sartre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sartre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2013 Pazar

başlıksız

 Sartre- Bulantı

Susuyorum, zorla gülümsüyorum. Garson kız üzerinde tebeşir rengi bir camambert peyniri bulunan tabağı önüme koyuyor. Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir tiksinti kaplıyor. Ne işim var burada? Ne diye kalkıp hümanizm üzerine konuştum? Bu insanlar niçin burada? Neden yemek yiyorlar? Onların, var olduklarını bilmedikleri besbelli. Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım neşeli bir yere… Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.
Autodidacte yumuşadı. Daha fazla karşı koyacağımdan korkmuştu. Söylediklerim hepsine bir çizgi çekmek istiyor. Sır vermiyormuş gibi bir halle eğiliyor:
“ aslında sizde onları seviyorsunuz efendim. Benim gibi sizde seviyorsunuz, ayrılığımız yalnız sözcüklerde.”
Konuşamıyorum, başımı eğiyorum. Autodidacte’ın yüzü neredeyse yanağıma değecek. Ukalaca gülümsüyor. Karabasanlarda olduğu gibi ta burnumun dibinde. Yutmaya karar vermediğim bir lokmayı güçlükle çiğneyip duruyorum. İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar hayran duyulacak yaratıklardır. İçimi bir bulantı kaplıyor.
Yaman bir bunalım. Tepeden tırnağa sarsıyor beni. Bir saatten beri geldiğini görüyordum, ama bunu söylemek istemiyordum kendime. Ağzımdaki şu peynir tadı… Autodidacte çene çalıp duruyor, sesi tatlı bir vızıltı gibi geliyor. Ama neden söz ettiğini hiç mi hiç anlamıyorum. Başımı sallayıp duruyorum.
“… eski Roma’nın değil mi efendim?”
Autodida sanırım bir şey soruyor. Ona dönüp gülümsüyorum. Ne oldu? Nesi var? İskemlenin üstünde niçin dertop oldu? Demek, başkalarını korkutuyorum artık. Sonunda bu olacaktı zaten. Ama önemli değil. Korkmakta pek haksız değiller. Aklıma esen her şeyi yapabileceğimi hissediyorum. Söz gelimi şu peynir bıçağını Autodidacte’ın gözüne sokabilirim. Ondan sonra, buradakiler beni ayaklarının altına alıp tekmeyle dişlerimi kırabilirler. Ama beni alıkoyan bu değil, şu peynirin tadı yerine ağzımda bir kan tadı duysam da fark etmez benim için. Bir harekette bulunsam, gereksiz bir olayın çıkmasına neden olacağım, işte o durduruyor beni. Autodidacte’ın haykırışı da, yanağından akacak kanda, şuradakilerin yerinden fırlayışı da fazlalık olacak. Böyle fazladan var olup giden bir yığın şey var.
Hepsi bana bakıyor. Gençliğin ilk temsilcisi, o tatlı konuşmalarını yarıda bıraktılar.
Ayağa kalkıyorum, çevremde her şey dönüyor. Autodidacte çıkarmayacağım o iri gözleriyle bakıyor bana.
“ gidiyor musunuz yoksa?” diye mırıldanıyor.
“biraz yorgunum davetiniz için çok teşekkür ederim. Hoşça kalın.”
Ayrılırken bıçağı sol elimde tutmuş olduğumu fark ediyorum. Tabağımın üzerine atıyorum; tabak tınlamaya başlıyor. Kimse çıt çıkarmıyor, salonu geçiyorum. Yemeklerini bırakmışlar bana bakıyorlar, iştahları kesildi.
Yine de belleklerine iyice kazınsın diye çıkmadan önce geriye dönüp yüzümü gösteriyorum onlara.
“hoşça kalın.”
Yanıt vermiyorlar. Çıkıyorum. Yanaklarına renk gelir şimdi, hemen çene çalmaya başlar.
Nereye gideceğimi bilmiyorum; kartondan yapılmış aşçının yanında dikilip duruyorum. Camın öte tarafından bana baktıklarını görmek için dönmem gerekli değil. Şaşkınlık ve tiksintiyle gözlerler şimdi beni; kendileri gibi bir kimse, bir insan olduğumu düşünüyorlardı, ama onları aldattım ben. Bir adam görünüşünü ansızın kaybettim.
(…)


