"İstanbul'u Artık Hiç Sevmiyorum", rast makamında çalan bu enfes şarkının nakaratına, odamda yapayalnızken dahi eşlik edemediğimi fark edince, anladım ki bu tuhaf şehre koşulsuzca aşığım. Tuhaf kelimesini alelade kullanmadım tıpkı yönetmen Woody Allen'in New York'a olan aşkı gibi. Neden bahsettiğimi anlamak için ustanın filmografisine aşina olmanız gerekir,en azından konusu New York'ta geçenlere.
Geçen hafta ustanın son filmi "a rainy day in newyork"u sinemada izledim. "vicky cristina barcelona" ve "rome with love" gibi filmlerden sonra ne yalan söyleyim Allen'ın tekrar anavatanına dönmesi beni ziyadesiyle mutlu etti. Tabi artık yaşı gereği onu sadece yönetmen koltuğunda görüyoruz kameranın önüne de tekrar geçebileceğini pek sanmıyorum. Usta 83 yaşında,filmin sonunda bu gerçeklik içimi burktu,belki de son filmidir bu. Filmin Manhattan veya Annie Hall gibi başyapıtlarından aşağı kalır yanı yok sayın okur. Baştan ayağa bir Woody Allen klişesi izleyeceksiniz, ki klişeyi burada olumlu anlamda kullanıyorum. Zaten ondan beklediğimiz de bu değil mi onun severleri olan bizlerin. Mekan newyork,sürekli yağan yağmur,ikili ilişkiler,varoluş sancıları ve gene zeka dolu woody tarzı esprilerin fazlasıyla havada uçuştuğu bir film. Daha da ileri gidip ustanın en iyi beş filminin arasına rahatlıkla sokabilirim. o kadar altı çizilecek replikler var ki filmde,üzerine saatlerce düşünülecek,hatta yaşamımızın çeşitli anlarında cüretkarca kullanacağımız onlarca aforizma.
Oyunculuklara kısaca değinmek gerekirse düpedüz Woody'nin gençliğini giyiminden kuşamına beyazperdeye aktarmaya çalışan genç oyuncu Timothy bilmem ne vasatın biraz üzerindeydi. Ablasına aşina olduğum Elle Fanning gayet başarılı bir oyucu olacağa benzer. Selena Gomez denilen kızcağızın ise oyunculuk yaptığını ilk bu filmle öğrendim,sadece şarkıcı yönünü bilirdim. Bu sebeple notumuzu yüksek tutalım ve bir yedi verelim gence. Diğer bilindik rüşdünü ispat eden aktörlerden bahsetmeyeceğim,severim onları ve iyilerdi. İsimde vermeyeyim de casta bakmazsanız filminde güzel süprizler olur,bana oldu ;)
İşin haber kısmına geçersek film 2017 yılına ait fakat ustanın amazonla yaşadığı bazı problemlerden amerika'da bugüne dek yayınlanmadı.Kıta ötesine izin ise yeni verildi. Yani ilk kez konusu newyork'ta geçen bir filmi onlardan önce beyaz perde de biz izleyeceğiz. Konu malum, üvey kızına taciz olayları gene temcit pilavı gibi hortlamış sonrası falan filan. Bu arada belirtelim Woody mahkemece bundan aklandı. neyse bu sevimsiz iddiayı uzatmadan aklımda kalan bir iki replikle yazıyı sonlandırayım.
Hunter: (karısına gatsby'yi tanıtırken ) Gatsby çok duygusaldır cenazelerde hep ağlar,aslında düğünler de göz yaşlarını tutamaz. Gatsby : İkisinde de aynı sebeplerle ################ Asleigh :( çok ünlü aktörü görünce) İnanmıyorum siz Francesco Vega değil misiniz. Oda arkadaşım buna inanmayacak büyük bir hayranınız . Ertesi gün hapından sonra Tanrının yarattığı en büyük mucize olduğunuzu söyler hep.
Merhaba. Bildiğiniz üzere uzun zamandır yokum,bu süre zarfında başta momentos abla olmak üzere bir kaçınız -birçoğunuz desem yalan olurdu- tekrar yazmam konusunda ricada bulundu ama bu beni tetiklemeye yetmedi. Hatta kendim bile çoğu zaman suçluluk hissetmeme rağmen kendimi tetikliyemedim. Daha önce de benzeri bir durum yaşamıştım ve beni tekrar yazının başına geçiren Kafka'nın doğum günü olmuştu;şimdi ise tetikleyici kuvvet, üstat Tarantino'nun son filmi oldu. Çıtaya bakar mısınız Kafka'lar,Tarantino'lar :)
Evet,koca yazı Tarantino'nun son filmi gelsin diye gün sayarak geçirenlerden biriydim bende,peki bu beklemeye değdi mi işte şimdi bunu anlatacağım:
Filme start verildiğinin dedikodusu çıkar çıkmaz konuya aşina olanlardan biri olarak çok heyecanlanmıştım zira Pedro Almodovar ve güzeller güzeli eşi Sharon Tate'in yıllar önce başına gelen o korkunç ötesi olayı bilenlerden biriydim bir çoğu gibi (belki de azınlık). Almodovar karanlık bir adamdır ve asla sevmediğimi söylemeliyim. Rosemary'nin Bebeği filmi sinematografik açıdan bir şaheser olmasına karşın sağlıklı bir bünyenin yapacağı iş değildir. Amerika'da "şeytana" tapınan bir çok tarikat vardır,bazı ünlüler açıkça bu tarikatlara üye olduğunu da söyler,örnekse Tom Cruise'un üyesi olduğu scientology tarikatı gibi. Sözün burasında yine bir başka usta yönetmen Kubrick'in çektiği Eyes Wide Shut filmini anımsatmak isterim. Cruise bu filmde eski eşi Nicole Kidman ile baş rolü paylaşmıştı. Neyse,fazla detaya girmeden bilmeyenler için bağlayalım; işte Almodovar'ın oyuncu eşi Tate bir gün Los Angeles'taki malikanesinde adeta şeytani bir törenin kurbanı gibi bir grup "hippi" tarafından katledildi ve üstelik doğumuna haftalar kala.
Tarantino "Bir zamanlar hollywood'ta " filmiyle işte bu konuyu işleyecekti ya da en azından olay örgüsü bu konunun etrafında dönecekti. Açıkçası filmi izlemeden önce yönetmenin bu film vesilesiyle tüm hollywood'a küfür edeceği beklentisindeydim,peki beklentim karşılandı mı,ya da haklı mı çıktım? bir nebze evet. Tarantino bir çok şeye küfürler savurdu bu filmde ama hayır ekmeğini yediği hollywood'a pek ilişmeden.Maddelerle anlatmaya çalışayım:
1. Dublörlerin asıl kahramanlar olduğunu bulduğu her fırsatta söylemekten çekinmeyen üstat bunu nihayet beyaz perdeye de taşıdı. Hatta bunu yaparken esas aktörlerin,en azından bir çoğunun,beş para etmez duygusal hezeyanları katlanılmaz,sabun köpüğü kişiler olduğunun altını çizerek.
2. Bruce Lee ve Chuck Norris'in kült filmi Ejderin Dönüşü filmini anımsayanlar bilir. Bilmeyenler için; filmde Lee, Norris'i döverek öldürür. Ne var ki bunda diyebilirsiniz,simgesel anlamda yıllarca bu film doğunun batıya attığı dayak olarak nitelendirildi. Üstelik her iki blokun taraftarları da aynı şekilde yorumladı.
İşte Tarantino'ya gelen en büyük eleştiride burada başlıyor. Zira yönetmen tekrar beyaz perdede bu dayağın rövanşını bir şekilde alma ihtiyacı hissetti ve Bruce Lee'yi Brad Pitt'e dövdürdü. Bu milletçi alınganlık en azından doğu blokunu rahatsız etti. Ben mi? rahatsız olmadım. Zira bu dayağı bir hayal ürünü olarak attırdı ve dayağı atan Norris gibi bir aktör değil Pitt'in canlandırdığı dublör karakteri attı. Ve ıskalanan nokta ise dövüş berabere bir şekilde yarım kaldı.
3. Hippiler,çiçek çocuklar,savaşma seviş düsturunu hayata geçirmeye çalışan ve tüm dünyaya yayılan 68 kuşağı akım.Bende dahil olmak üzere bir çok neslin hayalini süsleyen yıllar. Woodstock'lar,Jimmy Hendrix ve Janis Joplin'ler. Sex and drugs and rock'n roll yılları. Tarantino,filmin en başından sonuna dek hippilere nefretini açıkça kusuyor. üretmeyen,çalan çırpan,hayvan gibi önüne gelenle sevişip sürekli kafayı tüttüren bir nesil. Öyle ki bu akımın içindeki bir grup insan işte o korkunç cinayeti işliyor. Yönetmen bu filminde,en azından beyaz perde de bu acı olaya müsaade etmiyor ve onları doğduklarına pişman ediyor. Hatta onlardan birisini yakıyor.
