müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2018 Cuma

Dış mekandan sevgilerle :)


Merhabalar :) Bu yazıyı hani müziklerini benim yapacağım cafe de Marjin'de yazıyorum. ( minik sır : hala listeyi teslim etmedim,zira mükemmel olsun diye bekliyorum) Bu arada ilk kez, hedeflediğim üzere nihayet satın aldığım notebook'umla bir dış mekan da yazıyorum,bir getirisi olup olmayacağını göreceğiz. Gene de mekan da çalan müzikler dinlenesi, şu an Şebo ve Teoman'dan aşk kırıntıları çalıyor(lovely). 

Günlerden Cuma, vaad ettiğim üzere ben de artık Buket gibi cumaları şükür yazısı yazacağım.Öncelikle, yıllardır sadece hafta içi izin kullanabilen bir sektör de çalışıyorum.İzin günlerimi Cuma olarak seçmekle ne doğru bir iş yaptığım için Tanrı'ya şükrediyorum.Cuma günü vizyona girer yeni filmler,cuma akşamları mekanlar daha bir hoş,canlıdır.Öyle ya çoğu insan için hafta sona ermiş ve iki günlük bir izin onları beklemektedir.Onların neşesi bana da sirayet ediyor.Televizyon başında geçireceksem zamanı şayet, cuma günü programlar bile daha keyiflidir.Ya bana öyle geliyor :)

Gene koca bir hafta işim de olsun,özel hayatım da olsun sorunsuz, nispeten huzurlu bir haftayı geride bıraktım şükürler olsun.

Benim ve sevdiklerimin sağlıkları yerinde şükürler olsun.

Çalışıyor ve karşılığında arzu ettiğim kitapları alıp okuyabiliyor,istediğim filme gidebiliiyor,ötesi sevdiğim insanları hatta bazen hiç tanımadıklarımı küçük hediyelerle mutlu edebiliyorum.Önceleri yapamıyordum zira,buna da şükürler olsun.

Sevgili anneciğim,sağlıklı ve huzurlu binlerce şükürler olsun. Ailemin diğer fertleri de öyle.

Büyük yeğenim erasmus vesilesiyle Polonya'da ve paylaşımlarından görüyorum ki neredeyse tüm avrupayı dolaşıyor.Oldukça mutlu ve sağlıklı. Tanrı'ya ona böyle bir imkan sunduğu için şükürler ediyorum. Bizim yerimize gezip tozuyor,ona arkadaşlarına ülkemizi ve hemen her şeyi borçlu olduğumuz Atatürk'ü doğru bir şekilde anlatması sözünü istemiştim.Yapıyormuş,şükürler olsun.

Takipçisi olduğum blogger'lar da okuduğum kadarıyla iyiler,buna da şükürler olsun.

Kim bilir daha şükredecek neler vardır ama bir cafe de fazla adapte olamadım dürüst olmak gerekirse. Ama en önemlisi yaşıyoruz yahu,bundan daha büyük şükür vesilesi olur mu hiç. Akşamları rahat bir vicdanla kafamı koyuyorum yastığa daha ne olsun ha dostlar ?Şükürler olsun...


Gelelim sinemaya,son zamanlar da eskisinden daha çok film izliyorum,vallahi sizler için :)daha ziyade konusu uzay da geçen filmler izliyorum. Yukarıda ki yazımla çelişecek farkındayım ama sanıyorum,aslında umuyorum evren de bizden farklı canlı formları ile yolumuz kesişirse uğruna savaş verdiğimiz bir çok şey anlamını yitirecek ve daha güzel bir yaşama kucak açacağız. 
2001 bir uzay macerası tüm zamanların en iyi bilim kurgu filmiydi kanımca,ve nihayet yıllar sonra interstellar filmi bu ünvanı elinden aldı. Arrival ve Mars'lı da kaliteli yapımlar. İmdb'yi açıyor,guguldan forumlara girip bana referans olmalarını bekliyorum. Lakin ne imdb puanları ne de forumlar,sözlükler falan pek isabetli değiller. 
Örnekse dün gece izlediğim "yarının sınırında" isimli film. Görsel bir şölenden başka hiç bir şey vaad etmiyor,aldığı puansa dudak uçuklatıcı. Gene de izlenebilir,lakin kimse bir üçüncü türden yakınlaşmalar,interstellar felsefesi falan beklemesin filmden.  Üçüncü türden demişken yıllar önce izlediğim bu spielberg dehasını belki bu akşam yeniden izlemeliyim. Üzerine de belki silver lining playbooks.

