Kafkaya mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kafkaya mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2017 Çarşamba

Ortam çok gergin Fuat !



Kırk beş dakikadır otobüsün gelmesini bekliyorum. Kolay mı ne de olsa tam beş santim kalınlığında kar kapladı kenti. İstanbul metropolden ziyade ne zamandır bir mega köyden farksız. Yani bu bekleyiş gayet olağan bir durum. Dahası gereğinden fazla süredir bir noktada hareketsizce duruyorum iyi değil bu. Küçükken anlatırdı ağabeylerimiz, seksenlerin başında üç dört kişi sokakta bir araya geldimi tesadüf, olası bir eylem tehdidi görülüp içeri atılırlarmış. Günümüz Türkiye’sinde ise uzunca bir süre tek başına durunca dahi gözaltına alınabiliyorsunuz. Demem o ki otobüs bir 15 dakka daha gelmezse durum vahim. Dahası daha birkaç yıl önce saygın bir prof otobüs beklerken yoldan geçen bir aracın altında kalarak can vermişti. Sık yağıyor mübarek yani görüş kapalı, her an ezilebilirimde. Tam bunları düşünürken yaklaşık 100 metre kadar önümde bir araç diğerine hafiften çarptı şimdi. Zaten gergin millet, büyük olasılık kavga çıkacak. He son anketlere göre 2 milyonu ruhsatlı, 5 milyonu ruhsatsız olmak üzere tam 7 milyon silahlı insan var ülkede, yani 10 kişiden biri silah taşıyor. İşte kavga başladı bile, sesler yükseldi. An meselesi bir silah çıkması. Ulan nerde kaldı bu otobüs? Şimdi bir maganda kurşununa hedef olacağım iyi mi. Dur şu durağın adına bakayım da telefondan sorayım kaç dakikası var otobüsün. Telefon akıllı ama ben teknoloji özürlüyüm biraz. Bir şehidimizin adını vermişler durağa yeni fark ediyorum. Birden aklıma persepolis filmindeki marjene’nin sözleri geliyor : “tüm sokaklara şehitlerin adını verdiler, artık mezarlıkta yürüyor gibiydik.” (yazar burada sessizleşir uzun bir süre… )

Otobüs geldi o sıralar ve şimdi Beyazıt’ta sahaflardayım. Bu sefer kitap değil de takvim almak için buradayım. Yıllardır bir ritüel haline geldi buradan ÜLKÜ takvimi almak.  Hemen her esnaf , yılbaşı öncesi takvim hediye ediyor ama namaz vakitlerinden, hadislerden başka bir şey yok. Bu noktada belirteyim ben Cumaları asla kaçırmam. (ne acı bunu belirtmek zorunda oluşum, ama böyle bir ülke olduk işte ne yazık ki ) bu yıl saatli maarif takvimi almayı da düşünüyorum. İçlerinde çok faydalı bilgiler, güzel alıntılar var sayfalarında.


İşte nihayet evindeyim, kazasız belasız sağ salim dönebildim Allah’a şükür. Nasıl, ne zaman bu duruma düştük biz? Kendime şekerli bir kahve yapıp odama geçiyorum. Her Türk erkeği gibi ilk iş kumandaya sarıldım ama son anda açmaktan vazgeçtim televizyonu , doğrusu cesaret edemedim. Öyle ya tam beş saattir dışarıdaydım, çok uzun bir süre bu. Kim bilir bu süre zarfında canım ülkemde neler oldu neler… ? Uydunun radyosunda TRT Radyo 3’ü açıyorum hemen. Zamanın rocker levent’i kaç yıldır klasik müzik dinlesin artık, olacak iş miydi yahu? Nedense şarkı sözleri bile çok yorucu geliyor uzun zamandır.
Daha o kadar uzman değilim , yani Vivaldi’mi çalıyor yoksa Mozart’ın bir sonatı mı bilmem ama işte bu dingin senfoni eşliğinde kahvemi yudumlayıp yazıyı noktalıyorum. Keşke bir çikolata olaydı…

Not: Dünden beri ne kendi sayfama gelen ne de benim başka sayfalara yaptığım yorumların geri bildirimi gelmiyor bana. Sizde de böyle mi bilmem. Hani yanıtlayamıyorsam biliniz ki haberim olmuyor.

28 Aralık 2016 Çarşamba

Şimdiden herkese mutlu yıllar...