Şimdi bunu yapınca savaş yanlısı mı oluyor Tarantino? Bence hayır, hatta belki de hippilerden yola çıkarak günümüz gençliğine öfkesini kusuyor. Sex an drugs and rock'n roll; günümüz genci cep telefonlarındaki uygulamalarla kafayı buluyor ve hepsi birer sosyal medya bağımlısı değil mi. Üretmek hak getire, hepsi birer tüketim çılgını oldu,cinsel özgürlük önüne gelenle yatmak diye algılanıyor. Rap denilen tuhaf bir "müzik" dinliyorlar. ( rock'n roll ile mukayese edilemez elbette) Ve kimseyi gidip evlerinde linç etmeseler bile sosyal medya üzerinden korkakça linç ediyorlar iyi kötü üreten insanları.
Kaldı ki film de Sharon Tate olsun, Brad Pitt'in canlandırdığı karakter olsun hippiler ile hiç bir derdi olmadığını görüyoruz. onları arabalarına alıp dostça sohbet etmekte hiç bir sakınca görmüyorlar.
Evet,bu üç maddeyi ele aldım zira çoğunluk en çok bu üç konuda yükleniyor Tarantino'ya. Ben şimdi avukatlığını mı yaptım yönetmenin ona da pek emin değilim. Bütün bu eleştirilerin dışında filmi bir yere koymak gerekirse 2007 yapımı Death Proof bence ustanın en kötü işi ve işte Once Upon A Time In Hollywood bunun bir tık üstünde benim nazarımda. Ve ne acı tesadüftür ki her iki filmde de Kurt Russel rol alıyor :) Tüm bunlara rağmen filme gider miydim,evet. Oyunculuklara gelirsek itiraf etmeli ki Brad Pitt göz dolduruyor. Diğer oyunculara değinmeyeceğim zaten hemen hepsi rüşdünü ispatlamış kişiler.
Sinemaseverlerin sıradaki heyecanı ilk iki devam filminden sonra ki serilerde gittikçe kötüleşen Terminatör'ün altıncı ve sonuncusu çekiliyor ve sıkı durun yönetmen koltuğuna tekrar James Cameron geçiyor,filmin çekimlerine başlandı bile.
Bir diğeri ise Tom Cruise'u ve kısacık bir rolde olmasına rağmen Meg Ryan'ın yıldızını parlatan efsanevi film Top Gun önümüzdeki senenin başında tekrar beyaz perdede olacak.
Merhabalar :) Bu yazıyı hani müziklerini benim yapacağım cafe de Marjin'de yazıyorum. ( minik sır : hala listeyi teslim etmedim,zira mükemmel olsun diye bekliyorum) Bu arada ilk kez, hedeflediğim üzere nihayet satın aldığım notebook'umla bir dış mekan da yazıyorum,bir getirisi olup olmayacağını göreceğiz. Gene de mekan da çalan müzikler dinlenesi, şu an Şebo ve Teoman'dan aşk kırıntıları çalıyor(lovely).
Günlerden Cuma, vaad ettiğim üzere ben de artık Buket gibi cumaları şükür yazısı yazacağım.Öncelikle, yıllardır sadece hafta içi izin kullanabilen bir sektör de çalışıyorum.İzin günlerimi Cuma olarak seçmekle ne doğru bir iş yaptığım için Tanrı'ya şükrediyorum.Cuma günü vizyona girer yeni filmler,cuma akşamları mekanlar daha bir hoş,canlıdır.Öyle ya çoğu insan için hafta sona ermiş ve iki günlük bir izin onları beklemektedir.Onların neşesi bana da sirayet ediyor.Televizyon başında geçireceksem zamanı şayet, cuma günü programlar bile daha keyiflidir.Ya bana öyle geliyor :)
Gene koca bir hafta işim de olsun,özel hayatım da olsun sorunsuz, nispeten huzurlu bir haftayı geride bıraktım şükürler olsun.
Benim ve sevdiklerimin sağlıkları yerinde şükürler olsun.
Çalışıyor ve karşılığında arzu ettiğim kitapları alıp okuyabiliyor,istediğim filme gidebiliiyor,ötesi sevdiğim insanları hatta bazen hiç tanımadıklarımı küçük hediyelerle mutlu edebiliyorum.Önceleri yapamıyordum zira,buna da şükürler olsun.
Sevgili anneciğim,sağlıklı ve huzurlu binlerce şükürler olsun. Ailemin diğer fertleri de öyle.
Büyük yeğenim erasmus vesilesiyle Polonya'da ve paylaşımlarından görüyorum ki neredeyse tüm avrupayı dolaşıyor.Oldukça mutlu ve sağlıklı. Tanrı'ya ona böyle bir imkan sunduğu için şükürler ediyorum. Bizim yerimize gezip tozuyor,ona arkadaşlarına ülkemizi ve hemen her şeyi borçlu olduğumuz Atatürk'ü doğru bir şekilde anlatması sözünü istemiştim.Yapıyormuş,şükürler olsun.
Takipçisi olduğum blogger'lar da okuduğum kadarıyla iyiler,buna da şükürler olsun.
Kim bilir daha şükredecek neler vardır ama bir cafe de fazla adapte olamadım dürüst olmak gerekirse. Ama en önemlisi yaşıyoruz yahu,bundan daha büyük şükür vesilesi olur mu hiç. Akşamları rahat bir vicdanla kafamı koyuyorum yastığa daha ne olsun ha dostlar ?Şükürler olsun...
Gelelim sinemaya,son zamanlar da eskisinden daha çok film izliyorum,vallahi sizler için :)daha ziyade konusu uzay da geçen filmler izliyorum. Yukarıda ki yazımla çelişecek farkındayım ama sanıyorum,aslında umuyorum evren de bizden farklı canlı formları ile yolumuz kesişirse uğruna savaş verdiğimiz bir çok şey anlamını yitirecek ve daha güzel bir yaşama kucak açacağız.
2001 bir uzay macerası tüm zamanların en iyi bilim kurgu filmiydi kanımca,ve nihayet yıllar sonra interstellar filmi bu ünvanı elinden aldı. Arrival ve Mars'lı da kaliteli yapımlar. İmdb'yi açıyor,guguldan forumlara girip bana referans olmalarını bekliyorum. Lakin ne imdb puanları ne de forumlar,sözlükler falan pek isabetli değiller.
Örnekse dün gece izlediğim "yarının sınırında" isimli film. Görsel bir şölenden başka hiç bir şey vaad etmiyor,aldığı puansa dudak uçuklatıcı. Gene de izlenebilir,lakin kimse bir üçüncü türden yakınlaşmalar,interstellar felsefesi falan beklemesin filmden. Üçüncü türden demişken yıllar önce izlediğim bu spielberg dehasını belki bu akşam yeniden izlemeliyim. Üzerine de belki silver lining playbooks.
Neyse,şimdilik bu kadar işte. Keyifli huzurlu bir hafta bulsun sizi,hepimizi. Sevgiler... :)
Dikkat : Bu yazı ağır votka eşliğinde yazılmaktadır.
Zaman ve mekan sorunsalı. Fiziğe girip kafanızı bulandırmak istemem, lakin bilen bilir ki ikisini birbirinden ayrı düşünmek imkansızdır.
Woody Allen, bir yönetmen,bir aktör ama bence daha ziyade bir filozof.Ustanın geçen yıl Midnight in Paris isimli filmini izlemiş , pek bir beğenmiş ve hatırlıyorum,burada da yazmıştım. Çokça şey anlatmasına rağmen filmin asıl mottosu şuydu: yaşadığınız anın kıymetini bilin. ve çok sevgili Levent Kırca ölümünden bir kaç gün önce bizlere bir mektup yazmış ve bu filmden örnekler vermişti :
1974'de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım. 41 yıl… Teşekkür ederim size, anılarınızda bana yer açtığınız için.
Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim. Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de. Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum. Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum. Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim. Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım.
Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm. Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu. Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı. Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler. Bir arada mutlu mesut geçindiler. Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü. Hepsi eşitti.
İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur. Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar. O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur. Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar. Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur.
Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın. Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur. Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi. Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli. İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir?
Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir. Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir.
Eski zamanlar; ‘'Ah o eski zamanlardır''..
Bu mektubumu sizlere ülkemizin değerli bir film festivali olan, 5. Bodrum Film Festivali vesilesiyle yazıyorum. O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum. Woody Allen’ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır. Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider. Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız. Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler. Hepsinin ağzından ‘'Ahh, o eski zamanlar'' cümlesini bir kez duyarız. Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir.
Yaşadığımız şuan..
Şuan.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum. Ödül vermek onore etmektir. Almaksa onore olmak. Düşünüp, cesaret edip, bir şeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız. Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın top yekün mükafatlandırılması gibidir. Bu ödülün anlamı benim için çok büyük.
Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım. Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım. O da onlarla birlikte tozlanacak. Onlardan biri olacak. Yaşam boyu onur ödülü de olsan, Cumhuriyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam. Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım. Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir.
İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin?
Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana. Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum.
Yine Woody Allen, ‘'Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir'' der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘'Şu an'’, yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun.
Dik durun.. Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürk'le kalın, Cumhuriyetle kalın, hoşça kalın!!