Neyse,şimdilik bu kadar işte. Keyifli huzurlu bir hafta bulsun sizi,hepimizi. Sevgiler...  :)



7 Ocak 2018 Pazar

Geçip gitmiş günler gelin,rakı için sarhoş olun


Bir yıl daha sona erdi... Geçen yılı düşünüyorum da benim için sayıdan başka bir şey ifade etmiyor. Gerçi tersi olsa ne olurdu ki ? Ne yaşandıysa geçmişte kaldı gitti işte. Şimdi ise yeni bir yıl,yeni umutlar,hayaller ve saire... Umudum ise seneyi olabilecek en az zararla atlatmak, uzun zamandır böyle değil miyiz hepimiz ?

Sizlere bakıyorum da,hani takip ettiğim üç beş kişisiniz. Bazılarınız evlendi, kiminiz boşandı. Bir kaçınız ofisiniz de çalışmaya devam edip, arta kalan zamanlar da buraya bir şeyler yazmaya çalışıyorsunuz. Bazılarınızın çocukları evlendi, artık emekliliğin (ne kadar mümkünse) tadını çıkarmaya çalışıyor. Kiminiz taşrada bir okulda çocuklara eğitim verip, bahçesiyle uğraşıp kahvesi eşliğinde kitap okuyor. Kitap okumak, işte sanırım bu hepimizin ortak eylemi. Öyle ya,yaşamı çekilir kılan belki de yegane meşgale kitap okumak. Ha pardon unutmayalım, bir kaçınızın kitabı basıldı geçen yıl matbaa da. İşte paylaştığınız kadar bildiklerim bunlar. Buradan yola çıkarak diyebilirim ki sakin durağan tipleriz biz blogger'lar :)

Somut olarak ben neler yaptım peki, hmm bi düşünelim bakalım.Şükür,sağlıma kavuştum ve işime dönebildim tekrar.İlk kez İzmir'e gittim ve ilk kez sizlerden biriyle tanışma fırsatım oldu orada (momentos). Sürücü ehliyetı aldım geçen yıl.Ha ! nasıl unuttum yahu yirmi yıllık saçlarımı kestirdim ( ki iyi mi ettim emin değilim hala :) )Şu an yazmakta olduğum notbook'u aldım, evime internet bağlattım. Gene bol bol kafeler de kızlarla kesişmeye devam etmenin ötesine geçemezken,benim aksine geçen yıl balıklarım ha bire üremeye devam etti. İşte gerisi malum sayın okur, geri kalan zamanlarda sinemaya gidildi,kitaplar okundu falan. Maalesef geçen yıl,bir kez olsun tiyatroya gitmediğimi şimdi fark ediyorum. İşte bu yıl telafi etmem gereken önemli bir konu. Barış Özcan denen bir youtuber var,mutlaka takip edin bence. Onun 2018 için tasarladığı bir hedef zinciri var. Mutlaka buna tiyatroyu da dahil etmeli (kendime kişisel not )



Ortak eylemimiz kitap okumak demişken  üstat Fazıl Say senenin sonlarına doğru bir kitap yayımladı. " Akılla bir konuşmam oldu" Ne demişim instagram da bunun için :


(Bugün aramızdan ayrılışının 79.yılını yad ettiğimiz Atatürk'ün dediği üzere :" Sanatçı,toplumda uzun çalışma ve uğraşlardan sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır" Bu vatan bütün Dünya'nın tanıdığı iki sanatçı çıkarmayı başarmıştır yalnızca,biri Nazım diğeri de Fazıl Say. "Akılla Bir Konuşmam Oldu" kendisin de ifade ettiği gibi bir müzisyenin üretim sancılarını,ülkesine ve dünyaya bakışını,kaygılarını,hayallerini vs. anlatıyor. O halde bize de bu kitabı derhal okumak düşer. Teşekkürler Fazıl Say.)