Yazıp yazmamakta kararsızdım zira gece bu saatlerde laptopun başına geçince ekrandan vuran led ışık uykumu kaçırıyor. Bu bana özel bir durumda değil, istisnasız herkesi aynı şekilde etkiliyormuş. Bilimsel olarak açıklardım ama yeri değil burası isteyen araştırsın. Gene de, daha gece çok ilerlemeden hızlıca bir şeyler karalayım bari dedim. Sonra yahu hali hazırda bilgisayarda bir dünya yayınlamadığım arşivim var oradan copy-paste yap gitsin dedim kendime. İşin kötüsü belki de yayınladım bunları vallah emin değilim :)Ama bildiğim bir şey var yayınlamadıklarım her zaman en dürüst olduğum yazılarımdır. Bazen bahsediyorum kapayacağım bu bloğu, büyük ihtimal 2017 başı (Allah nasip ederse,bu eklemeyi yapmadan geleceğe dair hiçbir cümle kuramaz oldum artık,malum … )son bir yazı yazıp yeni bloğuma geçicem. Nedenine gelirsek, benim için nefes almak kadar doğal olan karamsarlığım – özellikle yazılarımda – biliyorum ki siz okuyanları kötü etkiliyor. Daha özgürce yazmak için bunu yapmam şart. Takipçi şeysi koymam sanırım ve kimseyi de takip etmem. İşte öyle… şimdi aşağıda ne zaman yazdığımı tam kestiremediğim birkaç yazımı yayınlayım ve 2016 yılının son yazısı bu olsun. İnşallah 2017 hepimiz için sağlıklı,şanslı,huzurlu ve mutlu geçer. Sevgiler...
…………………………………………………………………………………………………………
Nefes alamıyorum artık,umarım havalardandır. Ozon tabakası iyice delinmiş,oksijen seviyesi sıfıra inmiş olmalı,ondan olmalı. Aksi ürkünç,endişe verici. Kendinden her ne kadar nefret etse de yine de kendisi için endişeleniyor insan.891 lira maaş 300 ticket için kaç sözüm ona şef müdürle görüştürüyorlar insanı. Şuncacık para için ne ahret sorularına maruz kaldım şaşarsınız. Tersledim tabi,terslemeliydim. Pekala yazarak hatta çiziktirerek idame ettirebilirdim hayatımı. Ama öyle iç karartıcı yazılarla kimsenin yaşam enerjisini almaya hakkım olmadığını düşünüp vazgeçtim bundan. Çayda bir güzel olmuş hani… içecek parası yoksa, insan zamanla çay ve sigara ile kafayı bulmayı öğreniyor. Sevgili sigaram iyi ki varsın, iyi ki yavaşça zehirliyorsun. Bir nefeste onlarca beyin hücresi ölüyormuş oğlum, o ne âlâ. Kulakları yüzde yirmi gözleri yüzde otuz,burnu ise nerdeyse sıfır koku alan babama ne özeniyorum. Ama kafası hâlâ zehir gibi mübarek,bendeki şansa bak. Allahtan 60-70 diyince hakkı rahmetine kavuşuyor bizim sülale,tek dayanağım bu. yalnız 400 yaşındaki ananem biraz kafa bozuyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de senle oyun oynuyoruz. En çok bu bozuyor kafamı. Sensin işte çoktan sobeledim seni ama olsun en iyisi belki devam etmek bu oyuna. Doğru zaman asla olmayacak bizim için, ikimizde bunu iyi biliyoruz.  Ama yine de kendinden bahsetmeye utanmalı insan. On küsur yıldır başımıza illet olan iktidar nihayet ülkeyi tarumar etti ve hâlâ sağlam destekliyor yurdum insanı,pes diyerek kapatıyorum bahsi.Hatta hadi bu salak yazıyı da sonlandıralım artık ve taslak çöplüğüne hiç yayınlanmamak üzere atalım.
…………………………………………………………………………………………………………
Çok sevdiğim ablam, arkadaşım, feysbukta Nietzsche’nin şu sözünü paylaşmış : "Ruhunda sükûnete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar, inanmalı ve iman etmelidir, ama hakikatin peşindeki insanlar, iç huzurundan feragat edip, yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar."
Kendimi bildim bileli şu iç huzurundan feragat edenlerdim ama artık çok yorucu olmaya başladı. Akıl ve ruh sağlığım ciddi anlamda bozuldu. Bilmek ne işe yarar ki bir şey yapamayınca insan. Matrix filmini hatırlarsınız oradaki kel kafalı karakter artık gerçeklikten sıkılır bu yükü kaldıramaz ve ajanların onu tekrar o sanal dünyanın hüküm sürdüğü fanusa sokmaları için dostlarına ihanet eder. O adama asla kızmadım biliyor musunuz, tercih meselesiydi zira ve o bu sanal mutluluğu tercih etti.
Hayır, yanlış anlamayın ona özendiğim yok lakin sürekli gerçekliğin içinde olmak… Arada o fanusa girmeli insan, birkaç doz almalı diye düşünüyorum. Son zamanlarda demet akalın hande yener falan dinlemeye başladım, haydi eller havaya moduna girmeye çabalıyor, astalavista bebeğim naraları atıyorum. Geceleri uyuklamaya yakın vakitlerde ise genç tv’yi açıp hot video klipler eşliğinde uykuya dalmaya çalışıyorum. O twerking yapan hatunların popoları insanı bir zaman sonra paralize etmiyor değil doğrusu. Hatta yeni yayın sezonu açılsın birkaç diziye de başlamalı.
Yine geçen Stanley Miligram’ın otoriteye itaat deneyinden açıldı mevzu. Aynı değil ama benzer The Experiment filminden de bahsedince bu da bir şey mi, bizim son 10-12 yıldır yaşadıklarımız yanında vız gelir dendi. Gerçekten, Tanrım bizi neyle sınıyorsun?
…………………………………………………………………………………………………………
Selam. Görünen o ki artık yazacak bir şey kalmadı sayın okur. Fazlasıyla hoş bir hatunla yazışıyorum birkaç zamandır. Hani öyle böyle güzel değil. Yalnız vahim olan, kızın yurtdışında yaşıyor olması, itiraf etmeliyim ki güzelliğinden daha çok ilgimi çekiyor. Sanırım bende farkında olmadan ülkeden kaçış senaryoları kurmaya başlamışımda haberim yokmuş. Beni tanımazsınız, karanlıkla gereğinden çok mücadele etmiş biriyim, en azından bu içimi rahatlatıyor. Gelecekte, olası evladım yakama sarılıp tüm bu olanlara nasıl müsaade ettiniz derse kendimi savunabilirim. Yine de benim gibi bir vatan sevdalısının artık ülkesini terk etme noktasına gelmesi affedilecek gibi değil. Daha da kötüsü bunun ayırdın da olsam da bu fikir hala canlılığını koruyor. Yapabilirsem gidicem sayın okur ama kendim için istiyorsam namerdim. Artık bir aile kurmak ve çocuk sahibi olmak istiyorum ve bu ülkede bunu yapamam. Böyle bir ateş çemberinin içine bir yavrucak getiremem, buna hakkım yok. Öte yandan bu kaçış planını hayata geçirebileceğimi de pek sanmıyorum. O vakit ikinci ve daha olası planım gündeme geliyor. Anadolu’nun bir kırsalına yerleşmek, mesela karadenizin bir yaylasına. Hani hiç gitmedim ama çoğu yerleşim dağlık tepelik yerlerde, bir evle diğer ev arasında bile en az bir kilometre var. Televizyonda görüyorum var böyle yerler. En tepesine yerleşirim köyün, hani keçilerin bile çıkmaya zorlanacağı yükseklere. İnzivaya çekilirim yani, eski bir daktilodan başka bir alet sokmam eve bir radyo dahi olmaz.-hadi radyo olsun canım :) - Yanlış anlaşılmasın klasik bir köy yaşamı fantezisi değil bu,tüm hayatım büyük kentte geçti, keşmekeşi kaosu gürültüyü trafiği fazlasıyla severim, ötesi aşığım bu şehre. Yani istediğim bir şey değil bu, lanet olası bir mecburiyet. Ve sonra ölmeyi beklerim sakince, beklerken bir iki şey yazmamı çok görmezler umarım. Amacım gelecek nesiller için tarihe bir not düşmektir sadece. Üçüncü bir planım yok, şimdilik bunlardan birini başarana dek akıl sağlığımı korumakla uğraşıyorum. Bana şans dileyin. Sevgiler…
…………………………………………………………………………………………………………
Çok konuşuyorum, iyi değil bu. Hiç iyi değil. Daha yeni tanıştığım insanlara bile en mahrem şeylerimi paylaşıyorum. Her seferinde kendime telkinler veriyorum bunu bir daha yapma,şu lanet olası çeneni tut diye. Eve döndüğümde bin türlü muhasebe başlıyor, şurda ne demiştim,şurda keşke şunu  hiç söylemeseydim gibi gibi. Bakmayın yaşımın 35 olduğuna hâlâ ufacık bir çocuğum ben. Hemencecik insanlarla kaynaşıyorum ama ne tezattır bilmem. Hani bir mesafe olsun istiyorum yine de. Çünkü korkuyorum bana zarar vermelerinden, evet bana herkes zarar verebilir, kendimi koruyabilmekten yoksunum,biliyorum. Mesela henüz yeni tanıştığım bir hemcinsim haklı olarak bir bara, cafeye falan gitmeyi teklif ediyor,tamam diyorum. Sonra eyvah ne yaptım ben, daha ne kadar tanıyorum ki. Hem bakalım bu arkadaşlığı daha ileri seviyeye getirmek istiyor muyum ? gibi sorular silsilesi. Bu zamanda kime nasıl güvenir insan. Siz düşünün karşı cinsten biriyle işler nasıl yürüyor diye, işte ona tam bir duvar ördüm diyebilirim. Bir ilişkiye başlamam için kılı kırk yarmam gerekir,sanırım en az bir 5 yıl da tanımam. Yani anladığınız üzere o iş hiç yürümüyor. Son dört beş yıldır en mutlu olduğum yer evim ve televizyonum. Biraz internet ve vakit buldukça kitap falan işte. Kabuğumda mutluyum huzurluyum,biliyorum hepsi kocaman bir korkudan ibaret ama diğeri daha çok korku veriyor. Rutinlerimi seviyor,tapıyor ve muhafaza etmek için deli gibi çırpınıyorum. Arada çok bunalırsam tek tabanca istanbul’u falan turluyorum işte. O da gece çok geç kalmadan eve dönmek şartıyla. Nereden nereye zamanında beyoğullarında sabahlayan levent’ten akşam dokuz gibi televizyonun başındaki koltuğa uzanabilmek için koşuşturan Levent’e. İşte böyle sayın okur. Daha yazardım ama çenem düşmesin daha fazla di mi efem. Enteresan, bu yazının başına geçmeden evvel psikolojik olarak baya kötüydüm şimdi biraz daha iyiceneyim. Şimdi uyuyabilirim işte. Hadi iyi geceler…
…………………………………………………………………………………………………………
İleri demokrasinin hüküm sürdüğü “yeni Türkiye’de” değil yazmak yaşamak bile güç olacağa benzer. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak edebiyattan sanattan bahsetmemi artık kimse benden beklemesin. Kişisel ikbalimi düşünmeyi bırakalı uzun yıllar olmuştu bu uğurda, bir işe yaramadı. Belki de gitmeli artık. ister sağ ister sol cenahta olsun bu bol keseden fikir fırtınası hayra alamet değil. Seksen sonrası apolitize edilen yurdum insanı şimdi tersine siyasetin tam içinde. İlkokul çocukları bile siyaset yapıyor. Sevindirici bir gelişme değil zira bilgisi olmayıp böylesine çok fikri olan bir toplum yoktur yeryüzünde. İnternet bir bilgi çöplüğü ise emin olun o çöplüğe en çok batan Türk milleti. Türkiyeli’mi dememi arzu ederdiniz çok beklersiniz. Vize sorunu yok sanırım, bir fırsatını bulup Nazım’ı mezarı başında ziyaret mi etmeli acaba Levo. Belki de dönmeyiz ha ne dersin ?

 Bu memlekette kolay mı öyle uzun saçlı keçi sakallı küpeli falan dolaşmak. Geçen itinayla kestim efenim, küpeyi de çıkardım.  Şimdilerde malum maaşı bin lirayı geçmeyeceği ve kesin en az günde on saat çalıştıracakları bir iş bulursam ve arta para kalırsa köpek öldüren diye tabir edilen o şaraplardan içerek akıl sağlığıma kavuşacağım evelallah,yani öyle umuyorum.Neyse daha fazla kusup başımı derde sokmayım.yazı biter nokta. 

19 Temmuz 2012 Perşembe

İstanbul Ağrısı

Salıyı çarşambaya bağlayan gecenin son saatleri, hani uzarsa yazı birazdan gün ışımaya başlar. dışarıda sürekli miyavlayan sanki anneciğini arayan kedinin ağlamaklı sesine sokağımızın köpeği Öksüz’ün havlamaları karışıyor, yardımcı olmaya çalışıyor gibi. Sıcaklardan sabaha dek açık olan penceremden bakıyorum da gökyüzünde buluttan eser yok, buna rağmen görebildiğim ancak birkaç yıldız. İstanbul işte n’aparsın bunca yapay ışığının içinde yıldız mıldız göremez insan. Gözlerimizi kamaştırmıştı önceleri ya şimdi? Üç aynalı kırk oda adlı eserinde yanlış anımsamıyorsam şöyle bir lafı vardı Mungan’ın : “Kamaşmakla körleşmek arasında çok ince bir çizgi vardır” Bu şehir bir yabancının gözlerini kamaştırır ilk başta ama sonra körleşmesi kaçınılmazdır. Acaba bir gökkuşağına tanık olmayalı kaç yıl olmuştur. Ama bakmayın söylendiğime şikayetçi falan değilim, ölesiye seviyorum bu şehri. Hani “ ay tatlım vallah o kadar yiyiyor, yiyiyorum ama kilo alamıyorum” diye sözüm ona yakınan anoreksik bir hatunun aslında karşısındakine gizliden caka satması gibi. Üstadın İstanbul’u anlattığı o muhteşem dizeler geldi şimdi aklıma:
 “SEN EĞER YİNE İSTANBUL’SAN
 EĞER SENİN AĞRINSA İĞNELİ BEŞİK GİBİ HER TARAFIMDA HİSSETTİĞİM
 ULAN YİNE SEN KAZANDIN İSTANBUL
 SEN KAZANDIN BEN YENİLDİM
 KULAKLARIMDAN KAN FIŞKIRINCIYA KADAR EMRİNDEYİM