Evet,anladığınız üzere filmedeki karakter geçmişe aşıktır,bir şekilde bunu başardığında görür ki geçmişteki kişi de kendinden önceki yüzyıla aşıktır,bu böyle sürer gier.
Passengers, dün gece izlediğim güzel bir bilim kurgu. Jennifer Lawrence'in güzelliği ile ayrı bir güzel olan film. (Spoiler denen saçmalığa takıyorsanız burada okumayı kesin)
Yakın gelecekte insanoğlu uzay da bir takım gezegenler de koloniler kurmayı başarmış ve isteyenlere oraya seyahatler düzenlemeye başlamıştır. Yaşadığı anı veya mekanı beğenmeyenler,bir şekilde bu gezegen de aradığını bulamayanlar, buralara temelli yolculuğa çıkarlar. Kimisi ise şöyle bir bakıp geri dönecektir.( jennifer Lawrence) gibi. Diyelim gidip bir bakıp dünyaya geri döndünüz aradan yüzyıllar geçmiş olacaktır. Yani özetle çok radikal bir karar. Öyle ya ailenizi tüm sevdiklerinizi bırakıp çekip gitmek.
yolculuk boyunca yolcular bir fanusta dünya zamanıyla 90 yıl sonra uyandırılmak üzere bir fanusta donduralacaktır. Lakin bir aksilik olur ve bir hata sonucu daha yolculuğa 85 yıl var iken bir yolcu uyanır. koca bir gemi de tek başına,ömür boyu sürecek bir yolculuk. İnsan delirebilir. İşte esas oğlan bu nokta da hayati bir karar vermek zorunda kalacaktır. Bu verdiği kararı siz de empati yapıp film boyunca hatta sonrasında bile sorgulayacaksınız. Lakin özetle Woody Allen'a, Levent Kırca'ya falan bağlamamın sebebi bu. Filmin önermesi şudur: ne zamanın ne de mekanın bir önemi vardır. Yeter ki insan yaşamayı bilsin. Sevgiler....
Özetle, sanırım geriye tek yapılabilecek şey okumak kaldı. Onun da hakkını verebilirsem ne ala doğrusu.Müzik zaten şimdi olduğu gibi odam da bana eşlik ediyor. Klasik,yabancı slow veya Türk sanat müziği dışındakileri de kabul edemiyor bünyem ne zamandır,iyi de ediyor. Dürüst olmak gerekirse, sırf yazmak namına, sinema da güçlü kadın imajı üzerine bir şeyler karalayacaktım. Güçlü kadın diyince, salt fiziksel güce indirgenmiş karakterler. Doğrusu biz erkeklere çok seksi geliyor bu kurgu. Kurgu dememin sebebi malum, sekiz on tane 2 metrelik rus ajanını pataklayan mı dersin,bir tabur özel kuvvetler takımını gözünün yaşına bakmadan beynini dağıtanı mı istersin, ne dilersen var. Yedikleri onca yumruk kafa tekmeye rağmen yıkılmayan kadınlar. Acaba siz kadınlara ne hissettiriyor bu filmler ? Önceleri erkek egemen toplumda iş,sanat veya siyaset dünyasında mücadele eden kadınlara yer verirdi sinema. Hatta seksenler Türk sinemasında bir dönem furyaya dönüşmüştü bu konu.Acaba şu mu denmek isteniyor artık, kadın ataerkil toplumda istediği tüm konumlarda başarıya ulaştı ve geriye sadece bu mu kaldı. Yoksa gene biz erkeklere özel, çaktırmadan seks mi pompalanıyor sinemada ? Örnek mi : Kiil Bill, Everly,Salt,Resident Evil veya son olarak geçen hafta vizyona giren Charlize Theron'un oynadığı Atomic Blonde. Zaten şu son film yazma ihtiyacı doğurdu ben de. Silah sektöründe de hep bikinili iri yarı hatunlar kullanılır şu illegal reklamlarda. Kadın elinde vücudundan büyük devasa bir taramalı tüfekle sağa sola ateş eder. Silah erkeklik organını temsil eder gibi gelir hep bana, bu reklamlarda. Neyse uzunca değinecektim bu konuya ama fark edildiği üzere artık iştahım kalmadı yazmaya. Aslında hiç bir şeye. Şu mecbur olduğum işte, günlük sekiz saatimi tükettikten sonra tek ümit ettiğim şey kitap sayfalarının arasında kaybolmak. Ümit ediyorum evet, zira yaşam buna bile imkan tanımıyor çoğu zaman. Sevgiyle kalın,hoşça kalın. BONUS:
Radyoda
don’t speak çalıyor, kahvem ve sigaramın dumanı iç içe geçip aralık pencereden
süzülüyor eh nasıl olur da yazmaz insan. Klasik bozulmadı gene üç gün
dayanabildim kentin yokluğuna ve dün akşamüzeri canım İstanbul’a döndüm. Vücudumun
her yerinde iğneli beşik gibi ağrısını çekmeye başlamıştım üstat Attila İlhan
müthiş dizelerinde dediği gibi ve işte buradayım. Bir ablam bu kadar erken
dönüşümü bir sevgiliye bağladı, keşke öyle olsaydı. Şehrin keşmekeşinden
başkası değildi beni buraya çeken. Güzel hatunlar yok değildi yanımdaki
şezlonglarda ama şimdilerde yirmilik kızlar otuz gibi gösteriyor, yaşıtlarım
ise ellisinde gibi. Benimse hep 25 26 gösterdiğim söyleniyor, üstelik yaşlı gözükebilmek
için yıllardır saç sakal bırakıyorum ,yoksa sübyan gibiyim. İşte böyle karmaşık
durumlar…
İtiraf
etmeli ki bugünlerde içimde hissettiğim boşluğu ne zamandır olmayan sevgiliye
bağlıyorum ve doğrusu hiç bu kadar çabaladığım bir dönem olmamıştı hayatımda. Bir
yandan da ya yanılıyorsam diye sorgulamıyor değilim, diyelim söz konusu hatun
kişi bulundu ama bu hissiyat kaybolmadı, o zaman ne bok yiyeceğim.
Sanırım
geçen yıllara acıyorum, telafisi olmayan yıllara. Tanrı’nın sanatsal anlamda
bana bağşettiği bir çok yetiyi gençliğin vermiş olduğu anlamsız bir isyan ve
kibirle değerlendirmeyi bilemedim. Üstelik doğru yer ve zamanda doğru bir çok
insanla karşılaştım. Peki ben ne yaptım, bohemliğin dibine vurdum. Beyoğlu’nda
en verimli yıllarımı berduşluk yaparak geçirdim. Kaldırımlarında müzik yaptım, aynı
kaldırımda uyudum,seviştim,içtim,işedim… Sartrevari tiratlar attım, kafka gibi
hayata küstüm. Ve tüm bunları yaparken bir çocuktum henüz, kendini bir halt
sanan snop bir çocuk. Aha! Patricia Kass
çalmaya başladı şimdi, “les hommes qui passent”. Bu arada Galip abi (Tekin) dün vefat
etmiş, ne üzüldüm. 54 yaşında evinde kimsesiz ölü bulunmuş. Şaşırmadım, bizim
gibiler azami o kadar yaşar ve kimsesiz bir şekilde ölürler. En usta
çizerlerden biriydi, ruhu şad olsun.
Bugünlerde
Harari’nin kitabı Sapiens’i okuyorum,
mükemmel tespitler. Benden önce davrandığı için hayıflanıyorum meslektaşıma. Geçenlerde
bahsettiğim müşterim Narkissos , bir genetik bilimci olduğundan mütevellit pek
yerden yere vurdu kitabı. Zaten fen bilimciler bizim sosyal bilimleri pozitif
bilimden saymazlar. Bana Julian Barnes’in '10.1/2 bölümde dünya tarihi' isimli
kitabı salık verdi. Sanırım alıp okuyacağım, bu arada bu hatunda fena kız
sayılmaz ama tam bir ırkçı diyebilirim. Zaten adı olan Nergis’in hep Narkissos’tan
geldiğinin altını çiziyor.
Woody
Allen’in deconstructing Harry filmini pek severim ( vaya con dios- puerto rico
çalıyor şimdi de )ve şu replik aslında yukarıda anlatmak istediklerimi çok
güzel özetliyor. Harry başarısız bir yazardır ve hiç haz etmediği diğer yazar
dostu Larry ile karşılaşır :
(B.crystal) Larry: İkimizde Kafka gibi bir yazar olmak için çıktık yola.. (W.allen) Harry: O biraz yaklaştı,bense bir böcek oldum.