Önceleri okuduğum kitaplarda kelimelerin altını çizmek gibi bir alışkanlığım yoktu. Zira okuduktan sonra geri dönüp bakacağımı hiç düşünmezdim. Ayrıca ardımdan okuyacak olası bir kişiyi o kelimelere odaklamak… Herkesin önemseyeceği şeyler farklıdır. Bunu engellemek istemezdim doğrusu. İşte bu blogla beraber sizle paylaşmak adına altını çizer oldum kelimelerin. Ancak bu kitap işte bu blogdan çok önce okuduğum bir eser. Yani çizili bir yeri yok, öyle rastgele bir sayfa açıp yazmaya başladım. Beni buna ne etti, neden kitaplıktaki yerinden çıkardım. Hiçbir fikrim yok. Üstelik günlerdir ders çalışırken, kalın kalın kitaplarla uğraşa dururken. Özetle: Sartre amca candır, okuyalım okutalım :)

Avangart

Bu programın hastasıyım. Keşfedeli çok değil birkaç ay oldu. Ne zamandır bahsetmek istiyorum fakat inanması güç, üzerine internette ne bir foto ne de bir yazı bulabildim. Hayır, saat kaçta ve haftanın hangi günü yayınlandığını da bilmiyordum. Gecenin bir vakti rast geliyordum işte. Dedim madem bir fotosu dahi yok, bekle Levent. Gecenin en karanlık zamanında çıkıverir karşına. Ve işte sabaha karşı 04.10’da danaNanaNn! Program başladı. Efendim bir müzik programı Avangart ve şu aşağıdaki iki abi başrollerde. Uzun saçlısı modaretör kır saçlısı ise sanırım bir gazeteci. Hani koca programda hepi topu dört beş şarkı anca çalıyor. Geriye kalan kısım, bu iki abinin tatlı Kıbrıs lehçeli sohbetleriyle dolu. Ağırlık müzik olmakla beraber, sohbet hayli renkli, bazen yavru vatanın sosyoekonomik problemlerinden, bazen hollywood’tan, bazen Ali abinin gazetecilik anılarından, bazense sadece geçmişten bahsediyorlar :)

Televizyon dünyası hep böyle olmuştur. Eskiden de en güzel filmler, programlar gecenin köründe yayınlanırdı. Hani hoşuma da giderdi. Çünkü genel izleyicinin beğenmeyeceğini düşündükleri, yüksek kültüre hitap eden azınlığa ayrılan saatlerdi bunlar bence. Artık bu da yok, günün tekrarlarıyla dolu, sabaha karşı öğle kuşağının tekrarları dönüp duruyor ekran. Neyse efenim, az önce haklarında ufacık bir yazıya ulaştım. Program BRT1’de Çarşamba ve Cuma günleri primetime’da yayınlanıyormuş. Bir de işte fotosunu çektiğim gibi değişik günlerde sabaha karşı tekrarları var. Dinleyecekleriniz yaklaşık şöyle şeyler:
bill withers - ain't no sunshine
sting- fragile
rod stewart - sailing
mick jagger angie
Not: tv2 'pazar akşamlarını Woody allen filmlerine ayırmış :) İlgililere duyurulur. Şu gereksiz makaslamalar olmasa daha bir izlenir olur ya. Bunla alakalı uzunca bir yazımda duruyor taslaklarda lakin son zamanlarda fazla tv'den bahseder oldum sanki. Hem bu sancılı günlerde gereksiz laf kalabalığı yapmak istemem. nokta.

24 Kasım 2013 Pazar

Daldan dala...edebiyat ve sinema...


Hiç yazasım yoktu aslında ama sıkça takip ettiğim bloglardan biri Sarter’in “Sartre amca’nın” (bu amca benzetmesi yalnız bana ait sanıyordum J ) bir kitabını paylaşmış. Kitabın albenisi müthiş, zaten  Sartre olması okumak için başlıca neden ama ondan ziyade kitabın Varlık yayınlarından çıkması ve eprimiş görüntüsü insanın başını döndürüyor.Ama ben hâlâ Sartre’in özgürlük yolu üçlemesinin kalan ikisini okumayı hedefliyorum.Allah’tan ödünç kitap veren Taksim’deki Atatürk kitaplığından bunları bulabileceğimi öğrendim. Ne demek istediğimi aşağıda bir örnekle de anlatacağım ve eminim edebiyatsever birçok kişi benle aynı fikirde olacaktır. Bir erkek olarak diyebilirim ki neredeyse mesela hmm… mesela Eva mendes’in bir fotoğrafı veya eprimiş bir kitabın kapağı bana yakın bir his yaşatıyor. Bu benzetmeyi da sanırım sadece az sayıdaki hemcins okurlarım anlayacaktır J  ya da madem konumuz edebiyat, Mendes’i Nicole Kidman’ın Virgina Woolf’u karakteri ile değiştirelim J Bknz. 