Fazıl demişken, hayat arkadaşı Ece Dağıstan'ın Güvenç Dağüstün ile birlikte çıkardıkları Güz Şarkıları albümüne de bir göz atmanızı tavsiye ederim. D&R'da bu albümün satışta birinci sırada Fazıl'ın Nazım Oratoryosu'nun ise beşinci sırada oluşu ülkemiz adına umut verici bence.



Geçen senenin muhakemesini bu yılın planlarını yapmanın dışında an'a gelecek olursak. Fena halde yorgunum okur, öyle yorgunum ki yazamayışımın sebebi öncelerin aksine küskünlük,kapris falan değil bildiğiniz yorgunluk. Mental ve fiziksel yorgunluk, ve gene genelin aksine fiziki yorgunluk daha ağır basıyor son günlerde. Gerçi kışları böyle olurum ben. Uykum var hep, bu da her erkek gibi biraz ayı olduğumun göstergesi olsa gerek :) Neyse sütümü içer ve yatar ben. Sevgiler.... :)





17 Aralık 2017 Pazar

Ne dersiniz? Haydi müziği sadece blogger'lara ait bir mekan yapalım ;)


İyi geceler arkadaşlar,gün itibariyle evime nihayet internet bağlandı. Artık eskisinden çok daha sık aranızda olacağımın müjdesini vereyim öncelikle. Ya da kötü haber mi bilemedim :) orası sizin tasarrufunuz artık. Neyse konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan sadete geleyim. Hemen her mesai bitimi kendimi güzel bir Türk kahvesiyle ödüllendirdiğim çok sevdiğim bir cafe var. Cafe Marjin. Garsonundan, baristasına kasiyerine kadar hepsiyle arkadaşlığım var sağolsunlar. Müdür yardımcılarını ise ayrı bir severim,sanattan siyasete çoğu konuda fikir teatisi yapabildiğim genç bir arkadaş. Ne zamandır benden cafenin müziklerini benim oluşturacağım bir liste yapmamı ister. Konsept şu; öncelikle sadece Türkçe müzik olacak ve sanırım benden beklentisi, yaş ortalaması 20 olan müşterilerin pek aşina olmadığı bir liste ister. Pop jazz alaturka (sırtımda yamalı bir hırka.... ( ha bunu da eklemeli ) fark etmez. Ben bir iki saattir uğraşıyorum ve sonunda 30 şarkılık bir liste yaptım. Ama işin gerçeği yabancı şarkılara daha bir aşinayım. Özetle sizlerden yardım isterim. Ya bir restoran da cafe de olsun şu şarkıyı  bir türlü duyamadan mı öleceğim ben diye dertlendiğiniz bir iki şey vardır muhakkak. He ne duruyorsunuz, şimdi tam sırası. Düşünsenize belki de sizin seçtiğiniz şarkı mekanda çalarken iki genç birbirine aşık olacak.  Bir diğeri, ulan yalan dünya vakit varken gidip şu dargın olduğum dostumla bir barışayım falan diyecek. Ya da depresyona daha da girip sabah ilk iş soluğu bir psikiyatr da alacak :) 

Yalnız fazla vakit yok, en geç pazartesi akşamı listeyi oluşturup teslim etmeliyim artık. İnternetten bulup indirmesi falan...yani yarın akşam ben işten dönene dek vaktiniz var. Sanırım böyle bir şey de blog camiasında bir ilk olacak. Oluşacak daimi listeyi sonradan  mekandan bir iki video çekerek buradan paylaşırım belki. Şimdiden herkese teşekkürler...