Evet
bana düşen sanırım böcek olmaktı :) sevgiyle kalın…
98 yılı henüz internetin yeni
yeni hayatımıza girmeye başladığı yıllardı. O vakitler bende tam anlamıyla bir
sinema kuşuydum. Sinema demek birazda Beyoğlu demekti benim için, belki de Beyoğlu’na
gitmek için bir bahaneydi sinema, inanın bilmiyorum. Emin değilim zira
sinemanın altın çağıydı 95-99 yılları. Biraz yardımcı olayım mı: altıncı
his-fight club-er ryan-İngiliz hasta-titanik-matrix falan filan…
O yıllar 98 yapımı bir film
vizyona girmişti başrolünde Meg Ryan’ın olduğu. Zaten Ryan’ın adı geçiyorsa o
filme gitmemek imkansızdı. Şüphesiz tatlı Meg’in benim gibi binlerce aşığı
vardı o dönemler. İlk beyaz perde aşkımdı benim Meg Ryan. Şimdilerde ise Cate Blanchet ki ona girersek konudan saparız biz devam edelim anlatmaya. Film gene
bir Nora Ephron işi olan "You’ve got mail" yani Mesajınız Var idi. Belki sinemada
bu konu ilk kez işleniyordu güzeller güzeli Meg ve Tom Hanks internet
vasıtasıyla birbirleriyle tanışıp aşık oluyordu. Üstelik mükemmel bir
eşleşmeydi bu, sonunda birbirlerine kavuştuklarında ne mutlu olmuştum. Çeşitli
ve komik nedenlerle bu filmi üst üste tam üç kez izlemek zorunda kalmıştım. Ve
her biri bir hemcinsimle ve biri 14 Şubat’a denk gelmişti üstelik sinemada eş
olmayan tek bizdik :)Meg’e olan aşkım alevlenmekle birlikte bu fikir de
kafama yer etmişti belki de.
Ve işte uzun yıllar sonra 2009
kasımında onunla facebook'ta Kafka hayranlarının olduğu bir grupta
rastlaşmıştık. Hayatımın en bahtsız dönemlerinin başlangıcının o gün olduğunu
çok sonra öğrenecektim. F tıbbı yeni bitirmiş doğunun ücra bir kasabasında zorunlu
görevini icra etmeye henüz başlamıştı. Kusura bakmayın daha detaya girmek
istemiyorum nihayetinde aşktan kadınlardan delice korkan biri olup çıkmıştım
hala da öyle. Hiç o kadar acı çektiğimi bilmem, düştüğümde bile o kadar
acımadı. Hatta fizyoterapist kadın kolumu yanlışlıkla kırıp hıçkırıklarla
ağladığında ona, sakin ol senden çok daha fazla acıtan kadınlar oldu beni
deyiverdim o anda. Acaba o garip ne anladı bu cümleden :)
İşte ben bu acı tecrübeden dolayı
facebook’un kurucusu Zuckerberg’e küfürler döşenirken B abla ile tanışıverdim.
Günlerce aylarca o fettan kızı anlatıp durdum ona, usanmadan dinledi öğütler verdi,
yaralarımı sardı sarmaladı. Neler yapmadı ki; mesela köpek fobimi yenmemi
sağladı, sayesinde üniversiteye başladım ve mezun oldum. Düştüğümde Türkiye’nin
en ünlü ortopedistleriyle benim için iletişime geçti. Defalarca evinin
kapılarını açtı ve daha anlatamayacağım çokça şey ve en önemlisi yüreğini
sorgusuzca açtı. Entelektüel birikim anlamında da çok beslendim, ufkum açıldı.
Kısaca şöyle söyleyim B abla Odtü’nün gözbebeği mezunlarından biridir. 2017, yani en az on senelik bir dostluk ve inanır mısınız ben B abla ile bir defa
fiziken yan yana gelmedim. Bu yaz nasip olursa gidip elini öpücem ve birlikte
Anıtkabir’e ziyarete gidicez. Ne Atamın ne de B ablamın bir kez yanına
varamadım. Zaten ikisi de Ankara’da Allah inşallah nasip eder bunu bana. Zira
zor zamanlar dostlar anlayan anlamıştır ne kast ettiğimi.
S abla da internet vasıtasıyla
tanıştığım bir başka dost. Sanırım B abla ile aynı yaşlardalar, onunla o kadar
eski tanış değiliz ama B ablam kadar yer etti içimde. Kan mı çekiyor nedir bilmem,
pek yakın pek tanıdık geliyor S abla. Bu yazıyı ve B abla ile bir kez
bile yan yana gelmediğimi okuyunca sanırım bir eyvah demiştir içinden. Ablacım
eğer nasip olursa ( şu kazadan sonra bu ön şartı koymadan edemiyorum )sen
istemesen de ben mutlaka uğrayacağım emin ol :) Hem gelmişken C ablayı da şöyle
bir ziyaret edicem zaten o da İzmir’de yaşıyor senin gibi. C abla da sanırım
sizle aynı yaşlarda olsa gerek :)
Demem şudur ki dostlar öyle bir
yüzyıldayız ki yakın gelecekte bu tarz dostluklar, böyle hikayeler çok sıradan
olacağa benzer. Düşününce, resmen sanal ağda geçen anılarım var yahu. Yazının başına dönersek yönetmen ve senarist
nora ephron’un kurguladığı gibi bu yolla aşık falan olunamayacağını acı bir
şekilde tecrübeledim. Ama pekala güzel dostluklar edinilebildiğine şahit de oldum.
Bir çoğunuzun da böyle dostlar kazandığına eminim ve muhtemel kendinizi
tutamayıp aşağı yorumlayacaksınız da. Neyse
efenim, bolca sansürlediğim ama içten bir yazı olduğu kanaatindeyim. Sevgiyle kalın,
hoşça kalın…
Dün gece, şu “sms tv” diye tabir
edilen kanalların birinde Kabadayı filmini izledim. Senarist koltuğunda da olsa
işin içinde Yavuz Turgul’un olduğunu bilseydim bu kadar beklemezdim. İnternete ise
cebimden giriyorum, laptopu sadece bloğa yazacağım zamanlar açıyorum. Yani
kotalı bir netim var, gerçi o kota dokuz gigabyte ama her nasılsa ay sonuna yetişmiyor.
Kaldı ki neredeyse tek yaptığım google’a girmek üstelik. Pazartesileri ise günlük
1 gb hediye veriyor da o gün film izleyebiliyorum. Mesela bu pazartesi her
seferinde bayılarak izlediğim Gölge Oyunu’nu indirdim gene bir başka Yavuz
Turgul eseri.
Yazacak da pek bir şey yok hani, terk
edilmiş bir blog izlenimi vermesin diye karalıyorum. Merak edenler için,
sağlığım şükür düzeldi ve eski işime tekrar döndüm. Hadi onu da merak eden
varsa bir yapı markette bölüm şefiyim. Yine merak eden varsa baba mesleği demir
doğrama ustası olduğum için haliyle el aletleri ve hırdavat bölümünden
sorumluyum. Bugün izinliydim, izinler mağazacılık sektöründe haftada bir gün ve
o da hafta içidir. Ve aslında laf aramızda yaşadığınız şehir İstanbul ise bu
çok bakımdan iyi bir şey. Trafik derdiniz pek olmaz, ama hiç olmaz diyemiyorum
gene de, lanet. He diyelim sinema tiyatro falan yaptınız çevrenizdekiler ya
kalburüstü insanlar ama çoğunluk üniversite tayfası falandır. Ha nasıl unuttum
onları ! elbette sayısız Suriyeli,Arap falan öte yandan,ona da lanet. Laledeki Rusları,saat
satan Senegallileri, bir dönem ekonomik kriz yüzünden doluşan Romanya’lıları
özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Avrupalı turist derseniz artık
neredeyse hiç kalmadı, he haksızda değiller hani. Öte yandan yurdum insanı
portakal sıkıp, Çinli diye Türkmen dostlarımızı dövmekle meşgul. Ha bu arada
Atlas Pasajı’nda bile Recep İvedik’i gördüm ya dostlar. Oysa Atlas sadece
Avrupa sinemasını verirdi düne dek, holywood’la bile başa çıkan Atlas, Recep’e
yenik düşmüş.Geçen bir yerde de yazdım,referandum ne çıkacak diye merak edenler
İvedik’in gişe sayısına baksınlar derim ben. Sonuç gayet açık bence.
Eski Levent olmak istiyorum
tekrar bu günlerde, neydi eski Levent ? hem de işsiz güçsüz parasız Levent,ne
çok şey başarıyordu o genç delikanlı. Onu bulmak,erişmek için dergi aboneliğine
başladım tekrar “Bilim ve Ütopya”- “Atlas” okuyorum artık. Eski ben bilim
teknik okurdu ama öldü o dergi, çok şey gibi… ayda en az bir sinema,bir
tiyatro. Ha yeni bir şey daha, ayda bir kez karşıda da olsa Kadıköy Süreya’da
opera. Ve en az bir kitap,zaten günlük gazete alışkanlığım devam ediyor. Sayılar
az ama inanın yorucu bir işim var ve bunlar için olağanüstü bir gayret
veriyorum. Ha bir de hedefte hafta da bir kez de olsa bloğa yazmak var ama
sanırım bunu pek beceremeyeceğim. Ha bir de çizmeye vakit ayırabilsem ne güzel
olur, o da zor gibi. Vardiyalı çalışıyorum bir hafta gündüz,bir hafta gece.