 Ben olsam üstadın kendi sesinden dinlerdim :




 Kafka’ya Mektuplar bloğumun ismi ama son zamanlarda adıyla hiçbir alakası kalmadı. Listesine yeni ekleyen bir okur, ne alaka diyordur eminim. Açıklayım, zamanında birkaç kişi vardı yalnızca ve bende rahatça Kafka’ya yazıyordum. Kendimi saklamadan, sakınmadan ama derken sayı artınca… Özetle böyleyken böyle oldu işte :)

Facebooktan fena sıkıldım artık ve hiç giresim yok. Yalnız ne komik, gerçekte hiç tanışmadığım bir kaç isim meraklanmasın diye arada gözükmek zorunda hissediyorum kendimi. Hiç hesabınızı dondurmayı denediniz mi? en çok iletişim kurduğunuz insanların resimleri çıkıyor karşınıza ve şöyle diyor facebook hazretleri: “bak levo, eğer hesabını dondurursan Ali, Ayşe, Ahmet, Mehmet seni özleyecek, merak edecek, emin misin?” evet diyince de, vallah mı lan son kararın mı diye ısrar ediyor.

 Gelelim blogger’a,burası da pek farklı sayılmaz.Takip ettiklerimin 5/1 ‘i facebook gibi kullanıyor bu mecrayı. Ulan insan günde dört beş post yazar mı? Madem öyle face’e geçsene,nasıl yapıldığını bilsem bırakacağım takip etmeyi. Yalnız itiraf etmeliyim ki çok kıymetli insanlar tanıdım burada. Yazdıklarından anladığım kadarıyla elbette, yani kimseyi tanımam, hiç biriyle kankalığım olmadı, olmayacakta. Böyle dertleri olan face’e girsin bence. Sanaldan kankalık mı olur kardeşim? ( bu kanka ve türevi sözcüklerden nefret ederim ve günlük hayatta asla kullanmam ama mecburen sanal alemin jargonu, diliyle konuşmak zorunda kalıyor insan.)

Hafta sonuna sınav sonuçları açıklanır. Bakalım ne yaptık, geçen sene yerleşip gitmediğim için puanımın yarısı da kesilecek, off :(( hadi buna rağmen İstanbul’da tutturduk bir yeri diyelim, o da ayrı bir dert, yaş kemale ermiş. Part time işlerde mi çalışacağım en az bir dört, bilemedin beş yıl. Bak gene off :(( Aslında henüz anlatmak istediğim konuya hazırlık girizgahıydı bu yazdıklarım ama  kendimi frenliyorum gene tam burada. Zaten bir dünya of çekeceğim iç sıkıcı şeylerdi, boş verin. Hayatı bombok geçmiş bir adamım ben ama düzelmeyecek değil ya. Allah’tan sağlığım sıhhatim yerinde, tek zenginliğim bu ve en önemlisi.

  Sevgili Kafka yarın Çarşamba yani şans topu günü. İki kolon oynayım bari, tutarsa şayet Prag’a yaşadığın topraklara kaçabilirim, hem bu sıcaklardan da kaçmış olurum. Ulan coğrafyamda kötü, sizin oralar bu aylarda nasıl oluyor K’cığım. Off! Gene ter bastı, çok sıcakkk. Saçlarımı mı kestirsem acaba, on beş yıldır at kuyrukluyum, cesaret edemiyorum ki. Kısa saçlı levent nasıldı anımsamıyorum bile. Bir yabancılaşmada kendimle yaşamak istemem doğrusu. Bir de en çok kadınlar sormaz mı, yahu levent nasıl çekiyorsun bu sıcakta bu saçları diye. Ya sen sanki benden farklısın, anlamıyorum ki. Kıskanıyor musun kızım, tepen açılmış biraz ama diyemiyorum ayıp olmasın diye.

 Saçı kesemeyeceğim belli de, hiç olmazsa şu sigarayı bırakabilsem. Ramazan fırsat bunun için belki ama oruç tutmak lazım evvela. Bir şey yapmak lazım artık, bir değişiklik… ufacıkta olsa. Güzel bir iş aramaya başlasam, hiç olmadı gece en geç 12 dedi mi uyumaya alıştırsam kendimi. Melanin eksikliği çekiyor zavallı bedenim yıllardır. Ya da…ya da laptopu çöpe atsam, kıyamam di mi? cıkk! Olmaz. Eh, o halde face twit ve blog hesabımı falan tümden kapasam. Ya da olmadı şey yaps… Haydaaaa! Bağlantı kopmuş, dönünce yayınlarım artık. Belki de yayınlamam, hesabımı kapatacağım ya :))

3 Mayıs 2012 Perşembe

Artistlik yapma!


Sana yazmayalı uzun zaman oldu sevgili K.yazacak bir şey olmadığından değil aksine anlatacak öyle şey var ki… Yazıya dökmekten çekiniyorum çünkü hâlâ tüm bunları sürmekte olan uzun bir kâbus sanıyorum. Ergenekon adıyla sürmekte olan bir dava var ülkemde senin Dava adlı romanından esinlenmişler sanki. Kaç yıl oldu başlayalı anımsamakta zorlanıyorum, hâlâ sanıklar ve olayı takip eden bizler neyle yargılandıklarını bilmiyoruz. Yok; yanlış oldu bu, neden yargılandıklarını biliyoruz da neyle suçlandıklarından bihaberiz. Bu arada Denzel Washington’un bir filmi oynuyor televizyonda Mad Max’i anımsattı bana, yalnız aynı gerçekçilikten yoksun. Efekt konusunda bu denli ilerlemek iyi olmadı sinema adına, sanki bir animasyon izliyorum. Şu herkesin beğendiği ama benim bahsettiğim nedenlerden pek dijital bulduğum 101 Spartalı gibi. Neyse konumuza dönelim biz, söz konusu sınavdan dolayı pek kitap okuyamaz oldum bugünlerde ama iki Barış’ın Wikileaks belgelerinden derledikleri SIZINTI’YI fırsat buldukça okuyorum. Soner Yalçın’ın kaleme aldığı Samizdat’ı da ilk fırsatta alacağım. Gerçi baştaki güç sarhoşu iktidarın yaptıklarını afişe etmek biliyorum ki bu saatten sonra bir işe yaramayacaktır. Ele geçirmediği şey neredeyse kalmamıştı ki aklına Tiyatrolar geliverdi, o kalede alınmalıydı. Yarın sinemaya da el atar, interneti tümden kaldırması an meselesi, zaten çok değil birkaç sene önce blogger’ı kapatmamış mıydı?  Belki de ondan günümüz blog yazarları eften püften şeyler yazmaya başladı. Balkonumdaki çiçek kurumaya yüz tuttu, kedimle beraber tatile çıktık filan gibi.
1 Mayıs’ta pek güzel geçti doğrusu! Antikapitalist Müslüman Gençliğimizde oldu, hayırlı olsun! Zaten Muhafazakâr sanatımızda olacak inşallah yakında. Nasıl bilgisayar teknolojisinin sağladığı efektler sinemaya yaramadı, Demokrasi demokrasi diye kılıf uydurularak yapılanlarda yurdumuza aynı etkiyi bıraktı. Efekt de bir yere kadar demokraside, ki gaz gibi bir şey mübarek bulunduğu kabın şeklini alıveriyor hemencecik. Zor zamanlar sevgili K. tek iyi yanı tüm bu anlattıklarım ve daha çok anlatmadıklarım, tüm kişisel dertlerimi unutturdu. Memleketin halinden sıra bir türlü bana gelmiyor iyi de oluyor hani :) Sevgiler…

8 Mart 2012 Perşembe

Kırmızı kareli mont

               Yıllardır aynı bakkaldan alışveriş yapıyordu. Üstelik hiç haz etmezdi o hacı hoca geçinen heriften. Kolundaki saat çocukluk yıllarından kalma dandik bir casio’ydu. O kırmızı kareli montu neredeyse kendisiyle yaşıttı. Önce büyük ağabeyi sonra diğeri giymiş ve nihayet sıra ona gelmişti. Birçok yerinden yırtılmıştı, hani biri kolundan tutup çekiştirse elinde kalacaktı adamın. Ortaokul yıllarından kalan uçlu kurşun kalemi bile hâlâ kalemliğindeydi. Hatıra olarak tutmuyor aksine en özel anlarında kullanıyordu onu, mesela bir dostuna mektup yazarken. Benim zaman zaman sana yazdığım gibi sevgili K. evet mektup bile yazmaya devam ediyordu bu yüzyılda. Kim bilecekti bu zamanda şehir içi-şehirlerarası mektubun ücretinin ne kadar olduğunu? o biliyordu. Bazen söyleniyordu kendi kendine ekmek kaç lira bilmek kolay asıl bunu sorsunlar şu malum yarışmalarda da bi göreyim derdi. Asıl önemli olan hayatına soktuğu veya hayatlarına mahcupça girdiği kişilerdi. Etrafındaki eşyalara bile sadık kalan bu adam tahmin edersiniz ki sevdiklerine karşı son derece bağlıydı. Vefa nedir bilirdi yani, bilirdi bilmesine de etrafındaki herkesin onu terk etmesine bir anlam veremezdi. Âşık olduğu kadın, dostları, sadece merhabalaşıp hal hatır sorduğu ahbapları bile uzaklaşıp kaçıyordu ondan. Şu sokağın maskotu olan sevimli köpek bile artık pek ilgilenmiyordu onunla. Arıza onda olmalıydı, hem neden sonra seviniyordu ondan uzaklaşmalarından. Tarif edemeyeceği bir hafiflik hissediyordu. Hayatını sürdürürken çok şey öğrenebilir insan ama o en önemli şeyi öğrenmiş kanıksamıştı. Yalnızlık kaçınılmazdı.
               Onun hakkında bu kadar çok şeyi nasıl mı biliyorum? Bizatihi kendisiyim çünkü onun, kendime o diyebilecek kadar yabancılaştım. Herkesten önce ben terk etmiştim onu ve sanırım diğerlerinin çekip gitmesinin sebebi buydu. O paçavra montuna bile benden daha çok değer veriyordu. Yırtılan yerlerini itinayla dikiyor, kış sona erdi mi özenle katlayıp ütüleyip kaldırıyordu. Hatta yazın ortasında açıp kontrol bile ediyordu. Ama söz konusu kendisi ise… Kendisini asla önemsemedi özetle.

