktiviteye katılmaya çalışıyorum. Geçen Cuma’da ne zamandır ihmal ettiğim tiyatroya gitmeye karar verdim. Bizim Avrupa yakasındaki salonlara seanslara falan netten göz atarken en uygun “ Ateşli Sabır”a karar kıldım. Hani bilen bilir 94 yılında “ il postino (postacı) adıyla sinemaya uyarlanmışlığı da vardır. Zamanında, Veryansın adlı programda Nihat Genç ustanın, bu ülkenin gençleri Allende’yi bilmek zorunda diyerek feveran ettiğini anımsıyorum. Salvador Allende’yi ve Şili devrimini General Pinochet’i falan elbette biliyordum ama bu oyun sayesinde daha fazlasını öğrenebilecektim. Zira büyük şair Pablo Neruda’nın etrafında dönen ve bir postacı ile sevgilisini konu edinen olayların içinde devrim ve sonrasında gelişen karşı devrime de tanık oluyorsunuz. Üstelik Neruda’nın sorular kitabından sözlerde oyuna ustaca serpiştirilmiş:

“ eğer ölürsem ve farkında değilsem kime soracağım saati?” “ne bekliyor beni Kara Ada’da”

“kime sorabilirim bu dünyada ne yapmaya geldiğimi?”

“ kaç soruya sahiptir bir kedi?”

“Doğru mudur hüznün kalın, melankolinin ince olduğu?” gibi gibi…

Sevindirici ve şaşırtıcı olan o soğuk ve karlı havaya rağmen oyunun geçen hafta gittiğim sinemadan daha çok seyirciye sahip oluşuydu. Nerdeyse boş koltuk yoktu diyebilirim. Ayrıca şu çok beklenen “Grinin elli Tonu” adlı filmde aynı gün vizyona girmesine rağmen. Ha! Unutmadan, satışa çıktığı ilk gün hemen gidip duayen gazeteci Yılmaz Özdil’in “Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda” kitabını aldım. Bir haftadır gece vardiyasında olduğumdan ancak ilk 20-30 sayfasını okuyabildim ama şimdiden ısrarla size tavsiye edebilirim. 17 Aralık ve sonrasında yaşanan süreç tüm detaylarıyla incelikle işlenmiş tarihi bir belge olma niteliğinde, mutlaka alın okuyun, okutun.

Kitaplar demişken, yeni bir bölüm icat ettim bloğum için. Dolmuş, metrobüs ve tramvaylarda yurdum insanının okuduğu kitapları not edip burada paylaşmaya karar verdim. Bakalım bu ay toplu taşımalarda neler okunmuş. (uzun bir liste değil elbette) :

1.Camera Lucida Fotoğraf üzerine düşünceler-ROLAND BARTHES

2. Uzaktan Aşk - Amin Maalouf

3. Çavdar tarlasında çocuklar-J.D. SALİNGER

4. Pertev bey'in üç kızı- MÜNEVVER AYAŞLI

5.Factotum-CHARLES  BUKOWSKİ


Gene unutmadan BRT2’de Perşembe günleri müthiş bir sinema programı başlamış. Bir zamanlar TRT2’de Rekin Teksoy’un yaptığı gibi film öncesinde yaklaşık bir saat filmin yönetmeni oyuncuları falan üzerinde konuşuluyor ve ardından gonk sesleriyle birlikte söz konusu film başlıyor. Umarım uzun soluklu bir program olur zira beni çok heyecanlandırdı. Buna da göz atmanızı tavsiye ederim. Hala bir internetim yok, o pürüzü de halledeyim düzgün bir periyot tuttururum sanırım. Herkese iyi haftalar…

27 Kasım 2013 Çarşamba

Orson Welles,Hemingway’i döverdi.