Gündüzcü iken eve dönüşte bir saat falan kestiriyorum sebebi geceyi seviyor
oluşum,böylece en azından ikiye dek uyanık kalabiliyor,daha önemlisi okuduğum
izlediğim şeyleri anlayabiliyorum. Gececi iken daha verimli aslında,güneşi
ıskalasam da saat 11’de eve gelince sabah beşe dek oturuyorum,biz yazar çizer
takımının en sevdiği saatlerdir bunlar,daha üretkenizdir. Sabah ise öğlene
doğru kalkıp ulusal kanalda Halil Abi ile Adnan Türkkan abinin sohbeti
eşliğinde kahvaltımı edip işe gidiyorum. Gececi olmanın kötü yanı şu sinema
minema işleri olmasına imkan yok.
Akvaryumum hiç bu kadar neşeli
olmamıştı, içindeki balık sayısına vakıf değilim artık ama dördüncü nesil bile
yakında üreyecek. Çok mutlular bu beni de mutlu ediyor. Kediye gelince bu kedi
özlemim bir ev sahibi olmadığım sürece gerçekleşmeyecek gibi. Yani bu da asla
demek oluyor. Hani kedi hastası falan değilim,sokakta görsem mıncıklamam kolay
beri, ama tam bir ev arkadaşı gibi duruyor kediler. Benle oturup film izlesin,
arada o uyuzluk etsin atışalım falan, hem sağlam dert ortağı olmaz mı, asla
sırrımı paylaşmaz gibi geliyor. Ha kusura bakmasın sigara dumanına bolca maruz
kalacak, arada kesin ibnelik olsun diye bira falanda içiririm ben buna. Ama entelektüel
bir kedi olur benle takılırsa ona şüphe yok. Ha mutlaka erkek bir kedi olmalı
ve puştluk değil mi eve birini atmadığım müddetçe o da zor görür bir dişi
kediyi. He he :) bu fikir şimdiden hoşuma gitti. Merak etme len, açarım youtube’dan
kedili videoları gider kahvede bir saat falan takılırım ben. Ulan kerata,anlaşacağız
kesin seninle kavga dövüş falan belli oldu.
Ahanda adını da buldum : Cuma diyeceğim sana,bu durumda bende robinson
cruz oluyorum demek. Of! Ne boş bir yazı oldu be okurcum,hakkını helal et
vallah. Hadi ben kaçar bybye…
Geçen bir film izledim, çok şey
anlattı, düşündürdü, az da olsa umutlandırdı. Finalde 1974 yılında gözde olan, Yasemin
Kumral’ın o meşhur şarkısı çalmalıydı bence. “Yağmuru Durdurabilir misin.” ayrıca bu unuttuğum şarkıyı
hatırlatması da çok iyi oldu. Filmin
önermesi de buydu aslına bakarsanız.
“spoiler” denen şu saçmalığı
kafaya takanlardansanız, yaşınıza veriyorum bunu, takmayın. Zaten otuz yaş ve
üstü olanlar buna pek itibar etmez. Bizim zamanımızda film anlatmak denen bir
şey vardı gençler. Çünkü salondan kalktıysa, uzun yıllar seyretme imkânımız
olmayacağını bilirdik. Yoktu böyle internet falan. Eh, kalite filmlerde
genellikle pek gişe yapmadığından öyle VHS kaseti falanda düşmezdi piyasaya,
mecbur dinlemeliydiniz. Günümüzde de dert etmeyin, baştan aşağı filmin konusunu
öğrenseniz de, göreceksiniz anlatıcı ile sizin yorumunuz, aldıklarınız farklı
şeyler olacaktır. Evet… Bu ağabeyliği de yaptıktan sonra anlatmaya başlayalım.
1994 balkanlarda herhangi bir yer
diye başlıyor filmimiz, sanırım Kosova. Çok uzak olmayan bu geçmişte oralarda
neler yaşandığını, kardeşin kardeşe nasıl boğdurulduğunu zaten biliyorsunuz.
Zaman zaman ülkemizin de başına böyle bir musibet gelir mi acaba diye
kaygılanmıyor değiliz. Sırf bu yüzden bile izlenilesi bir film.
Bütün olayımız şu, savaştan
oldukça yara almış yerel halkın bölgedeki tek su kaynağı olan derince bir
kuyuya iri bir ceset atılır. Uluslararası bir yardım örgütü de kuyudan bu
cesedi çıkarmaya çalışır. Ne kadar zor bir görev olabilir ki, onlara lazım olan
sadece uzun, sağlam bir halattır. Ama söz konusu çevre BM yetkilileri ile
kuşatılmışsa bu hiç kolay bir iş değildir. Lanet ipi bulabilmek için, bir yığın
bürokratik engeli, yerli halkın haklı olarak yabancılara olan düşmanca tutumunu
yıkmaları gerekmektedir. Ekibin kendi aralarındaki iç çekişmeler ise çabasıdır.
İşte kısaca o yıllarda ki balkanların özeti, savaş içerisinde bir sürü savaş…
Film dram ile mizahı bir potada eritmeyi başardığı için pek sıkılacağınızı sanmıyorum. Ekip lideri
ve yardımıcısı yani Benicio del toro ile Tim robbins hayatlarının hatırı
sayılır bölümünü bu gibi yerlerde harcadıklarından ölümler, kan, insanlığın
karanlık yüzü vs. haliyle onları pek etkilemez. Ki bu kanıksanmışlık dehşet
verici değil midir? Henüz ilk görevini yapan kadın karakter ise bu tek bir
günde belki de hayatı boyunca unutamayacağı, hazmedemeyeceği travmatik olaylara
tanıklık edecektir. Yani bir anlamda biz izleyiciler bu kadın oluyoruz. Gün
ilerledikçe insanlığa karşı olan inancımızı yitiriyoruz. Belki de aşina olduğumuz
tek şey del toro ile olga kurylenko’nun aşk öyküsü. Öte yandan ekibe zorunlu dâhil
olan bölgeden bir çocuğa, savaşın tüm hayatına katacağı feci olayları da
gözlemliyoruz. Finalde, hayatlarını defalarca ortaya koyan ekibimiz lanet
olası cesedi kuyudan çıkaramıyor. İşte sonunda adına ister Tanrı deyin
isterseniz doğa, olaya el koyuyor. Cesedimiz kuyudan çıkıyor ve en azından
bölge halkı içme suyuna kavuşuyor.Bunun nasıl olduğunu yazmayım ama
izleyince, neden Yasemin Kumral’ın o muhteşem şarkısına bağladığımı
anlayacaksınız. Umut verecek size bu film ve ben ne yapabilirim diye
soruyorsanız şayet, herkes kendi cevabını kendince alacak. A PERFECT DAY. İyi
seyirler…
Usta yönetmen İngmar Bergman’ın kült olmuş filmi Yedinci
Mühür’ü (seventh seals) bilmeyeniniz yoktur. Her bir diyaloğun altı çizilesi
olan bu filmde şu konuşma da ayrı bir önem arz eder:
Anne - Mikael’in hayatı bizimkinden iyi olsun istiyorum.
Baba - Mikael büyük bir akrobat olacak.Ya da bir sihirbaz en
imkansız numarayı yapabilen biri.
-hangi numarayı?
-bir topu havada asılı tutmak.
- (gülerek) bu
imkansız.
- Bizim için öyle ama
onun için değil.
Fen bilimlerinin özellikle aydınlanma çağı sonrasında “yeni
bir din” olma yoluna girdiği kaçınılmazdır. Aslında bu yeni dogmayı yaratan
pozitif bilim değil de katı bilim adamlarıdır. Dogmalardan sıyrılmak için
ortaya çıkan pozitivizm ister istemez zaman içerisinde kendini bir kafesin
içine sokmuştur.
Örnekse bir topun havada asılı kalabilmesi fizik kurallarına
aykırıdır. Zira yerçekimi kanunu denilen bir gerçek vardır. Çok değil bir-iki
asır öncesine döndüğümüzde mesela şu elimizden bir an olsun düşürmediğimiz cep
telefonlarını tahayyül edebilir miydik ? ufak bir komutla yapamayacağımız şey
neredeyse yok. Bizden kilometrelerce uzaktaki bir yakınımızla konuşmak bir yana
dursun görüntülü sohbet dahi edebiliyoruz. Herhalde telefonun mucidi Graham
Bell bile bu kadarını düşünemez, hatta deli saçması derdi.
Henüz ilkokul çağına gelmiş çocuklara gene filmden örnekle
yola çıkıp bir topun havada öylece asılı kalamayacağını zira yerçekiminin buna
müsaade etmeyeceğini söyler isek bir gün bunun gerçekleşmesini nasıl bekleyebiliriz
ki ? Durağan olması yapısı gereği mümkün olmayan bilimin önünü din gibi yeni
bir dogmayla kesmiş olmaz mıyız, hatta bu düpedüz bir sabotaj değil midir ? Bebek
Mikael, henüz bu evrensel yasayı bilmiyordur ve o yüzden topu havada asılı
tutabilmesi bir hayal değil hatta biraz çabalarsa başarabileceği bir şeydir. Yeter
ki Mikael’in zihni kökü nerden gelirse gelsin bu tarz “dogmalarla “ bir kalıba
sokulmamış olsun. Evet, bu tuzağa düşmüş,düşürülmüş bizler için bir topun
havada asılı kalabilmesi artık imkansızdır, bırakalım Mikael’ler için imkansız
cümlesi hiç olmasın.