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Uzaktan iyi insanlara benziyorsunuz,uzak kalın.


Radyoda don’t speak çalıyor, kahvem ve sigaramın dumanı iç içe geçip aralık pencereden süzülüyor eh nasıl olur da yazmaz insan. Klasik bozulmadı gene üç gün dayanabildim kentin yokluğuna ve dün akşamüzeri canım İstanbul’a döndüm. Vücudumun her yerinde iğneli beşik gibi ağrısını çekmeye başlamıştım üstat Attila İlhan müthiş dizelerinde dediği gibi ve işte buradayım. Bir ablam bu kadar erken dönüşümü bir sevgiliye bağladı, keşke öyle olsaydı. Şehrin keşmekeşinden başkası değildi beni buraya çeken. Güzel hatunlar yok değildi yanımdaki şezlonglarda ama şimdilerde yirmilik kızlar otuz gibi gösteriyor, yaşıtlarım ise ellisinde gibi. Benimse hep 25 26 gösterdiğim söyleniyor, üstelik yaşlı gözükebilmek için yıllardır saç sakal bırakıyorum ,yoksa sübyan gibiyim. İşte böyle karmaşık durumlar…

İtiraf etmeli ki bugünlerde içimde hissettiğim boşluğu ne zamandır olmayan sevgiliye bağlıyorum ve doğrusu hiç bu kadar çabaladığım bir dönem olmamıştı hayatımda. Bir yandan da ya yanılıyorsam diye sorgulamıyor değilim, diyelim söz konusu hatun kişi bulundu ama bu hissiyat kaybolmadı, o zaman ne bok yiyeceğim.

Sanırım geçen yıllara acıyorum, telafisi olmayan yıllara. Tanrı’nın sanatsal anlamda bana bağşettiği bir çok yetiyi gençliğin vermiş olduğu anlamsız bir isyan ve kibirle değerlendirmeyi bilemedim. Üstelik doğru yer ve zamanda doğru bir çok insanla karşılaştım. Peki ben ne yaptım, bohemliğin dibine vurdum. Beyoğlu’nda en verimli yıllarımı berduşluk yaparak geçirdim. Kaldırımlarında müzik yaptım, aynı kaldırımda uyudum,seviştim,içtim,işedim… Sartrevari tiratlar attım, kafka gibi hayata küstüm. Ve tüm bunları yaparken bir çocuktum henüz, kendini bir halt sanan snop bir çocuk.  Aha! Patricia Kass çalmaya başladı şimdi, “les hommes qui passent”. Bu arada Galip abi (Tekin) dün vefat etmiş, ne üzüldüm. 54 yaşında evinde kimsesiz ölü bulunmuş. Şaşırmadım, bizim gibiler azami o kadar yaşar ve kimsesiz bir şekilde ölürler. En usta çizerlerden biriydi, ruhu şad olsun.

Bugünlerde Harari’nin kitabı Sapiens’i  okuyorum, mükemmel tespitler. Benden önce davrandığı için hayıflanıyorum meslektaşıma. Geçenlerde bahsettiğim müşterim Narkissos , bir genetik bilimci olduğundan mütevellit pek yerden yere vurdu kitabı. Zaten fen bilimciler bizim sosyal bilimleri pozitif bilimden saymazlar. Bana Julian Barnes’in '10.1/2 bölümde dünya tarihi' isimli kitabı salık verdi. Sanırım alıp okuyacağım, bu arada bu hatunda fena kız sayılmaz ama tam bir ırkçı diyebilirim. Zaten adı olan Nergis’in hep Narkissos’tan geldiğinin altını çiziyor.