Gece 02.30 ders çalışmaya kendimi fazlaca kaptırdığım günlerden biri. Üstelik felsefe dersi, her zaman boğuştuğum varoluş problemi üzerine çalışıyor olmak. Heideger’ler Sartre’lar… Of! başım zonkluyor. Otuzundan sonra okuma aşkı depreşince böyle oluyor işte. Nihayet yatma vakti, ulan hadi bi televizyona bakayım diyorum yatmadan evvel. Ve ne göreyim ilerleyen yaşına rağmen hâlâ güzelliğini muhafaza eden Nicole Kidman. El mecbur biraz bakmalıyım, yanında iri kıyım bir adam üstü başı kan içinde, “Hem” falan diye çağırıyorlar. Yoksa Hemingway’mi? (Tesadüfe bak,geçen bahsetmiştim bu blogda.)Yanılmıyorum ta kendisi, av meraklısı maceraperest bir adam olduğunu biliyordum, yazdıklarının ise birçoğunun kendi hayatıyla örtüştüğünü. Tecrübe etmediği hiçbir şeyi yazmamıştır kanımca. Kafamda oluşturduğum tasviri ile birebir uyuşturmayı başarmış Philip Kaufman. Zaten “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” filminde beni kendine hayran bırakmıştı. Bir romanın sinemaya uyarlanışı zordur. Asla, önceden kitabı okuyanları memnun edemez insan. Lakin Kaufman, Kundera’nın romanını öyle kusursuz perdeye aktarmıştı ki… Neyse, şimdi Kidman’ın güzelliğinin yanında Hemingway’ı biraz daha tanımak adına filmi sonuna dek izlemeye karar veriyorum. Yalnız parantez açalım Kidman’ın sadece duru güzelliği değil, oyunculuğu da kusursuzdur benim için. Hatta hitchcock dönemine yetişseydi bence kesin vazgeçilmez oyuncusu olurdu. Vertigo’dan KimNovak, psycho’dan Janet Leigh’e bakın. Soğuk asil sert mizaçlı sarışınlar hitchcock’un hep tercihi olmuştur. Bu arada egzistans yani varoluş J filminden anımsayacağınızı sandığım Jennifer Jason Leigh’in sanırım annesidir. Biz filme dönelim.

Bir yazarın özel hayatını bilmek ya da birebir tanışma fırsatı bulmak çoğu zaman hüsrana uğratır okuyucusunu. Çünkü asla kondurduğunuz kişi olmadığını üzülerek öğrenirsiniz. Ayrıca gereksizdir de kanımca. Filmi izlerken Hemingway’ın maceracı ruhunun, bencil küstah maço tavırlarının altının çizileceğini biliyordum, önceden biyografisini okumuştum zira ve yanılmadım. Çok rahatsız olduğum av merakı ise fazlasıyla irdelenmişti. Birkaç evlilik yaptığını da biliyordum. Sanırım Kidman’da bu kadınlardan birini canlandıracaktı.Martha Ellis Gellhorn. Filmde bu kadına eşit ağırlıkta yer veriliyordu. Zaten bugün imdb’den filmin adının Hemingway& Gellhorn olduğunu öğrendim. Gellhorn Hem’in üçüncü karısı ve onu tek terk eden aşkı. Alelade bir kadın değil Gellhorn. Dünyanın ilk kadın savaş muhabiri. Filmde Hem ile tanıştıktan sonra onla birlikte İspanya’da yaşanan iç savaşa tanıklık etmek için savaş muhabiri kılıfına bürünerek bu işe koyuluyor. Hemingway, bu yolculuğa bir belgesel çekmek için çıkar. Zira ilk mesleği gazeteciliktir ayrıca Kızılhaç’ta ambulans şoförü olarak çalışmış bu görevi esnasında ağır yaralanmıştır. Filmde sadece bundan sözlü olarak bahsediyor, belki kaçırdığım ilk birkaç dakikası böyle başlamıştır. General Franco’nun faşist düzenine karşı çıkanların cephesinde savaşa bizzat katılırda Hemingway. Gellhorn’da onla beraber cephededir. İspanya’ya ilk vardıklarında bir sinema afişinde ünlü “Silahlara Veda” adlı romanının film afişini görürler. Hem, bu esnada tüm dünyada tanınmış saygın bir yazardır yani. Neyse efenim Gellhorn film boyunca anlatıcıdır zira hayatının son demlerinde bir röportaj vermektedir. Savaşın soğuk acımasız yüzünü ve Hemingway’i onun gözünden görürüz. İspanya’dan ayrıldıktan hemen sonra evlenirler. Öncesinde kafamı attıran bir sahne var sayın okur. Hani bunlar döndüler ya, çektikleri belgeseli montajlarken bizim Hem amca belgeseli seslendiren adamın ağdalı bir üslup kullandığını düşünerek yaka paça fırlatır. Arada Orson morson falan diyor. Ulan acaba dedim? Evet, silkelediği Orson Wells üstattan başkası değilmiş. Ya Gellhorn abla buna şahit olmuşta ne bileyim. Hem amcaaa, vallah Orson abi seni dümdüz ederdi bence. Senden daha iri kıyım olduğu da su götürmez bir gerçek. Ayrıca koskoca Welles’i ikna etmişsin yakıştı mı sana. Ardından geçip seslendirmeyi de kendi yapar. Gellhorn’un bir toplantı salonunda yaptığı konuşmada ondan çok alkış almasına da bozulur falan. Zaten Orson Welles giderken diyor ki : “ seni gidi getirildiği yeri hak etmeyen narsis herif”  Sonrasında Gellhorn ile evlenirler. Ona öyle âşık olur ki ünlü romanı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” eserini bu dönemde verir ve Gellhorn’a ithaf eder. Zaten bilindik yazar profilinin çok dışında kalan Hem, öğrendim ki yazılarını ayakta dimdik yazıyormuş. Hani amuda kalkıp yazsa gene şaşırmazdım J Sonraları Gellhorn’un meslek haline getirdiği savaş muhabirliği sebebiyle onla başta Çin olmak üzere birçok yere birlikte giderler. Çünkü evde onsuz geçen zaman, bir bakıma Hem için kupkuru ve anlamsızdır. Gellhorn zamanla çok ünlü bir savaş muhabiri olup çıkar. Bir gün belki bunu hazmedemeyen Hemingway çalıştığı dergideki işini (sanırım Colier) ondan alır. Bu bardağı taşıran son damladır Gellhorn için. Tanıdığı adamın maço yüzü, nobran tavırları iyice ayyuka çıkmıştır. Gene de hemşireleri taşıyan bir sıhhiye gemisine kaçak binerek savaşı ilk aktaran kalem olmayı başarır Gellhorn. Nihayetinde boşanırlar. Gellhorn hayatını savaştan savaşa dolaşıp muhabirlik yaparak geçirir. Hemingway ise başka bir kadınla yaşamaya başlar, filmde gösterilmiyor ama sanırım bu kadınla dördüncü evliliğini yapar. Çok sonra en büyük eseri, geçen yazımda bahsettiğim, Pulitzer ödüllü “İhtiyar Adam ve Deniz”i kaleme alır. Kendi yaşamından izler taşıyan bu romanında, hayli yaşlanmasına rağmen sandalıyla uzağa açılan balıkçının devasa bir balık ile mücadelesini konu alır. Sonunda balıktan geriye bir şey kalmaması çok şey anlatmaktadır.