29 Kasım 2011 Salı

Sana yazmayacağım artık

Gece...müzik...sigara...ve ben,lanet olası ben.
Ya sana ne demeli,benden aşağı kalır yanın var sanki.
Kendini çok sevdin aslında K. tek doğrunun sen, bütün dünyanın ise sakat-arızalı olduğunu savunabilecek kadar çok hemde.Sartre farklı mıydı sanki,ya şu bizim woody allen'a ne demeli.New york sokaklarında dolanırken şehri ne kadar sevdiğinimi anlatır yoksa kendinimi anlaşılmaz doğrusu.Utanmadan sıkılmadan kendimi de sokuyorum aranıza. megaloman pislikleriz hepimiz.Bak kaç zamandır yazıyorum sözüm ona sana.Dikkat bile etmiyorum yazının akışkanlığına.Edebi yazmayıda tınmıyorum,kendimi anlatmaya bile çabalamıyorum insanlara.Konuşurken bile kestirip atıyorum.bu nasıl bir yitiştir aslında.Oysa biraz çabalasam............Neyse kapıyorum geceyi artık.Sana yazmayıda kesmeli,mezarında rahat bırakmalı seni en azından.Bundan sonra kısa öyküler yazayım diyorum mesela.Sigarayıda bıraktım bırakacağım ah..haberin olsun.Öyle sağlık sorunları falanda değil,çok ta umurumda sanki.Yeni kitaplar alıp okumalı artık ondandır bırakma sebebim.Yarın bir dostumla buluşacağım,Dostoyevski'nin bir kitabını ödünç verecek bana; "ÖTEKİ". Yazarlığının ilk yıllarında kaleme aldığı bir esermiş,netten araştırdım biraz "fight club"ın senaristinin bu kitaptan esinlenmiş olabileceğini söylüyorlar.Bir şizofrenle ilgiliymiş konu.Çoğu en kötü eseri olduğunu söylüyor,dostoyevski bile itiraf etmiş bunu. Genede okunmalı diye dipnot düşmüş herkes bir ağızdan.Kim bilir belki şu ELİF arkadaş gibi kitabı okuduktan sonra alıntılar yaparım.Neyse;cidden sana yazdığım son mektup bu,bilmelisinki senle tanışmış olmaktan büyük şeref duydum.Cehennemde görüşmek üzere...

1 Kasım 2011 Salı

hâlâ aynı...

                      Ekim sona eriyordu. Bir yıl sona eriyordu. Yazının başına geçmesi gerektiğini düşündü. Her zaman ki gibi gecenin geç bir vaktiydi. Televizyonu kapadı, laptopunu çekyatın altına soktu. Bir daha asla oradan çıkarmamalı diye düşündü ama bunu yapamayacağını biliyordu. Oysa birkaç yıl öncesine kadar hayatında yoktu o salak makine. Işığı kapadı, joyfm’i açtı ve masa lambasının düğmesine bastı. Kendisi yapmıştı o lambayı babasının atölyesinde. Sırf metalden, üzeri delikli bir sacla kaplıydı. Işık o delikçiklerden süzülerek odasını aydınlatıyordu. Uzun zamandır klavye başında yazdığından masa lambasına gereksinimi sona ermişti; zira pc’nin ekranındaki ışık odayı aydınlatmaya yetiyordu. Günlüğünü aldı kitaplıktan, üzerini hafif bir toz kaplamıştı. Eliyle şöyle bir sildi defteri ve araladı. Kalemliğe elini götürünce sadece kurşunkalem olduğunu gördü. Çeşitli kalınlık ve renklerde bir sürü kurşunkalem. O kadar uzun zamandır günlüğüne yazmıyordu ki mürekkepli kalemlerin bile yittiğini anlamamıştı. Yazmaktan cayıyordu ki askıda eskimeye yüz tutmuş dirsekleri parlayan ceketi geldi aklına ve cebinde bir tükenmez kalem buldu. İlk cümleyi yazmaya başlayacaktı ki birden dikkati eline odaklandı. Loş ışığın altındaki eline baktığında cildinin hâlâ diri olduğunu gördü. Elinin üzerinde yaşlılarda görülen o kahverenginimsi beneklerde yoktu. Şaşılacak şey yoktu doğrusu ne de olsa daha otuzların başındaydı. Şaşırtıcı olan böyle bir kaygıya düşmesiydi. Belki de dikkatini eline verme sebebi tuttuğu kalemdi. Elinde, parmaklarının arasında ne zamandır bir kalem yoktu acaba. Sonra şöyle bir etrafını kolaçan etme ihtiyacı hissetti. Kalemliğe baktı, belki de zavallı hayatındaki tek değişiklik buydu. Birkaç ay önce bir kayısı kutusunu keserek yapmıştı bu kalemliği. Kül tablası hâlâ aynıydı, zaten neden değişsindi? Sigarası da başkaydı, uzun yıllar Lark içmişti bu ise iki-üç liralık iğrenç tadı olan bir sigaraydı. Geçen yıllar içerisinde herhalde şu paketinin üzerinde duran çakmağı da değişmiş olmalıydı, emin değildi ama öyle olmalıydı. Hiçbir bok değişmemişti işte hayatında, yerinde sayıp duruyordu. Üzerindeki hırka, çalan müzik,salt yalnızlığı,kendine ettiği küfürler bile hâlâ aynıydı……………………….İşte! Yazarken bazen on-on beş dakikayı bulan o tuhaf duraksamaları bile yerli yerindeydi. Yine ortamın büyüsüne kapılıyordu. Gece… Radyodan yükselen sesler… İstanbul’un uyuyor ama onun uyanık olmasının verdiği haz… Sabahtan korkması, sabahtan nefret etmesi… Her şey, her şey aynıydı. Şu geçen on yıl hiç mi bir şey olmaz insanın hayatında? Haksızlık etmemeli belki, arada askerlik görevi ifa edilmiş ve geçen yılın başında izlerinin hâlâ sürdüğü kötü bir aşk tecrübesi yaşamıştı. Hemen ardından iyi bir dost edinmiş, ama belki de bu tekdüzeliğe öyle bir alışmıştı ki bu dostluğun bile henüz hakkını verememişti. Köpek fobisi de geçmişti, artık o sevimli şeylerle fiziksel temas kurabiliyordu. Yinede yeterli değildi bunlar. En azından iki binli yılların başındaki Levent’i muhafaza edebilseydi.
                  Yerinde sayan bir tek oydu. Arkadaşlarını gördükçe anlıyordu çocuk değildi artık. Çoğu çoluk çocuğa karışmıştı artık, kariyer yapmış mal-mülk sahibi olmuşlardı. Mesela en basiti artık basket oynamaya götürebileceği birileri bile kalmamıştı. Bugün semt kahvesine giderken arkasından bir kadın Levent diye seslenmişti. Hani pek başına gelen bir şey değildir bu ve neden her arkasından seslenen kadının bir anlıkta olsa şu kalbini deşen kız olduğunu sanıp bir anlık ümitleniyordu. Dönüp baktı ve kadın gülümsedi. Tanımadın değil mi diye sordu, bir an düşündü ve Melek sensin dedi, yavaşca elini sıktı. Kadının yanında boyunca bir kızcağız vardı. Kızın mı dedi ve evet cevabını alınca yaşlandığını bir kez daha anladı. Sen ne yaptın diye sordu kadın, görüşmeyeli 15 yıl olmuştur. Verecek bir cevap aranırken kadın, hâlâ aynı mı dedi. Evet, hâlâ aynı dedi Levent. Sonra gün içerisinde hafif çiseleyen yağmurun altında rotasız bir şekilde yürürken hep bu soru dönüp durdu kafasında. HÂLÂ AYNIYDI.
                   Şimdi olduğu gibi morali bozuldu sevgili K. ve artık yazamayacak kadar canı sıkıldı. Zaten neredeyse sabahın beşi olacak, muhtemelen son bir sigara yakıp yarını, yarınları düşünecek ve huzursuzca gözlerini kapayıp uyuyacak. Yine de şunu bilmeni isterim ki sana yazmadığım zamanlar her şeyin daha da boktan olduğu günlerdir. Sevgiler… Zavallı dostun Levent.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Yağmur daha bir hüzünlü yağardı sanki...