Woody Allen’in deconstructing Harry filmini pek severim ( vaya con dios- puerto rico çalıyor şimdi de )ve şu replik aslında yukarıda anlatmak istediklerimi çok güzel özetliyor. Harry başarısız bir yazardır ve hiç haz etmediği diğer yazar dostu Larry ile karşılaşır :
(B.crystal) Larry: İkimizde Kafka gibi bir yazar olmak için çıktık yola..
(W.allen) Harry: O biraz yaklaştı,bense bir böcek oldum.


Evet bana düşen sanırım böcek olmaktı :) sevgiyle kalın…

7 Mayıs 2017 Pazar

napiim tabiatım böyle


Favori listesi yapmak güçtür.Söz konusu sinema ise mutevazı olamam Türkiye'de bu konunun en iyi ilk beş kişisinden biriyimdir ( aslında mutevazılık yapıyorum) Buna rağmen benden bir top 10 falan istense apışıp kalırım. Zira zamana ve mekana göre değişkenlik gösterir böyle şeyler. Aslında hiç yazasım yoktu ama momentos bir yazı paylaşmış,o da buradan görmüş. Sizden 30 şarkılık bir liste isteniyor,yalnız Allah'tan top 30 falan değil. şarkıların size neler hissettirdiği sorusu üzerinden bir nevi şu mim denilen saçmalık benzeri blog yazarını biraz tanıma niyeti güdüyor gizliden. İşte söz konusu fotoğraf hemen aşağıda, ben biraz süsledim ve tam 21 dakikada yani üzerinde fazlaca düşünmeden sıralıyaverdim. Böyle daha hoş oldu sanki. Gene de liste hazırlanırken yarım kalan aşklar,eski dostlar,güzel anılar  falan akla geldi istemeden.

1. amy winehose - back to black
2. depeche mode- little fiften
3.norah jones-somewhere over rainbow
4. uşaklı kız
5.eagles- hotel california
6.kaoma- lambada
7.portishead-roads
8.elvis costello- she yada gene amy ve rehab
9.kargo-yıldızların altında
10.cem karaca-çok yorgunm
11.kim ne derse desin
12.ice mc-cinema
not: ay vallah bu linkleme işi ne zormuş yahu bazılarını atlayacağım siz bakın artık :)
13.hepsi ve bad :)
14.leonard cohen- dance me...
15.lost fingers- pump the jam
16.müfreze
17.sen küçücük güzel bebek-seden gürel
18.Diana ross- upside down (bu biraz vakit aldı)
19.Orson welles- i know...
20.bob dylan-one more cup of
21.beatles- michelle
22.eye of tiger :)
23.Mehmet Güreli-umurumda
24.the police
25.janis joplin-summertime
26.Giden sevgilerin ardından
27.toxicity- sistem of down
28.akrep nalan- sarhoş
29.Barış manço-bugün bayram
30.teoman 

iyi pazarlar...