Gellhorn ile Çin'de
Böylesi renkli bir hayat yaşayan Hem, belki yaşlılığın verdiği imkânsızlıklardan, belki de unutamadığı aşkı Gellhorn yüzünden 62 yaşında evinde av tüfeği ile kendini vurarak hayatına son verir. Kim bilir birçok avında masum hayvanları zevk için öldürdüğü tüfektir belki bu. Filmde geçen hoş repliklerde vardı fakat tam olarak aklımda değil. Yine filmde aktarılmayan ama az bir şey araştırma yapınca gördüğüm, Gellhorn’da tıpkı Hemingway gibi 89 yaşında aşırı doz ilaç kullanarak yaşamını sonlandırmış.

Ben filmi ne yalan söyleyim sevdim, aksi olsa yazmadım zaten. Ama okuduğum eleştirilerin çoğu olumsuz. İMDB 6.2 puan vermiş.(Bende bundan fazla vermezdim, hatta birazdan siteye girip bi 6 puan çakayım J)Kabul konular çabuk işlenmiş, olaylar ve kişiler öyle üstü geçirilerek aktarılmış. Lakin bu denli renkli, macera dolu bir hayatla geçen ömür iki saate nasıl sığsın ki? Ayrıca bir değil iki hayat, Gellhorn’da Hem kadar işlenmiş. Hadi! Hem, Hemingway’in kısaltması anladıkta filmde sıkça Papa diye de sesleniyorlardı. Sebebini bulamadım. Son söz: Bırakın sevdiğiniz yazarlar hayalinizde canlandırdığınız gibi kalsın ;)

Fidel Castro ile Küba'da

Afrika'da avlanırken...