         Doğru bir hayatım vardı benim. Şimdi olduğundan daha doğrucaydı en azından. Üstelik o zamanlar daha toydum ama doğruya daha yakınmışım meğer. O zamanda beş parasızdım ve o zamanda dert etmezdim bunu. Yalnız farklı olan öyle çok şey vardı ki… Mesela daha fazla kitap okurdum, parasızlığımı bahane etmezdim. Kuruş-kuruş biriktirirdim, gerçekten kuruş-kuruş. Okumak istediğim kitaba bir ay sonunda sahip olurdum belki ama başarırdım en sonunda. Sinemayı sinemada seyrederdim, bir sürü ücretsiz festival olurdu. Saatler sürse de Beyoğlu’na dek yürür ve izlerdim. Kar kış demezdim ve bir simit bir bardak çay yeterdi. Bir keresinde bir sinemanın önünde şakayla karışık para dilendiğimi bile hatırlıyorum. Kültürel bir dilencilikti, Allah rızası için şu filmi izlemem için bir sadaka diye dilenmiştik birkaç arkadaşla. Tiyatroya giderdik, bir kitapevine günlerce uğrayarak bir göz atma bahanesiyle bitirdiğim kitaplar bile oldu. Çok sevdiğim bir kaseti bu işlerde uzman bir arkadaşımın benim için aşırdığını bile anımsıyorum. Atatürk Kütüphanesi uğrak yerimdi, özellikle kış ayları. Hem sıcak oluyordu, hem de hiçbir ücret talep edilmiyordu. Bazen güzel kızlar bile doluşurdu içeri. TRT-2’de iki film birden kuşağı itinayla ve muhakkak izlenirdi. Öncesinde Atilla Dorsay ve Âlin Taşçıyan, film başlamadan önce çok kıymetli bilgiler verir can kulağıyla dinlerdim. Cumartesi akşamı da Rekin Teksoy hoca benzer bir program yapardı, yurdumuzda vizyona girmemiş filmleri özellikle 40’lar 50’ler sinemasını bize sunardı. Bazı filmleri bin bir rica ile film yapımcısıyla irtibata geçip bobinleri alıp izlememizi sağlardı. Attila İlhan’la Pazar akşamları edebiyat ve cumhuriyet tarihi üzerine eğitim alırdık. Şevket Uğurluer ağbi “Anılarla Müzik” adlı programında batı müziğinden şarkıları icra ederdi. Her hafta bir konuk çağırırdı, aman tanrım ne seslerdi onlar ve kimdi bunlar. Neden tanımıyorduk, neden şöhret değillerdi. Bende yazardım bir yandan inatla yazardım büyük bir zevkle. Hayatımın on yılı her gece masa lambamın loş ışığı altında sabaha dek yazardım, bazen aklıma bir dörtlük düşer başucumdaki kitaplara hemen sarılır kısık sesle okumaya başlardım. Radyo 3 veya joy fm’in müzikleri kulağımın pasını silerdi bir yandan. Heinrich Böll’ün romanının adı gibi dokuz buçukta bilardo oynardım her Pazar sevgili dostumla beraber. Vaktimiz azdı çalışan insanlardık pazarları dokuz buçukta bilardo, perşembeleri on birde satranç oynardık. Bunlar bahaneydi elbet maksat iki çift laf edebilmekti, sanattan siyasetten ve kendimizle ilgili konulardan bahsederdik. Cep telefonumuz yoktu bulurduk birbirimizi. Sigaradan feragat ederdim günlerce ve İstanbul’un güzel bir semtini keşfe çıkardık kimi zaman, şarkılar hep yanımızdaydı. Galata da balık tutar yoldan geçenlerle, denizle sohbet ederdik. Küçük bir dünyam vardı ama daha az yorucuydu sanki daha verimliydi. İnternet denilen teknolojinin başına geçip tuhaf kısır tartışmaların başına geçmezdim sosyal ağlarda. Çevremdi benim meselem herkesin olması gerektiği gibi. Buranın halkıyla genci yaşlısıyla bir şey paylaşırdım paylaşacaksam. Basket oynardık hemen her gün, nice gence ışık tutmuşuz meğerse o dönem. Aradan yıllar geçti hâlâ tanımadığım gençler yanıma gelip şükranlarını dile getiriyorlar. Ağbi sizin sayenizde kötü alışkanlıklardan kurtulduk, ağbi ufak demez oyuna alırdınız. ağbi filanca kitabı senin sayende okuduk, ağbi sizin sayenizde filanca okulu bitirdik gibi. Anımsıyorum şimdi, sporun haricinde ilgilenirdik biz gerçekten bu çocuklarla, elindeki çöpü yere atmaması gerektiğinden tutunda arkadaşının kilosuyla dalga geçmemesi etnik kökeninden dolayı yadırgamaması gerektiğine kadar.  Paylaşmayı öğretirdik… İnanın şimdi aklıma geldi cebimde bir not defteri taşırdım ve günlük programım vardı güne dair. Şu saat kitap okunacak, şu saat filanca film izlenecek, akşam şu vakit boş kâğıdın başına geçilecek gibi. Zamanı önemsememenin en iyi yolunun zamanı programlamak olduğunu o yaşlarda öğrenmiştim. Koluna saat takanlara kızardım, küçümserdim hatta. Bir zaman sonra fark etmiştim ki hayat boşa akıp geçiyordu. Ve insansak şayet öğrenmeli, okumalı, düşünmeli eleştirmeli ve üretmeliydik. Ancak bu şekilde son nefesini verirken pişman olmazdı insan. Hep şöyle derdim gençlere; mesela çok sevdiğin bir bilgisayar oyunu var, ondan keyif almak için hemen hemen olası tüm hamleleri yolları öğreniyorsun değil mi. aksi takdirde hem keyif almaz hem de başarılı olamazsın bir türlü. Yaşadığın hayatı da böyle algılamalısın derdim, işe de yarardı bu basit örnek.
             Sonra ne olduysa bir kopma oldu zamanda, ülkem çok hızlı bir devinime girdi. İleri doğru mu geriye mi anlayamadığım. Sanat siyaset hayat ilişkiler her şey yozlaşıverdi. Hiç bilmediğim konular tartışılır oldu, kalite adına ne varsa yok edildi. Az yaşamadım hani bu hayatta ne türban vardı ne de etnik sorunlar bu ülkede. Geçen dile getirdim döveceklerdi, benim ilk gençliğimde ev ev dolaşılıp kandil falan kutlanmazdı, mesajlar atılmazdı cepten. Yukarıda bahsettiğim insanlar televizyondan yok oluverdiler.  Okuduğum gazeteler dergiler birer birer yitip gittiler. Çocukluğumda saysan hem dünyada hem ülkemde en fazla elli yüz arası şarkıcı vardı. Birden binlercesi türedi. Seks-aşk birbirine girdi ve sanırım geriye sadece çiftleşmek kaldı. Şarap içerdik en fazla, duyardık esrar falanda içen varmış ama sadece duyardık. Sonra sentetik haplar LSD’ler giriverdi hayatımıza. Karşımızdaki adam sarhoş falan değil başka bir şeydi. Beyoğlu’nda serserilik yapmanın bir raconu vardı. Sokakta her babayiğit eline gitarı alıp çalamazdı, yürek isterdi. Şimdi her köşe başında bir embesil kafa ütülüyor. Hatta sonbahar kış daha mı romantikti ne, yağmur daha bir hüzünlü yağardı sanki. Kanserden ölmezdi insanlar, kanser bilinmezdi hatta. Mesela veremden ölmüştü bir akrabam kırklı yaşlarında, ölmek istemişti. Özetle daha mı siyah beyazdı dünya veya renkler birbirine karşı daha mı saygılıydı. Bir ahenk içerisindeydi sanki her şey, teknolojiye mi mal ediyorum ben şimdi tüm kabahatleri bilemedim. Hatta ne yazdım bilemedim ya, ama o zamanlar böyleydi işte her şey. İçinden geldiği gibi davranırdı herkes, Murathan Mungan’ın dediği gibi adresini yüzünde taşırdı o vakit insanlar. Lafın kıçı başı karıştı K. mesela on yıl önce olsa günlüğüme karalamıştım şimdi bunları. Yıllarca günlük tuttum ve özenle raflara dizdim onları kronolojik sırasıyla. Kimseye yazılmazdı ki, ya da yazılırdı da yıllar sonra doğru bir kişinin tek bir kişinin eline geçeceğinin hayali vardı kafalarda. Böyle melankolik böyle çocuksuyduk işte her birimiz. Sonra… Sonra ne oldu bilmiyorum K. iyi geceler.