8 Aralık 2013 Pazar

başlıksız

 Sartre- Bulantı

Susuyorum, zorla gülümsüyorum. Garson kız üzerinde tebeşir rengi bir camambert peyniri bulunan tabağı önüme koyuyor. Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir tiksinti kaplıyor. Ne işim var burada? Ne diye kalkıp hümanizm üzerine konuştum? Bu insanlar niçin burada? Neden yemek yiyorlar? Onların, var olduklarını bilmedikleri besbelli. Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım neşeli bir yere… Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.
Autodidacte yumuşadı. Daha fazla karşı koyacağımdan korkmuştu. Söylediklerim hepsine bir çizgi çekmek istiyor. Sır vermiyormuş gibi bir halle eğiliyor:
“ aslında sizde onları seviyorsunuz efendim. Benim gibi sizde seviyorsunuz, ayrılığımız yalnız sözcüklerde.”
Konuşamıyorum, başımı eğiyorum. Autodidacte’ın yüzü neredeyse yanağıma değecek. Ukalaca gülümsüyor. Karabasanlarda olduğu gibi ta burnumun dibinde. Yutmaya karar vermediğim bir lokmayı güçlükle çiğneyip duruyorum. İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar hayran duyulacak yaratıklardır. İçimi bir bulantı kaplıyor.
Yaman bir bunalım. Tepeden tırnağa sarsıyor beni. Bir saatten beri geldiğini görüyordum, ama bunu söylemek istemiyordum kendime. Ağzımdaki şu peynir tadı… Autodidacte çene çalıp duruyor, sesi tatlı bir vızıltı gibi geliyor. Ama neden söz ettiğini hiç mi hiç anlamıyorum. Başımı sallayıp duruyorum.
“… eski Roma’nın değil mi efendim?”
Autodida sanırım bir şey soruyor. Ona dönüp gülümsüyorum. Ne oldu? Nesi var? İskemlenin üstünde niçin dertop oldu? Demek, başkalarını korkutuyorum artık. Sonunda bu olacaktı zaten. Ama önemli değil. Korkmakta pek haksız değiller. Aklıma esen her şeyi yapabileceğimi hissediyorum. Söz gelimi şu peynir bıçağını Autodidacte’ın gözüne sokabilirim. Ondan sonra, buradakiler beni ayaklarının altına alıp tekmeyle dişlerimi kırabilirler. Ama beni alıkoyan bu değil, şu peynirin tadı yerine ağzımda bir kan tadı duysam da fark etmez benim için. Bir harekette bulunsam, gereksiz bir olayın çıkmasına neden olacağım, işte o durduruyor beni. Autodidacte’ın haykırışı da, yanağından akacak kanda, şuradakilerin yerinden fırlayışı da fazlalık olacak. Böyle fazladan var olup giden bir yığın şey var.
Hepsi bana bakıyor. Gençliğin ilk temsilcisi, o tatlı konuşmalarını yarıda bıraktılar.
Ayağa kalkıyorum, çevremde her şey dönüyor. Autodidacte çıkarmayacağım o iri gözleriyle bakıyor bana.
“ gidiyor musunuz yoksa?” diye mırıldanıyor.
“biraz yorgunum davetiniz için çok teşekkür ederim. Hoşça kalın.”
Ayrılırken bıçağı sol elimde tutmuş olduğumu fark ediyorum. Tabağımın üzerine atıyorum; tabak tınlamaya başlıyor. Kimse çıt çıkarmıyor, salonu geçiyorum. Yemeklerini bırakmışlar bana bakıyorlar, iştahları kesildi.
Yine de belleklerine iyice kazınsın diye çıkmadan önce geriye dönüp yüzümü gösteriyorum onlara.
“hoşça kalın.”
Yanıt vermiyorlar. Çıkıyorum. Yanaklarına renk gelir şimdi, hemen çene çalmaya başlar.
Nereye gideceğimi bilmiyorum; kartondan yapılmış aşçının yanında dikilip duruyorum. Camın öte tarafından bana baktıklarını görmek için dönmem gerekli değil. Şaşkınlık ve tiksintiyle gözlerler şimdi beni; kendileri gibi bir kimse, bir insan olduğumu düşünüyorlardı, ama onları aldattım ben. Bir adam görünüşünü ansızın kaybettim.
(…)


Önceleri okuduğum kitaplarda kelimelerin altını çizmek gibi bir alışkanlığım yoktu. Zira okuduktan sonra geri dönüp bakacağımı hiç düşünmezdim. Ayrıca ardımdan okuyacak olası bir kişiyi o kelimelere odaklamak… Herkesin önemseyeceği şeyler farklıdır. Bunu engellemek istemezdim doğrusu. İşte bu blogla beraber sizle paylaşmak adına altını çizer oldum kelimelerin. Ancak bu kitap işte bu blogdan çok önce okuduğum bir eser. Yani çizili bir yeri yok, öyle rastgele bir sayfa açıp yazmaya başladım. Beni buna ne etti, neden kitaplıktaki yerinden çıkardım. Hiçbir fikrim yok. Üstelik günlerdir ders çalışırken, kalın kalın kitaplarla uğraşa dururken. Özetle: Sartre amca candır, okuyalım okutalım :)