Kerem Görsev’le Jazz
Joy fm’de birkaç ay önce farkına vardığım ama bir şekilde sürekli kaçırdığım eşsiz bir program. Görsev önceleri TRT’de ve sanırım tv8’de de bir süre program yapmıştı. Ama reyting savaşlarının acımasız dünyasında yer bulması neredeyse imkansızdı. Şu an dinlediğim, anladığım kadarıyla 20 kasım’a ait.Demek pzt günleri yayınlanıyor,bunu akla yer etmeli. Yalnız bu programın tekrar olması korkuttu. Programı Mehmet Uluğ’u yâd ederek açtı. Daha önce adını duymamıştım, Babyloon’un kurucusuymuş  Akbank Caz Festival’i gibi önemli festivallere öncülük etmiş. Maalesef bu yakınlarda aramızdan ayrılmış. Mekanı cennet olsun.Sizle  yayında dönen şarkılardan birisini paylaşacaktım ama filmde sıkça İspanya iç savaşında geçen Ay carmela ile noktalamayı uygun buldum. http://www.youtube.com/watch?v=8HFaN1SoD7I







24 Kasım 2013 Pazar

Daldan dala...edebiyat ve sinema...


Hiç yazasım yoktu aslında ama sıkça takip ettiğim bloglardan biri Sarter’in “Sartre amca’nın” (bu amca benzetmesi yalnız bana ait sanıyordum J ) bir kitabını paylaşmış. Kitabın albenisi müthiş, zaten  Sartre olması okumak için başlıca neden ama ondan ziyade kitabın Varlık yayınlarından çıkması ve eprimiş görüntüsü insanın başını döndürüyor.Ama ben hâlâ Sartre’in özgürlük yolu üçlemesinin kalan ikisini okumayı hedefliyorum.Allah’tan ödünç kitap veren Taksim’deki Atatürk kitaplığından bunları bulabileceğimi öğrendim. Ne demek istediğimi aşağıda bir örnekle de anlatacağım ve eminim edebiyatsever birçok kişi benle aynı fikirde olacaktır. Bir erkek olarak diyebilirim ki neredeyse mesela hmm… mesela Eva mendes’in bir fotoğrafı veya eprimiş bir kitabın kapağı bana yakın bir his yaşatıyor. Bu benzetmeyi da sanırım sadece az sayıdaki hemcins okurlarım anlayacaktır J  ya da madem konumuz edebiyat, Mendes’i Nicole Kidman’ın Virgina Woolf’u karakteri ile değiştirelim J Bknz. 

Uzun yıllar önce elime Ernest Hemingway’in Kilimanjaro'nun Karları adlı kitabı geçmişti. İyi yanı ufak yaşıma rağmen TRT’de filmini de izlemiş ve çok beğenmiştim. Okumak için sabırsızlanıyordum ve bir çırpıda okudum. Filmin öyküden çok daha iyi olduğunu itiraf etmeliyim. Başrolünde bir çoğunuzun anımsayacağı Mobidyck’in kanlısı kaptan Ahab başroldeydi,(Gregory Peck) bu da filmi kitaptan üstün tutmama önemli katkı yapmıştır muhakkak.  Neden Mobydick’e atladığıma gelince aynı Peck işte Klimenjero'nun Karları'nda oynamıştı:)Benzer bir konu olan “İhtiyar adam ve deniz” de aklıma geldi ki bu da Hemingway’in ünlü öykülerinden biridir. Burada da Spencer Tracy’nin performansı unutulmazdı. Daldan dala atlamaya devam… ve yıllar sonra Hemingway’in adı Meg Ryan ile N. Cage’in başrolünü paylaştığı City of Angels’da geçiyordu. Anımsadınız mı ? hani Cage’in Meg’ e hediye ettiği kitap. Bknz  

                                                                                          


 Mobydick- Gregory Peck                                             Old man and the sea- Spencer Tracy


İşte böyle sayın okur ve işte Kilamanjoru’yu bir çırpıda okumama neden olan şey.Sizde benim gibi soldaki kitabı görünce sağdakine göre tuhaf bir cazibeye kapılmaz mıydınız ?
                                            

      Dipnot: sanırım Robert Redford ihtiyar adam ve deniz'in yeni uyarlamasında oynamış.Ya da çok benzeri bilemedim. Ancak ustanın en iyi performanslarından biri olduğu kulislerde konuşuluyor. Bir de gregory Peck'i imdb'de biraz araştırdım da hâlâ yüzyılın en iyi filmlerinden biri olan bülbülü öldürmek'i izlemediğimi farkettim,bu da kendime kişisel nottu :) İyi seyirler,okumalar...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...