27 Eylül 2011 Salı

...boşluk doldurmaca

                Bakarsan neyin anlamı var ki. Ölüp gideceğiz işte her birimiz, anlam aramakla geçirmemeli vakti. Biliyorum çok zor, ben bile inanmıyorum bu yazdıklarıma. Nasıl yaşamalı derken acaba hayatımı ıskalıyoruz. Hoş ya! Iskalamak imkânsızdır nefes alıp verirken. Olsa olsa zulüm ediyoruz kendimize. Güzellik,zenginlik, kariyer, iyi bir sevgili ve…………..,boşluk doldurmaca bir sürü. Hangimiz mutluyuz ya da hangimiz hoşnut yaşadığı hayattan,daha doğrusu hangimizin sorunu yok bizzat kendisiyle. En temel sorun kendimiz, varoluş sorunu… şu an iyiyim mesela,bunun tadını çıkarmalı. Yıllardır dinlediğim radyo kanalı açık,bildik melodiler. Bu bildiklik mutluluk güven veriyor az da olsa. şu küçük odamı da seviyorum, bazen daral gelse de seviyorum. Kitaplarım hemen yakınımda, az uzansam şimdi alıp birine göz atabilirim, bu da güzel hani. Yazmak da güzel, eğer beceriniz varsa resim yapmakta öyle, hatta beceriniz olmasa da güzeldir. Tıpkı karga sesinize rağmen şarkı söylemekten hoşlanmak gibi. Ya şu üzerimdeki yorgunluk öyle tatlı,öyle tanıdık ki bundan da keyif almalı. Hayat asla istediğimiz gibi olmayacak bunu kabullenmeli. Kendimizde istediğimiz gibi olamayacağız,bu bile nedense imkansızdır. Kötülerde olacak ve belki de zaten birileri için bizlerde kötüyüzdür. Herkes iyi olmaktan, hemen güvenmekten vb. şeylerden şikayetçi değil mi. o halde kim bu yetilerimizden serzeniş etmemize neden olan kişi. Evet bir kişi olmalı o, başka türlüsü mümkün değil. mantıklı gelmiyor mu, değil zaten. Hadi bırakalım bunları da hafif çakır keyif gibi yaşayalım hayatı. Aldatılmak, terk edilmek,dost kazığı falan… amannn boşverin ya. Öfke bile duymayın hele intikam almayı aklınıza bile getirmeyin. Yaşayın hayatınızı işte, ne duruyorsunuz. Zira zamanın durmaya niyeti yok.

Bunları bir dostuma yazdım K. hani uzağında sayılmaz senin ve belki de ulaşır eline . şimdi uyumalı hatta uzun süre uyumalı K. güzel bir düş görmeli. Sonra …sonrası hayat işte,hoşça kal.

11 Eylül 2011 Pazar

Ne kadar benziyoruz değil mi seninle?

                Öykü çoktan sona ermişti ancak kahramanı sinir bozucu bir şekilde “yaşamaya” devam ediyordu. Kötü bu, hem de çok kötü. Üstüne üstlük sigarası da bitmişti. Önce düşleri, sonra öyküsü ve şimdide lanet olası sigara. En doğrusu gözükmemek, yok olmak ortalardan, bu haldeyken birkaç iyi kişiyle iletişime geçmesi onu ayrıca üzüyordu. Ne yapmalı K? hayatıma son verecek cesaretimi, o bencil ruhu yitireli çok oldu. Gitmek… Gidebilecek kadar dahi gücüm yok ki; hem nereye gidilecek. Yaşadığım için özür dilemek de pek bir işe yaramadı. Aslında biliyorum yolu, çok acı verici ama tek bir yol var. Unutmalı Levent’i. Şu tekdüze, hiçbir şekilde kafasını bir boka yormayan. Tek derdi barınmak, mal edinmek ve iktidara kayıtsız şartsız biat eden aptallardan olmak. İktidar derken, hani Tanrı’da dâhil buna. Ne olacak ki, her şeyi kadere yormanın o dayanılmaz hafifliği ne keyifli olmalı. Özetle kapamalı, gözü kulağı ve de ağzını insan. Şaka yapıyorum K. bu hepsinden zor ve en erdemsiz seçenek. Ama biliyorum ki bir şeyin değişeceği yok. offff! Hayatım boyunca olumlu düşündüm mü bir kez acaba. Ne kadar benziyoruz değil mi seninle? Yalnız kusura bakma benim karamsarlığım daha büyük senden. Birkaç kitapta okudum, NLP’ mi ne diyorlar. Bunları yazanlar bilmek ile yapabilmek arasındaki o derin uçurumu bilmezler mi? pardon nasılda unuttum; tabi ya! Mutlu olduğum güçlü olduğum bir dönem olmuştu. Hasta ruhlu bir hatuna âşık olmuştum ve problemlerim ne küçük gelmeye başlamıştı. Şimdi böyle biri varmış gibi yapıp devam etsem ya hayatıma. Ne zayıflık. Mutluluk için, yaşam için birine bağlı kalma gereği. Kendi için yaşamalı insan, doğrusu yaşamı tek bir nedene bağlamamalı, hatta tek neden kendi olmalı. Çünkü sırasıyla yitebilir tutunduğumuz ne varsa. Hadi len! Ben bilmiyorum ki sanki bunları, öyle kolay mı? Hem kişi kendini yitirdiyse elbette bağlanacak başkaca bir şey arar. Neyse sevgili K. bu gece eğer uyuyabilirsem gene aynı aptal avuntu sayesinde olacak. Yarının bir şeyler, iyi bir şeyler sunabileceği ihtimali. Ufacıkta olsa var bu içimde ve yittiği an, pencere pek uzakta sayılmaz hani. Sevgiler K.cığım.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Tutamak problemi

             Anlatmaya korkuyorum sevgili K. hani anlatmaya başlasam bir yerden sonra öleceğimi sanıyorum. İşte gene başım dönmeye başladı, belki birazdan burnum kanamaya da başlar. Hep böyle oluyor benzer durumlarda. İtiraf ediyorum, en büyük korkum yaşıyor olmak işte. Her şeyden, herkesten korkuyorum. Ernest Hemingway’ın cesaretini de bulamıyorum içimde. Tek avuntum, senin gibi amansız bir hastalığa tutulmak. Zaten bir şey yediğimde söylenemez, dişlerim çürümeye dökülmeye başladı gıdasızlıktan, kemerime her gün yeni bir delik açıyorum. Sigaranın dumanını en derinlere çekiyorum. İşte böyle korkağım, yazıklar olsun Levent. Korkak, huysuz, miskin herif. Tanrı varsa eğer biliyorum o engel oluyordur buna, tuhaf bir mizah anlayışı olmalı. Benle eğleniyor işte ve sıkıcı bulana dek devam edecek bu durum. Bazen iyi şeyler ummaya cesaret edebiliyorum K. ama öyle çabuk sönüveriyor ki bu durum. Yakında sana yazmayı da bırakacağım sanırım. Gerçi kötü olur bu, öyle ya. Tüm sızlanışlarıma rağmen tutunuyorum işte bir şekilde sana yazarak. Tutamak sorunu yaşıyoruz her birimiz, farkındayım. Özel falan değilim, herkes gibiyim. Sende bizim gibiydin. Susmalıyım, yoksa yazdıkça daha kötü olacak gibi. Sevgiler…