Avangart

Bu programın hastasıyım. Keşfedeli çok değil birkaç ay oldu. Ne zamandır bahsetmek istiyorum fakat inanması güç, üzerine internette ne bir foto ne de bir yazı bulabildim. Hayır, saat kaçta ve haftanın hangi günü yayınlandığını da bilmiyordum. Gecenin bir vakti rast geliyordum işte. Dedim madem bir fotosu dahi yok, bekle Levent. Gecenin en karanlık zamanında çıkıverir karşına. Ve işte sabaha karşı 04.10’da danaNanaNn! Program başladı. Efendim bir müzik programı Avangart ve şu aşağıdaki iki abi başrollerde. Uzun saçlısı modaretör kır saçlısı ise sanırım bir gazeteci. Hani koca programda hepi topu dört beş şarkı anca çalıyor. Geriye kalan kısım, bu iki abinin tatlı Kıbrıs lehçeli sohbetleriyle dolu. Ağırlık müzik olmakla beraber, sohbet hayli renkli, bazen yavru vatanın sosyoekonomik problemlerinden, bazen hollywood’tan, bazen Ali abinin gazetecilik anılarından, bazense sadece geçmişten bahsediyorlar :)

Televizyon dünyası hep böyle olmuştur. Eskiden de en güzel filmler, programlar gecenin köründe yayınlanırdı. Hani hoşuma da giderdi. Çünkü genel izleyicinin beğenmeyeceğini düşündükleri, yüksek kültüre hitap eden azınlığa ayrılan saatlerdi bunlar bence. Artık bu da yok, günün tekrarlarıyla dolu, sabaha karşı öğle kuşağının tekrarları dönüp duruyor ekran. Neyse efenim, az önce haklarında ufacık bir yazıya ulaştım. Program BRT1’de Çarşamba ve Cuma günleri primetime’da yayınlanıyormuş. Bir de işte fotosunu çektiğim gibi değişik günlerde sabaha karşı tekrarları var. Dinleyecekleriniz yaklaşık şöyle şeyler:
bill withers - ain't no sunshine
sting- fragile
rod stewart - sailing
mick jagger angie
Not: tv2 'pazar akşamlarını Woody allen filmlerine ayırmış :) İlgililere duyurulur. Şu gereksiz makaslamalar olmasa daha bir izlenir olur ya. Bunla alakalı uzunca bir yazımda duruyor taslaklarda lakin son zamanlarda fazla tv'den bahseder oldum sanki. Hem bu sancılı günlerde gereksiz laf kalabalığı yapmak istemem. nokta.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Beyoğlu mu? anlatırım bir ara



Nasılsa gece oluyordu her seferinde. Odasının kapısını kilitliyordu evvela,ardından joy fm’i açıyor ve altmışlardan günümüze uzanan slow parçalar eşliğinde ya bir kitap okuyor,ya güncesine yazıyor ya da güzel bir kadın resmi çizmeye koyuluyordu. Sayılı sigaralarını içeceği vakitleri ayarlamak durumundaydı elbette.Gecenin başında bir tane,uğraştığı şey her neyse ortasında bir tane ve sonunda bir tane daha.Sabah kahvaltıdan sonraya da bir tane kalıyorsa ne âla. Uykusuzluk çekmiyor,aksine uyumamak için direniyordu.Keşke hep gece olsaydı ya da bir gece vakti ölse-hani bu gece olsa fena olmaz- ne güzel olur diye düşünüyordu. Pencereden uzanıp havayı teneffüs ediyordu her gece,ayla bakışıyordu.İşte koca İstanbul’u uyutmuş ve o tek başına ayaktaydı,ne harika bir duygu. Korkacak,çekinecek hiçbir şey yok.Belki…belki de söz konusu bir sabahta olmayacak,kim bilir. Eski bir parça kendini hissettiriyor tam o sırada radyoda kendini. Geçmişten bir kare geliyor gözünün önüne, belki yitip giden sevgili,belki çocukluğu. Hangisi ağır basıyor belirsiz.