Seksenler Türk sineması o dönem konusu
kadın olan filmlere ağırlık vermişti. Hiç kuşkusuz bunların içinde en önemlisi,
bir Atıf Yılmaz dehası olan “Adı Vasfiye” idi. Konu sıkıntısı çeken bir senaristin
yol kenarında ki Sevim Suna adlı pavyon şarkıcısının afişine odaklanmasıyla
başlar hikâye. Elbette bu kadının sahne
adıdır. Film boyunca Vasfiye’nin öyküsünü hayatına şöyle veya böyle dâhil olmuş
olan dört erkeğin ağzından dinleriz. Birinci kocası Emin, ikinci kocası Hamza,
mahallenin kart zamparası palavracı İğneci Rüstem ve kısa süre aşk yaşadıkları
Doktor. Bence buna dâhil olan beşinci biri var ki o da konu sıkıntısı çeken
yazarımız, yani rahmetli Erol Durak. Bu dört adamın ağzından dinlerken o da
kafasında bir Vasfiye tahayyülü yaratır ve o hiç tanımadığı kadının cazibesine
gark olur. Öyle ya Vasfiye bu, âşık olmamak mümkün mü?
"vasfiye,adı vasfiye,anlatmamı ister misin?"
Film biz erkekleri yerden yere
vurur ve bunda bugün olduğu gibi dünde bir o kadar haklıdır. Kadını metalaştırmak,
namus denilen kavramı kadının bedeniyle sınırlandırmak, beyinlere aşırı zerk
edilmiş toplumsal cinsiyet kavramları: kadının yeri kocasının dizinin yanı,
saçı uzun aklı kısa, eksik etek, elinin hamuruyla erkek işine karışma gibi daha
nice cinsiyetçi söylemler...
Film Vasfiye’nin ilk kocası Emin’in
abisi ve babasıyla çıktıkları av sahnesiyle başlıyor. Babası ve abisi arasında
geçen şu diyaloga ufak yaşta tanıklık eder : “erkeğiz elhamdülillah. Utanmak kancık
kısmının işi. De bakalım kızlarla aran nasıl? Koçum deyiversene kamışa su yürüyor
mu lan ?” derken kısa bir süre sonra da
abisini köyün yosması olan Vasfiye’nin anasına götürür. Küçükken yumuşak huylu
naif bir çocuk olan Emin’i ilerleyen yıllarda set mizaçlı elinde tespih bıçkın
bir delikanlı olarak görürüz. Zaman içerisinde bu ve benzeri cinsiyetçi
olayların toplumu nasıl işlediğine dair güzel bir sinematografik aktarımdır.
Film boyunca Vasfiye hiç kendini
anlatmaz. Bir adı dahi yoktur onun,(oysa çocukluğunda biriyle tanıştı mı “merhaba
adın ne, benim adım Vasfiye” diyerek sorulmadan adını söylerdi) artık Sevim
Suna olarak bilinmektedir zaten. Adeta dilsizdir, aşağıda Türk sinemasında
kadının dilsizliği hakkında düşündürücü bir video paylaşıcam. Atıf Yılmaz’ın
filmi fantastik bir kurgu ile anlatması ise harikuladedir. Ah Belinda filminde
de aynı yöntemi uygulamıştır ve hep derim; Mullholand Drive ile mukayese
edildiğinde Ah Belinda bence bir gömlek üstündür. Keşke fırsatım olsa da David
Lynch’e bu filmi gösterebilsem. Eminim hasedinden kudururdu.
Beni Vasfiye kadar hikâyesinin
peşinde koşan senaristimizin durumu da derinden etkiler. Avurtları çökük, biraz
sıskaca olan bu delikanlı hiç şüphesiz varoluş problemi çekmektedir. Vasfiye’yi
tanımak, öyküsünü bir de onun ağzından dinlemek için elinden geleni yapar. Adeta
aşkından çöle düşmüş Mecnun gibidir. İlginçtir onunda adını film boyunca hiç duymayız.
Bu cendereye sıkışmış vasfiye kadar nice erkeklerde vardır şüphesiz. Belki de
hepimiz…
,İnterstellar. Muhteşem bir film
ve sanırım bugüne dek izlediğim en iyi bilimkurgu film diyebilirim. Blade runner
,2001 bir uzay destanı, solaris,contact ve stalker’lar gibi başyapıtları izlemiş
biri olarak söylüyorum bunu. Filmden bahsetmeyeceğim izleyin diyorum sadece ama
sanırım yazıya filmde geçen bir replikten yola çıkarak devam edeceğim:
“ eskiden gökyüzüne bakar
yıldızlar arasındaki yerimizi merak ederdik. Şimdi ise yere bakıp topraktaki
yerimiz için endişeleniyoruz.”
İstanbul. Benim caanım İstanbul’um.
Üzerinde yaşayan hiç kimsenin memleketi saymadığı kendisiyle özleştiremediği
şehir. Zaten her yerleşen yenilmesi gereken bir düşman gibi görüyor. Yeşilçam’dan
hatırlayın, adam yedi tepeden birine çıkıp mikeceğim ulan seni İstanbul diye haykırır.
Ve her birinin hayali emekliliği gelince doğduğu topraklara dönmek veya güneyde
bir yere yerleşmek. Çoğu başarıyor da bunu ve giderken mutlaka bu şehrin bir
parçasına tecavüz etmiş oluyor. Pikniğe gidip gün boyu eğlenen oksijenini
soluyan ve işi bitince tüm pisliğini oraya bırakan magandalar gibi hatta bazen
tüm ormanı yakan, bilerek veya bilmeyerek. Alıcam seni diyerek ırzına geçilen
masum bir bakire gibi. Sümüğünü silince atılan bir mendil gibi. İşte özellikle
son bir asırdır insanoğlu yaşadığı gezegene de bu gözle bakmaya başladı. N’olcak
dünya olmazsa marsa Jüpiter’e ne bileyim galakside gezegenden bol ne var canım…
Topraktan uzaklaşıyoruz her geçen gün ve bu hiç iyi değil. Geçen okuduğum bir
makale tüm melanetin tarım devrimiyle başladığını savunuyordu. Tarım devrimiyle
yerleşik hayata geçtik. Sahiplenme sınırlar çizme ve takas ile ardından para
denilen şey böyle başladı. Hatta toplu yaşamın verdiği bir hediye salgın
hastalıklar bile böyle başladı. Bugünkü dev gökdelenlerin temeli masum
barakalardan gelir. Yazının önermesi şuydu: insanlık avcı toplayıcı olarak
kalmalıydı. Doğaya hükmetmeye başladığımız ilk an aslında yok oluşumuzun
başlangıcına imza attığımızı bilmiyordu atalarımız. Lakin hala geç kalınmış
değil yerimizi ve haddimizi idrak edip elbirliğiyle düzeltebiliriz her şeyi. Yapmamız
gereken yukarıdan medet ummak değil bastığımız yere odaklanmak. Hepimizin bildiği
gibi kaçmak asla çözüm değildir, kalıp mücadele etmeliyiz. Belki zor ama doğru
olan bu. Geçen cast away’i izledim tekrar, uzun yıllar ıssız bir adada mahsur
kalan kahramanımız kurtulunca dönüşünü kutlamak için evinde ufak bir parti
verilir. Parti sonunda adam herkesi yolcu eder ve dönüp yemek masasına bakar. Birazdan
çöpe atılacak yemek artıklarına… O masada kalan artıklar adada yaşadığı beş
yılda tükettiğinden daha fazladır. Kahramanımız bakar ve eminim şöyle düşünür
bunlarla bir on yıl hayatımı idame ettirebilirim.
Bana gelirsek, iyileşiyorum işte.
Ancak doktorları pek dinlemeyip dışarı kaçıyorum bazen ve şu an olduğu gibi
omuriliğim birkaç gün fena ağrıyor. Hala sol kolumu kullanamıyorum ve koca
yazıyı tek elle yazdım. Ne yapabilirim elimde değil, dışarı çıkmazsam mental
sorunlarım baş gösterecek diye korkuyorum. Güneşi görmek rüzgârı hissetmek
istiyor hem bedenim hem ruhum. En çokta insan insan istiyor. Sürü hayvanıyız malum
ve zaten gene çoğu saçmalık bundan besleniyor ya. Bir gruba dâhil olmak kabul
görmek için neler yaptığınızı bir düşünün bakalım. Ne kadar basit canlılar
olduğumuzu anlarsınız. Bunu derinlemesine açıp ahkâm kesmek niyetinde değilim
bu yetkinliğe sahip olmama rağmen. Son bir yıldır güzel, umut var şeyler
yazdığımı düşünüyorum ona rağmen yorumlara bakınca sizi karamsarlığa soktuğumu
görüp üzülüyorum. Eğer gene böyle olursa yazmayı kesicem sanırım. Zaten okuyan
telve ve narda var sadece. Evet, size diyorum kızlar :) ah unutmadan sayfaya
yeni gelen bahtsız arkadaşlar profilinizden blog adresinizi bulamadığımdan
bakamıyorum bilginize. Profil ikonunuza tıklayınca sadece takip ettiğiniz
bloglar var adresinizi de oraya ekleyin bilginize, ben nasıl yapıldığını
unuttum maalesef. Bir başka yazıda görüşmek ümidiyle. Hayat güzel anın tadını
çıkarın çünkü tek gerçek şu yaşadığımız an. Bye bye :)))
yazamayacak kadar bitkinim,ufak bir sınava ne derseniz ? hem biraz gündemden sıyrılırsınız. ama uyarayım oldukça zor.
gözlüklü saçları seyrek yahudi kökenli herifi tanıdınız mı ?bu filminde yaşadığı yeri anlatıyor.
bu planörün gazabından kaçmaya çalışan adamı tanıdınız mı peki; bir A.H. klasiği. çok filmde bu sahne tiye alınmıştır.
mesela bu filmde de bir şekilde yad edilir yukarıdaki sahne.Ya bu filmi buldunuz mu?
film, esas oğlanın elinde tuttuğu heykelciğin adını taşıyor,var mı bilen ?
onca uğraştan sonra firarın bu şekilde sonuçlanması :( Kimler kimler yoktur ki bu şaheserde.