3 Eylül 2011 Cumartesi

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Kent yorgunu

                 İstanbul’u dolaştı son kez. Her zamanki gibi yaptı, önce Beyazıt’a gitti.  Meydanın o sessizliği, ayaklarının dibinden yükselen güvercinler.  Her seferinde buradan geçerken habersizce çekilen bir fotoğrafın parçası gibi hissederdi kendini. Uzun saçları rüzgârla savrulan, eskimekten kumaşı parlamaya yüz tutmuş cekediyle, oldukça zayıf avurtları çökmüş bir adam. Kısa aralıklarla sigarasını ağzına götüren ve yer yer kimsenin duyamayacağı bir fısıltıyla kendiyle konuşurken. Biri çekseydi iyi olurdu hani, amatör bir fotoğrafçının evinde bir köşede bu anın bir sürede olsa yer etmesi hoşuma gider diye düşündü. Derken sahaflara vardı, yine kitaplarla flört etti uzaktan, iç çekti. Tuhaf bir yakınlık hissediyordu kitaplara karşı, tuhaf bir sevinç, tuhaf bir hüzün…  Her daim içeride sayısı bir hayli çok olan kedilerden biri ayağına sürtündü. Eğilip başını okşayacaktı ki, bunu yapamayacak kadar yorgun olduğunu hissetti. Sonra çıkışta Oblomov’u gördü. Turganyev’in bu kitabını ne çok arkadaşına salık vermişti, oysa kendisinin okumuş olduğundan bile emin değildi şimdi. Sultanahmet’e az kala bir ritüel  haline çıkagelen Çorlulu ali paşa pasajına girdi.Çay söyleyip azalmakta olan sigarasından bir tane daha yaktı. Gene cıvıl cıvıldı burası, gençlik nargile tüttürüyor boş laflar edip gülümsüyordu. Ne anıları vardı burada, ister istemez oluşmuştu. Öyle sık geliyordu ki zamanında, öyle çok dostunu sürüklemişti ki peşinde…  Burayı önceleri her seferinde hesabı ödemeden sıvışabildiği için seviyordu. Aslında bunu fark etmelerine rağmen her seferinde göz yuman çalışanlarından dolayı. Öğrenciyseniz ve paranız yoksa da hani, görmezden gelirler sizi. Neden sonra kalktı ve dışarı çıkıyordu ki, önüne dikilen garsona 5 lira verip uzaklaştı içilen bir bardak çaya karşılık. Şimdi bu hareketinden dolayı birkaç genç hesap ödemeden uzayacak ve onlarda izin vereceklerdi buna. Sultanahmet… Neden seviyordu ki burayı, hiçbir fikri yoktu. Şimdiye dek hiçte düşünmemişti doğrusu, parkta oturup bir sigara daha yaktı. Karşısındaki banka oturan İngiliz çiftin ufak çocuğuyla göz göze geldi. Üç yaşlarındaki bu ufak kız çocuğu gülümseyen gözlerle ona bakıyordu ısrarla. Derken güneş iyice yakıcı olmaya başladı. Gölgelerden giderek Sirkeci’ye ulaştı. Meydanda bir iki tur ve ardından galata köprüsüne çıktı. Balık tutanları izledi, kendiside zamanında buranın müdavimlerinden biriydi. Tüm gün balık tutar akşamı beyoğluna çıkar iki tek atardı. Sonra köprünün aşağısına indi son kez, bugün her şey son kezdi. Bir kefeye oturdu, köpüklü birasından yudumlayarak denize ve martılara takıldı gözleri bir süre… Ufka baktı, çok uzaktı ufuk, çok bulanık. Yaşlanmıştı işte, belliydi. Uzak geliyorsa ufuklar ve yüzünü anımsayamıyorsanız artık sevgilinin, yaşlanmıştır insan. İnsan olmanın keyfini yaşadı kısa bir an. Bir kaybeden olsa da insandı en nihayet, tadını çıkarmaya çalışmıştı çok eskilerde de kalsa… Şimdi de hüznünü yaşıyordu işte, geçen yılların o kahredici pişmanlığını. Bunlardan ibaretti ve ister istemez seviyordu, sevmeliydi bu acıları. Deniz düşünmeye itmişti onu, korktu bundan ve birasını hızlıca kafasına dikip yüksek kaldırımdan hızlıca yürüyerek Beyoğlu’na çıktı. Nefes nefese kalmıştı, oysa önceleri günde kaç kez arşınlarda yorulmazdı bu yokuşu çıkarken. Yaşlanmıştı, belliydi. Beyoğlu, ah Beyoğlu vah Beyoğlu. Her sokağını ezbere bilirdi önceleri, her köşesinde başına asfalta dayayıp yatmışlığı bile vardı. Barlarında içmiş, sokaklarında şarkı söylemişti dostlarıyla. Anlatmaya kalksa, anımsamaya başlayacaktı.Anımsamaktan korkacak kadar yorgundu. Beyoğlu aşkıydı, Beyoğlu’nun ikonlarından biriydi bir zamanlar. Ama çok eskilerde kalmıştı bunlar, şimdi yabancıydı herkes her köşe, her mekân. Ve kimse tanımıyordu artık onu, tıpkı onun Beyoğlu’nu artık tanıyamadığı gibi. Gözlerini kapadı tam ortasında, bağırmak geldi içinden. Oracıkta ölmek isteği ne ağır basmaya başlamıştı, neden sonra tramvayın gürültüsü ve Saint Antuan’ın kilisesinin çanlarının sesi kendine getirdi onu. Akşama anlatmalı bunları dedi K.ya ve üzerindeki baskıya daha fazla dayanamayıp evin yolunu tuttu. İyi geceler sevgili K. umarım çok yakında yanında olurum…

23 Ağustos 2011 Salı

Olsun yine de gidelim sevgili...

Gidelim buralardan sevgili, uzaklara gidelim. Derhal gidelim hemen gidelim. Sen yoksun yanımda ama yinede gidelim sevgili. Aslında gerek yok bu davete, nereye gitsem benle beraber değil misin zaten. İnsan kendinden asla kaçamaz derler; birde kimden kaçamazmış biliyor musun? Yüreğini acıtandan, yaralayandan. Öyle deşmiş, öyle oymuş olmalısın ki içini… İşte nereye gitsem senide yanımda götürüyorum. Ama yinede senle gidelim buralardan sevgili, en çok burada sevdim seni, en çok burada adını zikrettim. En çok şu köşedeki çekyatta uyurken girdin düşüme. Yanlış anlama ne olur, burada yoksun ama gene de yanlış anlama. Senden kaçmak değil bu, hani hep düşünü kurduğumuz o uzun rotasız yolculuğumuz gibi düşün.
Bir ara hatırlıyor musun şöyle demiştin, yeminler olsun demiştin bunu, demiştin ki; ‘ beni o kadar çok sevdin, öyle büyüttün ki içindeki sevgini, sen beni sevmiyorsun. Sen hayalini kurduğun beni seviyorsun, oysa ben o değilim, o ben değilim.’  olsun yinede gidelim sevgili, yeşilin hiç bitmediği gökyüzünün her daim masmavi olduğu o yere gidelim. Yalnızca ikimizin olduğu ya da her şeyin ikimizin etrafında var olduğu o yere gidelim. Benden ayrıldın mı sanıyorsun sevgili, öyle kolay mı sevgili. İçin rahat mı sevgili? Biliyorum bedeninin üzerinde başka eller dolaşıyor şu an, hatta unuttuğum zamanlar, unutmak istediğim zamanlar, hatırlatmak için söyledin bunu. Yazın başlangıcıydı henüz, bir resmini bile göstermiştin. İlteriş’miydi neydi bir tuhaftı herifin ismi, bir bıçak daha yemiştim yüreğime, daha bir yer etmiştin içimde. Acıttıkça içimi daha fazla sevdim ben seni… Olsun yinede birlikte gidelim sevgili.
Senin aracılığınla sevgiliye K.
Dün yazdım ama yollayamadım sana bu mektubu, zaten sana değildi yazılanlar, ona hiç değildi. Düpedüz kendim için yazmıştım bunu, tıpkı sana daha önce yazdığım mektuplarda olduğu gibi. Bir boş vermişlik var üzerimde sevgili K. sonu hayrıma olmayacak bir boş vermişlik. Sanki yaşamıyorum bu hayatı, sanki izleyicisi gibiyim hayatımın. Yapabildiğim tek şey izlemek, edilgenlikten bile daha öte bir durum benimkisi. Acıyorum bu adama K. ve bir o kadar da seviyorum gibi. Zor bir şey hani yaptığı, ya da öyle kolay öyle salakça bir durum ki bu eylemsizliği.. Hani dalga geçmekle beraber tuhaf bir cesaret ister bu.  Tuhaf bir başkaldırış tanrıya, beri yandan düpedüz kadercilik bu yaptığı. Öyle zıt kavramları öylesine bir arada yaşıyor ki, tuzlu ile tatlı su birbirine karışmaz ya ama bir aradadırlar hani. Homojenlikle heterojenlik iç içe geçmiş. İnsanın ancak Allah Allah dediği bir durum işte. Bir tuhaf adam yani… Gelgitler, anlaşılmayan bir yazı yazanın dahi anlamadığı.. Aman çokta umurumdaydı sanki.. bizbizeyiz şurada sevgili K. hele bir defter edinelim daha dönmeyiz buralara… Susayım değil mi artık, bence de.

18 Ağustos 2011 Perşembe

18 ağustos 2011/ gece

                       Anlaşılamamanın o hüznü, anlaşılmaya çalışmanın yorgunluğu ve sonunda pes ediş. Ebedi teslimiyet, belli bir yaştan, yaşanmışlıktan sonra böyle oluyor insan. Onca şeyden, onca yoldan, onca kitaptan ve onca sonuçsuz tartışmalardan sonra. Belki de aynı orantıda anlamaya çalışmaktan da vazgeçmiş olabilirim. İkili ilişkilerin yorgunluğu, o tuhaf bezginlik hali. Çok dezavantajları da var bunun, çeneni kapatıyorsun, susuyorsun. Karşı taraf için hele yeni tanıştıysan düpedüz en hafif tabiriyle bir malsın işte. Bilgisiz ilgisiz bir adam, belki de küstah. Yalnız dedim ya alışıyorsun buna ve dert etmiyorsun. O kaçınılmaz kırgınlıkları yaşamaktan çok daha iyi bir seçim bu. Hadi kabuğumuza çekilelim K. daha da derine inelim. Hani şu Raskalnikov, şu unutulmaz karakter gibi evimizden çıkarken başka bir yol tercih edelim. Kimseye gözükmeden, hatta şu uzun saçlarım ve küpemde semtimde oldukça ilgi çekiyor. Kurtulalım bunlardan, daha silinik renkli kıyafetler seçelim. Otobüse bindimi- mümkünse yürüyelim- en arkaya en diplere çekilelim. Soru sormadan biri konuşmayalım ve mümkünse cevaplarımız evet-hayır gibi kısacık olsun. Hava karardımı ve eve döndümü kâğıdın kalemin başına geçip yazmaya başlayalım. Birinden aşırdığımız kitabı okuyalım, eskilerden bir kaset koyup müzik dinleyelim. Kaset; hala kaset diyen ender insanlardan biri olsam gerek. Yada oturup güzel bir kadın resmedelim, ama pek de güzel olmasın hani. Hala bir resme bakıp âşık olabilecek kadar saf senin yüreğin. Yada hepsini koy bir yana, televizyonu açalım. Mesela bir futbol programı veya çetin bir tartışma programı şu üç kardeşlerin kanalında. NTV- CNN ve HABERTÜRK.. Onlar uyutur seni beynini, uyuşturur. Sabaha karşı gözler tek bir noktaya kilitli ve ağzından salyalar akarak yarı uykulu sabah edersin. Belki bir an, kısacık bir an uykuya dalarsın. Ne mutlu sana…
                                  Bu gece bir dostuma yazacaktım sevgili K. yalnız sana yazmadan ona yazabilmem imkânsızdı. Çok iyi bir dost, hatta dost kelimesi tam ifade edemiyor durumu. Aslında ifade edebilecek herhangi bir sıfat da yok. Senle aramızdaki ilişkiyi bile açıklayabilirim ama bunu anlatamıyorum işte. Bu tanışıklıktan oldukça mutlu olduğumu söyleyebilirim sadece. Neredeyse tanrının varlığına inanabileceğim kadar hoş bir kesişme yaşadık. Hayatıma en doğru zamanda giren yegâne durum ve belki de en doğru şekilde. Kendimi uzun yıllardır ilk kez şanslı addediyorum. Sen şimdi diyeceksin ki hadi sonlandır bana yazmayı da şu çok sevgili dostunla ilgilen. Unutuyorsun ki seni tanımış olmaktan duyduğum haklı sevincin hiçbir şey önüne geçemez. İlk kez okumaya başladığım ve yarıda bıraktığım Bukowski’yi saymaz isek Sartre’ın “ AKIL ÇAĞI”NI okuduğumdan beri – bir yılı geçti- hiçbir kitap okuyasım kalmadı. Sanki noktaydı benim için, üstüne okunacak hiçbir şey yok gibi hissediyorum. Kötüsü yazacak bir şey de yok sanki. Ne zırvaladım değil mi bu gece, kendine bile ispattan yoksun olunca böyle oluyor insan. İyi geceler diliyorum sevgili K. sevgiyle kal, hoşça kal…