Kim, kim bilebilirdi benim gibi Beyoğlu’nu,hanginiz İstiklalde tek başına kalacak kadar geç vakte kaldınız diye böbürleniyordu salakça. Hem de öyle çılgın tek bir gece değil,günler ve günlerce… Her mevsiminde kaldırım taşlarına yatıp uzanmış sabaha doğru. Koca İstiklal’i bile uyutuyordu. Gün artık ışımaya başladığında bilmem kaçıncı turunda caddenin, işte emlakçı abiyle yüzleşiyordu. Bilmezsiniz siz, sabaha karşı beş buçuk altı gibi yola koyulurdu bu abi,biz beyoğlunun çocuklarına oda kiralamaya kalkardı.En doğru vakitti gülmeyin sakın.

İşte tam burada yıllarca çaldık,işte şurada uyukladım,işte şu köşede sinyal yaptım.Sinyal mi ne ? boş verin :) Balıkçı pazarını dönünce hemen sağdaki pastane açardı ilk önce, ilk müşterileri hep müzisyen.Bacaklarının arasına,sandalyeye dayanmış enstrumanlar. İyi sabahlar diye gülümseyerek girerdi Ati içeri bende hemen arkasından.Ne güzeldi iyi sabahlar demek,günaydınmış peh! Abi gene 5 çay içene altıncı bedava di mi derdik.O da olur anlamında başını sallardı,üç bardak çay atiye üç bardak bana. Siz nerede çalıyorsunuz diye sorardı tarlabaşının çalgıcıları,biz sokak müzisyeniz derdik bir ağızdan ve salakça bir gururla. Şu dönerciden satırı kapıp hani Beyoğlunda kaç kişiyi haşamat eden meşhur yarı fantastik hikaye var ya..İşte,işte tam bizim yanımızda olmuştu.  Kaç yıl öncemiydi bu anlattıklarım,ne bileyim çok oldu,çok :(

Yıllar sonra İstiklal’e uğramıştı bugün ve yanındaki herife anlatmıştı bunları. Gerçekten ne kadar olmuştu,kaç yaşındaydı o vakitler.off! neden anlatmıştı ki,hem övünecek şeyler miydi bunlar. Serserilik işte, nasıl kaset kitap arakladıklarını bile anlatmıştı uzun uzadıya.Çalçene ben, kim bilir ne düşündü hakkımda. Yaşlandım mı ne, yeniye dair bir anlatacağımda yok ki..ben n’apayım. Bunları düşünürken, dönüp çizdiği kadına baktı.Off! ne güzel olmuştu, hele o kalçası. Amannn kadın değil mi, hepsi aynı, uzak olsunlar benden.Hem beceremiyorum ben, ne bir hovarda olabildim ne de bir sevgili.Benim kalemim değilmiş demek ki,hem ne gereği var Allasen.

Geceyi seviyordu o, korkularını ancak böyle bastırıyordu. Ya şimdi ? Artık kapıyı kilitlemek,İstanbul’u uyutmak,Beyoğlu’na beşiğinde ninni okumak para etmiyordu. Şu çizdiği kadında bir resimdi en nihayet.  Hem baksana,her seferinde sabah oluyordu işte, beyhude çocuksu bir avuntuydu bu. Büyüyordu,akranlarından çokça geri kalsa da büyüyordu.Bedeli çok ağırdı büyümenin,çok ağır. Bakmayın bir öykü gibi anlattığıma,hepsi gerçeklerden ibaret ve bahsettiğim benim elbette.Bir üçüncü kişi gibi bahsedecektim güya onu bile beceremedim. Yakında kış gelecek geceler uzayacak,upuzun geceler.Ancak sabah bir gerçek ve artık harekete geçmeli,korkularımla yüzleşmeliyim.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...