Hadi bakalım 5 filmi de doğru tahmin eden blog,tarafımdan en baba blog ilan edilecek ve arzu ettiği bir karakalem çizim hediye edilecektir. for eksemppıl kendi portresi veyahut bloguna bir kapak resmi falan. Büyük ihtimal bilen doğru bilen çıkmayacaktır ya.
- Hayır. Benimle resminin arasına girme istemiyorum seni.
Ben senin yalnız resmine aşığım... Resminle aramda ne kadar uzun zaman geçti.
İlk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan
bir yüz gördüm. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı.
İnanamadım. O insanca bakışı bir daha göremem diye bir daha resme bakmaktan
korkuyordum. İkinci kere zorlukla baktım resmine. Gene iyilik gene sevgi vardı
gözlerinde...
- Resmimin yerine ben seveceğim seni. Artık ben varım.
- Hayır hayır. İstemiyorum seni.Benim dünyama girmeye
kalkma.Merhametsizce yıkarsın onu.Resmin benim kendimden bir parça. Bırak ben
onu seveyim. Sen sevmek isteme beni senin ellerini tutmak istemiyorum.Sonra
çekersin o ellerini benden.Ben resmine aşığım, ölünceye kadar da onu seveceğim.
Bu zamanının çok ötesindeki filmi izlemeniz dileğiyle...
Dün günlerden cumaydı, yani benim
izin günüm. İnternete girip vizyonda neler var, tiyatrolarda neler sahneleniyor
bakacak vaktim yoktu. Zira ancak öğlen 12 gibi uyanmıştım.en doğru hareket
beyoğlu’na inip orada bir yere kapağı atmaktı. Yapı kredi kültür merkezine
girerdim önce,sonra bir iki kitapevini dolaşır,bir cafede kahvemi yudumlar. Bu arada
istiklalde sinema afişlerine göz
atardım.
Hava müthiş soğuktu,yapı kredi
kapalı gibiydi,kapısında Haldun Taner’in 100. Yılı yazılı bir afiş vardı ama…anlamadım
işte.atlas ve Halep pasajının önüne gelince bir baktım Aaa! İstanbul film
festivali başlamış,ne sevindim. Hemen bir kitapçık edinip en azından bugün bir
iki film izlerim dedim ama kötü şans festival 4 nisanda başlıyormuş,Cuma 3
nisandı. Kitapçığında ilk kez paralı satıldığına şahit oldum. Derken bir acıkma
baş gösterdi bünyede,kültürel açlığı tatmin edemeyince mideye vuruyor demek. Büyükparmakkapı
sokağı dönünce eskiden bildiğim bir kebapçıda aldım soluğu. Hani kebapsever bir
adam sayılmam ama ucuz burası yahu. Hem Amerikan menşeili bir fastfooda
gitmekten daha yeğ bir davranış. Kahrolsun emperyalizm durumları. O soğuğa
rağmen sigara içerim davasına mekanın dışındaki masaya oturdum çok geçmedi
yanımdan ünlü bir popçu geçti,ismini çıkaramamıştım ama akşamı Beyaz’a konuk
oldu,Berksan’mış efendim kendileri,nasıl bir isim lan bu. Kebabı beklerken
aklıma geldi,Ferhan Şensoy’un kızları peradaki hayalet diye bir oyun
sahneliyorlardı. Acaba bugün sahne alıyorlar mıydı. Akıllı telefonum yok ki
girip internete bakayım,salak benimkisi efenim. Ama akıl vermiş Allah,hemen
böyle bir telefonu olan kuzenimi arayıp,bi bak bakayım dedim.cık o da cumartesi
günüymüş. İyice sinirip bozuldu,o sinirle kebabı lüp diye mideme indirmişim. Kalkıp
dolandım kelepir kitabevine girecektim,ne olduysa girmedim. Sinemalara baktım
bir şey yok,sonra Yeşilçam sinemasında timbuktu’yu gördüm,görmez olaydım. Yok yabancı
dilde en iyi fil oscarına adaymış,yok bağımsız filmmiş falan, fasa fisoymuş
vallahi. Yeşilçam sinemasını bulamadım başında,meğerse eski müdavimim Dorock
barın bitişiğindeymiş. Anlatayım.bodrum katında minicik bir yer,içeride büfenin
önünde bir adam vardı,bietmi alcaksınız dedi,hı dedim.öğrenci mi dedi hıı hı
dedim. Açtı yazarkasayı bir bilet uzattı.yirmi lira para üstünü bozamadı. İçeride
bir bu herif bir ben,bir de sekseninde bir amca. 4 sandalye iki masa. Tavanlarda
film afişleri.duvarda iki ayna ama nostaljik çerçeveli,neden bilmem o aynada
kendi aksimi görmek için aynanın önüne geçtim. Bu acayip yerde belki yansımamda
olmayabilirdi belki, di mi efendim. Beşe on var filmin başlamasına on Dakka var
ve tek izleyici benim. Derken ellisinde bir kadın geldi,onunda parayı bozamadı.
Derken aynı yaşlarda bir adam geldi onunda. En son bir çift geldi,çiçeği
burnunda olacaklar ki fazla sarmaş dolaşlar.muhtemelen içeride oynaşmayı
düşünüyorlar gibi geldi. Neden sonra ellisindeki kadın kapısında aktiristler
yazan tuvalete doğru seğirtti. Aktörlere biz giriyoruz demek ki,bu espriyi ilk
pera sinemasında görmüştüm.erkek tuvaletinde James dean kadında mariyn Monroe vardı.
Sonra hep birlikte salondan içeri girdik. Eh zaten en fazla onbeş kişiyi daha
alabirmiş salon,ki evimin salonu daha büyük olabilir vallahi. Şu sevgililerin en arkaya geçmelerini
umuyordum ama en öne yerleştiler.ben en arkaya yayıldım,diğerleride sağa sola
işte. Film bir Afrika ülkesinde şeriat hukukunu anlatıyor
özetle,recm,kırbaç,cihat falan işte. Üstelik hiçbir alt metni yok. Persepolis’e
yanaşamaz dahi. Birdman’dan sonra bir fiyasko daha özetle. Keşke “kocan kadar
konuş” isimli yerli komediye gitseydim. Ama entelektüeliz ya,yakışır mı
bize.ulan levent.yok aga bundan sonra eğlencel,k filmlere gidicem. Zaten bir
izin günüm var,o da hiç olup gidiyor.aslında filmi yarıda bırakacaktım da,
belki antraktta ilginç sohbet falan çıkar bu gruptan umuduyla durdum,ama arada
verilmedi iyimi. Film bitti dışarı çıktık, dışarıda felaket bir yağmur ve
rüzgar. Beş liraya satılan şemsiyeler az ilerde dağılıyorlar. Soğuğu ve yağmuru
fena yedim. Akşamı bizim Gaziosmanpaşa sahnesinde hıdrellez isimli oyun
sahneleniyordu ama 2 saat 50 dakika.yani gece 12 gibi bitiyor.cık,olmaz . akşam
ulusal kanalda çok sevdiğim Mehmet mutlunun kral çıplak programı var ve konuğu
gene çok sevdiğim metin feyzioğlu. Eve dönmem tam tamına iki saat sürdü. Normal
şartlarda 45 dakika be. Ben böyle trafiğin ta içine edeyim. Özet; şu anda
gribim efenim ve tek izin günüm gene heba oldu. İyi hafta sonları, umarım benimkinin aksine sizin
iyi geçer.
Yazmayalı neredeyse bir ay olmuş.