14 Ağustos 2011 Pazar

BÖCEK

                Aynı resim çizmek gibi, boş bir kağıt ve yazmaya başlıyorsun. Ne yazacağını bilmeden, yazdıkça şekilleniyor. Çoğunluk laf kalabalığı işte, ancak sana yazmak zorundayım sevgili K. kendimi buna mecbur hissediyorum. Beni merak ediyorsan yeni bir şey yok, hep aynı işte. birbirini kovalayan günler, o kadar benziyor ki bir günüm diğerine. Bazen sanki hep aynı günde takılı kalmışım gibi hissediyorum. Uzunca bir gün, çok uzun. Ve ne yapacağını bilememek, böyle uzun bir günde ne yapmalı insan. Ne yaparsam kendimi mutlu hissedeceğim. Belki çoğunun dediği gibi hayat üç gündür gerçekten, dün bugün ve yarın. Yok; buna da katılmıyorum. Dün bir yanılsamadan ibaret değil mi? yarın ise bir muamma, aslolan bugündür. Öyle ise gününü gün eden, hiçbir şeyi dert etmeyen gamsız diye nitelediğimiz insanlara neden kızıyoruz ki. Yani neden kızıyorum. Olması gereken bu gibi sanki ama bu da tam doğru değil gibi geliyor bana. tatminsizlik değil benimkisi, aksine hayattan beklentilerim yok denilecek kadar az. Ben günlere bugün ne kadar az zarar görerek atlatabilirim diye bakan biriyim. Hani zarar görmekten de korkuyor değilim, daha doğrusu bu düşünce doğrultusunda sevmeye güvenmeye yaşamaya korkan biri değilim. yalnız bu savunma hali her daim mevcut. Günceme sayfalar dolusu yazıyordum, belki bu sanallık.. bir deftere ve kalem değil de tuşlara dokunduğumdan dolayı belki böyle kısa tutuyorum yazmayı. Söz en kısa zamanda başını ağrıtacak kadar uzun ve seni bile sıkacak kadar ağır şeyler yazmayı planlıyorum.. Sevgiyle kal sevgili K. Yaşamdan sonra gerçekten topyekun bir araya geleceğimiz doğruysa, varsa böyle bir yer görüşmek dileğiyle. Hoşça kal.
Bir sabah tedirgin uyanan Gregor Samsa, kendini dev bir böceğe dönüşmüş buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üzerinde yatıyor, başını biraz kaldırınca yay biçiminde katı bölmelere ayrılıp bir kümbet yapmış kahverengi karnını görüyordu. Vücudunun kalan bölümüne oranla acınacak kadar cılız bir sürü bacakçık, ne yapacaklarını şaşırmış, gözlerinin önünde aralıksız çakıp sönüyordu.

9 Ağustos 2011 Salı

Mendilimde kan sesleri

     
                   Sevgili K. yaz mevsiminden nefret ediyorum; öte yandan bende diğer bir çok kişi gibi cazibesine kendimi kaptırıyorum. Tembelleşiyor, miskin miskin oturuyorum. Düşünmenin bizzat eylem olduğunu bu aylarda anlıyorum. Zira düşünmek dahi bu sıcaklarda zor geliyor insana. İçimde ne zamandır var olan ve giderek alıştığım büyüttüğüm hüznüm dahi sanki derin bir uykuda. Yazla beraber diğer tüm canlılar gibi hormonlarıma söz geçirememek beni hayli şaşırtıyor. Boş boş gezinmek, yeni aşklara yelken açmak anlamsız şeylere dahi gülümsemek istiyorum. Yurdumun ve dünyanın sorunları askıya alınmış gibi sanki. oysa işte örnekse Silivri’de insanlar birer sanık olarak yıllardır tutukluluk halleri devam ediyor. Gün geçmiyor ki teröre yeni bir şehit vermeyelim. Ya sınırlarımızdaki yangın hali… her ne kadar alakadar gibi dursam da sanki gereken tepkiyi, duyarlılığı göstermiyorum. Onu dahi unuttum, hoş unuttun demek bile hala akılda olduğunun göstergesidir ya.. hem o istememiş miydi bunu. Gene de bilemiyorum. Neyi ne kadar biliyoruz ki, ne kadar bilmeliyiz ya da. Yaptıklarımızın kaçını bir nedene bağlıyoruz sanki. nedensizce yaşıyoruz gibi, tesadüflere boyun eğmenin o dayanılmaz hafifliğine kapılmış savruluyoruz.
                  Sevgili K. dün aramızdan ayrılalı uzun yıllar olmuş sevgili Edip Cansever’in doğum günüydü. Senle bir şiirini paylaşmak istiyorum. Hem ustayı yad etmiş, hem de senle tanıştırmış olurum.
Mendilimde Kan  Sesleri/ Edip Cansever
Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla
Ahmet abi sen de bağışla
Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanin beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, kösebaslarina
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
(bir kuyu halkasıyla sikistirilmistir kalbi)
Ve sözlerine
(yani bir cep aynası alım-satımına belki)
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
Öyle bir sigara yakımına, birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gecekondularına
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye?ye Ahmet abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Sigara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da şimdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kil gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet abi
Uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cigarani getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini islerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim su ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki simdi
Hayalsiz yasıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İsçiler
Almanya yolcusu isçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor simdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İste o kadar.

Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri

2 Ağustos 2011 Salı

mahkeme bir avukat tutmanıza izin vermez...

                Uykuya yenik düşmek üzereyim sevgili K. az önce penceremin altında inatla davuluna ahenkten, ritim duygusundan bihaber vuran davulcunun gürültüsü dahi üzerimdeki uyku havasını dağıtamadı. Üstelik etraftaki arabaların alarm sesleri de tuhaf bir eşlik ettiler duruma.Voonk,vonkkk,cikkkicikk ve bibip!gümbede gümbede güm. Şu sokak köpeği bir yandan uuhhuu! Bende inatla radyo3’te klasik müzik dinliyorum bir yandan. Ne gece doğrusu, yalnızlığım yanımda hala uykuya direnebilmemin şaşkınlığını yaşıyor. Neden hep son anda kalemi elime alasım geliyor ki; ne kalemi yahu tuşlara dokunup duruyorum işte. Zaten çirkin ötesi olan el yazım eminim son birkaç yıldır daha da kötüleşmiştir. Bunu da kimse anlamadı doğrusu bende, hani fena bir çizer değilim. Hatta iyide sayılırım, nasıl oluyor da böylesi çirkin yazıyorum. Düşüncelerim öyle yoğun ki, bir an önce yazmak istiyorum sanırım. Tıpkı jet hızıyla konuşmam gibi, parmaklarım ve dilim düşüncelerimin hızına yetişemiyor olmalı. Aklıma nedense Dava’da söylediğin bir söz geldi: ‘mahkeme bir avukat tutmanıza izin vermez buna sadece göz yumar’. Sanırım benzer bir şeydi. Ne ağır ne soğuk bir söz. Gerçekten böylemidir???

30 Temmuz 2011 Cumartesi

gece sarhoşluğu

               Saat sabahın dört buçuğu yıllardır süre geldiği gibi yine ayaktayım bu saatte. Dışarıda az önce, birkaç saniye önce bir kedi acı bir şekilde miyavladı. Rüzgâr esmiyor, ona rağmen tuhaf bir sis bulutu kaplamış gökyüzünü ay etraflarda yok. Sıkıcı sıcak ve umudumun yerlerde süründüğü bir yaz gecesi. Artık uyumalı K. gene de son bir sigara tüttürmeli pencereden dışarıya doğru, belki yol alıp uzaklara gider o grimsi duman. Gittiği yere benden haber götürür belki. Bak nasılda saçmalıyor uykusuzken insan. İnsanım değil mi ben, varım değil mi? ne üzücü bir durum bu. İyi geceler...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...