Bir işte çalışmanın böyle handikapları varmış demek ki. Bu arada handikap
yerine başka bir kelime bulamadığım için kendimi esefle kınıyorum. Yazmıştım ama
tekrarlamalı,uzuunn bir işsizlik döneminden sonra carrefoursa’da çalışmaya
başladım. Nasıl memnun musun derseniz şayet, cevabım şu: bu işten emekli
olmak,finali burada yapmak istemiyorum. Kendimi bildim bileli sanatla hep haşır
neşir oldum,kendimce bir şeyler ürettim,kafa yordum,mesai verdim. Mesela çocukluğumdan
beri 30 yıldır karakalem bir şeyler çiziktiririm,sağda solda karikatürlerim
çıktı falan ama hep bir hobi olarak kalsın istedim bunu. Fakat aynı zamanda
edebiyatla da uğraşan biri olarak, eh sinemadan da anlarım hani,neden bir Woody
allen olmayayım diye kendime hep sordum. Kendim yazar,kendim yönetir hatta
woody gibi zaman zaman kendimde oynarım hani. Olmadı küçük bir Kafka olsam
olmaz mı hani? Hiç biri olmadı diyelim, gideyim benim memleketim Trakya’ya mutevazı
bir baraka,ufak bir bahçe. Başucumda yoldaş bir kedi veya köpek. Gene yazıp
çizeyim,bir yandan baba mesleği olan demir doğramacılığı da icra eder nafakamı
sağlar, saçımı sakalımı gene uzadıya yere kadar uzatır,orada salaş bir barın
müdavimimi olur. Masa sohbetlerinde hükümeti kurar yıkar,sinema sanat üzerine
geyikler yapar,eve döner bir iki gitar tıngırdatıp çubuğumu yakar keyfime
bakarım. Sanırım sadece benim anlayabileceğim şeyler bunlar,neyse…
Bu geçen zaman zarfında ne mi
yaptım. Her Cuma izim günüm,öğlen kalkıp soluğu beyoğlunda alıyorum her
tatilde. Önce hafif bir şeyler atıştırıp bedenimin ihtiyacını gideriyorum.Sonra
sinema salonlarını,sanat merkezlerini,kitabevlerini dolaştıktan sonra genelde
bir film izlemek üzere salonlardan birine giriyorum. Genelde 16 seansı
oluyor,18 gibi istiklalde bir iki tur atıyor,sokak müzisyenlerini
izliyor,kızları dikizliyorum. Sonra bir cafe-bar’da bir kahve içip dokuz gibi
eve dönüyorum. Şimdilik devamlı takılabileceğim bir bar
bulamadım,aramaktayım,bulayım burada reklamını yaparım. İnternetim hala
yok,komşu net,komşu net durumları. Bu günlük traş olan kısa saçlı Levent’ten
nefret etmece durumları falan.
Şimdi sizin işinize yarayacak olan
paragraf. Sanırım geçen haftamı neydi,şu bol ödüllü BİRDMAN’ı izleyeyim
dedim.Cuma 16 seansı,mekan Beyoğlu Beyoğlu sineması,hani Ferhan şensoy’un
tiyatrosunun bulunduğu Pasaj,neydi adı yahu?
Neyse buraya dikkat,film çok kötüydü sayın okur,oyuncuların performansı
harikaydı( zaten haz etmediğim başrol oyuncusu Michael Keaton hariç) ama konusu
itibariyle vallahi çok örneğini gördüğümüz şeyler. İşte, eski şöhretini yitirmiş eski bir Holywood
starının Broadway’de sahneleyeceği bir oyunla geri dönme çabası,tabi başrol
halihazırda bir şizofren.Bu şizofren şeyside ne ayağa düştü sinemada di mi ? Final de biraz Black Swan kokuyor. Ay yazmak bile istemiyorum,o kadar kötü yani.
Hani şunu da ekleyim, zaten yarısı dolu salonun diğer yarısı da salonu
dayanamayıp terk etti. Benimkisi bir dost tavsiyesi arkadaş,Birdman’i izlemeyin,vaktinize ve naktinize yazık der paragrafı bağlar,küçüklerimin
gözlerinden büyüklerimin ellerinden öperim.bye bye.
Not: ha! Yarın gene bir Cuma, bakalım nasıl geçecek,soluğu nerde alacağım bakalım. Grinin Elli Tonu’mu yoksam?
Maybe…
İşe başlayalı neredeyse bir ay
oldu, artık iyice adapte oldum sayılır.bu arada finalleri de verdim;sanırım gene
onur belgesi alacak bir başarı gösterdim. Tamam, sosyal hayatım bir hayli
azaldı ama düşündüğüm gibi bu iş bana şimdilik çok iyi geldi. Bir kere psikolojim
düzelmeye başladı gibi, çevremdekilerin de tuhaf ama bana karşı davranışları
değişti “adam” yerine konmaya başladım sanki. İşin ilginci bu durum benimde
hoşuma gitti. Geçen 15 günlük bir maaş ta aldım ve sizlere söylediğim gibi ilk
fırsatta sinemaya gittim. Yarın piyasa çıkacak olan Yılmaz Özdil’in “ Beraber
Yürüttük Biz Bu Yollarda” isimli kitabını da satın alırım. Belki yarın bizim
carrefour’a gelir.
Gittiğim filmi “bana masal
anlatma” idi. Tiyatroda Cibali Karakolu’nu seyretmeye gidecektim ama saati
uygun değildi. Soluğu Beyoğlu Atlas sinemasında aldım, belki içine girmeyeli yıllar
olmuştu. Hafızam yanıltmıyorsa salonlar bana biraz küçülmüş geldi. Filme
gelince ben beğendim sayın okur, sıcacık bir Türk filmi. Konusuyla yakından
alakası yok ama içtenliği sıcaklığı bana
başrolünü Okan Bayülgen ve Tarık Akan’ın paylaştığı,üstat Zeki Ökten’in
yönettiği son film olan Gülüm’ü anımsattı. İkisi de insana dokunan
filmler,Gülüm biraz daha fazla. Salon küçük ve ancak yarısı doluydu ve ben
hariç herkes çift gelmişti. Film başlar başlamaz tüm kadınların biri komut
vermiş gibi başlarını sevgililerinin omzuna dayaması ve sonuna dek bu şekilde
izlemeleri şaşırttı beni. İstemiyorum böyle sevgili,hatta teşebbüs etsin
bırakırım ulan. Adam gibi otur filmini izle kızım Allah Allah… Birbirimize
sokulacağımız başkaca zamanlar olur,film izlemek ciddi bir eğlencedir. ( tuhaf
bir cümle mi oldu?cıkk…) antrakta kazıklanacağımı bile bile gittim bir kahve
söyledim kendime. Öyle unuttuğum şeyler ki bunlar, ancak uzun süre yokluk çeken
biri anlar halimi. Akşamı bir arkadaşıma yemek ısmarlamak ise daha da
keyiflendirdi beni. Garip insani durumlar işte.
Unutmadan şunu da iliştireyim
cine5’te bibliyofil diye bir program gözüme çarpıyor kaç zamandır. Adından anlaşılacağı
üzere konusu kitaplar,her programa bir yazar konuk oluyor. Bu hafta adını sıkça
duyduğum ama henüz bir eserini okumadığım Hakan Günday konuktu. Öncesinde Ayşe
Kulin vardı sanırım. Programın en güzel kısımlarından biri yazarlar hayatlarına
en çok dokunan ilk 11 kitabın listesini veriyor,oldukça faydalı bu açıdan. Tüh tam
bağlayacaktım ama Telve hanıma bir mim sözüm vardı benim di mi, vallah kusura bakmayın
öyle üstün körü hemencecik yanıtlayalım bakalım:
1.2014 yılının size kattığına
inandığınız en önemli şey:
Öyle lanet bir yıldı ki
psikolojim harap oldu, antidepresan kullanmaya başladım. Yaşam kalitem bir
hayli bozuldu. Sağlığın ne kadar önemli bir şey olduğunu bir kez daha idrak
etmemi sağladı geçen yıl.
2. 2014’te yaptığınız ve sizi
gururlandıran şey:
Bu hayatta yaptıktan sonra beni
gururlandıran bir şey olduysa da vallah unuttum.
3. 2014’te gerçekleşen ve sizi en
çok üzen şey:
Bu iktidarın 15 yıldır yaptığı her
şey üzmüştür beni kesin, buna 2014’te dahil. Bir de saçlarımı kestirmeseydim
yahu keşke. Yahu aslında beni üzen daha ziyade gerçekleşmeyen şeyler oldu
sanırım ve asla gerçekleşmeyecekler sanki, godot’yu beklemek gibi.
4.2014’te kendi başına yaptığınız en büyük şey :
Bir kere bu kadar büyük olmasını
bende beklemiyordum,ne oldu da oldu acaba? Sifon falan nafile zorla gitti
meret. Ha birde diksiyon kursunu bitirdim. Orada öğretmişti hoca,biliyor
musunuz ıkınırken diyaframını kullanıyormuş insan.
5. 2014’te en büyük
pişmanlığınız:
Nasıl yapınca gururlandığım pek
şey yoksa,pişmanlıkta öyle. Ama 2010 olsaydı şayet,o kızı hiç tanımasaydım
keşke. Yok ya,ona da pişman değilim. Beni öldürmeyen şey güçlendirir hesabı.
6. 2014’te başınıza gelen en
komik şey:
Benim hayatım trajikomedi
zaten,kim bilir gene ne şapşallıklar yapmışımdır da hatırlamıyorum şimdi.yahu
gerçekten böyle senenin muhasebesini tutuyor musunuz siz yahu?