Uzun yıllar önce elime Ernest Hemingway’in Kilimanjaro'nun Karları adlı kitabı geçmişti. İyi yanı ufak yaşıma rağmen TRT’de filmini de izlemiş ve çok beğenmiştim. Okumak için sabırsızlanıyordum ve bir çırpıda okudum. Filmin öyküden çok daha iyi olduğunu itiraf etmeliyim. Başrolünde bir çoğunuzun anımsayacağı Mobidyck’in kanlısı kaptan Ahab başroldeydi,(Gregory Peck) bu da filmi kitaptan üstün tutmama önemli katkı yapmıştır muhakkak.  Neden Mobydick’e atladığıma gelince aynı Peck işte Klimenjero'nun Karları'nda oynamıştı:)Benzer bir konu olan “İhtiyar adam ve deniz” de aklıma geldi ki bu da Hemingway’in ünlü öykülerinden biridir. Burada da Spencer Tracy’nin performansı unutulmazdı. Daldan dala atlamaya devam… ve yıllar sonra Hemingway’in adı Meg Ryan ile N. Cage’in başrolünü paylaştığı City of Angels’da geçiyordu. Anımsadınız mı ? hani Cage’in Meg’ e hediye ettiği kitap. Bknz  

                                                                                          


 Mobydick- Gregory Peck                                             Old man and the sea- Spencer Tracy


İşte böyle sayın okur ve işte Kilamanjoru’yu bir çırpıda okumama neden olan şey.Sizde benim gibi soldaki kitabı görünce sağdakine göre tuhaf bir cazibeye kapılmaz mıydınız ?
                                            

      Dipnot: sanırım Robert Redford ihtiyar adam ve deniz'in yeni uyarlamasında oynamış.Ya da çok benzeri bilemedim. Ancak ustanın en iyi performanslarından biri olduğu kulislerde konuşuluyor. Bir de gregory Peck'i imdb'de biraz araştırdım da hâlâ yüzyılın en iyi filmlerinden biri olan bülbülü öldürmek'i izlemediğimi farkettim,bu da kendime kişisel nottu :) İyi seyirler,okumalar...

31 Temmuz 2012 Salı

Yılkıya bırakılmış atlar gibiydik..


Yazılarım sıklaştıkça kötüleşmeye başladı; farkındayım. Bunda takip ettiğim blogların etkisi oldukça fazla. Hemen hepsi entelektüel ,kaliteli insanlar, ele aldıkları konular bunun en büyük göstergesi. Kendimi bi halt zannederdim ama gittikçe küçülmeye başladım.Ne de güzel oluyor inanın.

Dün arkadaşıma anlattıklarımı sizle paylaşayım.

 “Çok rahat yaftalıyoruz insanları,önyargılarımız çok fazla.Oğlum yıllardır radyo 3’ü dinlerim ben. Sen tiyatrolara yapılan bürokratik baskıyı,katli duydun basından, sadece bunla kalsa uzun zamandır Radyo 3’e ket vuruluyor. Önce bir bakan çıktı dedi ki; halkımız caz müzik olsun,klasik müzik olsun dinlemiyor,o sebeple bu radyonun yayınları kısaltılacak.Ve ardından yurdun genelinde yayın yapan radyo 3’ün atıyorum Gazi Antep ,Van,Trabzon gibi yerlerdeki frekansı başka radyolara devredildi. Neyse konumuza dönelim.Abicim mesela Mozart’ın bir eseri çalardı radyoda yıllar öncesi ve telefonla ilk bağlanan kişiye mutevazı bir hediye verilirdi soruyu bilirse,çoğunlukla bir kitap.

Şahit olduğum bir telefon konuşması:
Alo buyurun radyo 3’tesiniz. Kimle konuşuyorum.
Merhaba ben Ayşe falanca
Ayşe hanım ne işle meşgulsunuz ve nereden arıyorsunuz?
Ev hanımıyım, Sivas’ın bir köyünde yaşıyorum,çoluk çocuk uğraşıyoruz işte.
Peki Ayşe hanım çalan eser Mozart’ın hangi eseri biliyor musunuz?
Hmm sanırım çalan Mozart’ın 1 nolu keman konçertosu’ydu.
Bildiniz hanfendi,bizden Sartre’ın Bulantı isimli bir romanını kazandınız.

Ulan kafamı buluyorlar bizle olmuştum oğlum.Bende yıllardır dinlerim ama ne senfoni numarasını bilirim ne de kimin icrası olduğunu, belki çaykovski’nin birkaç eseri. Ama hayır dostum,bu ülkede böyle insanlar var,az da değil belki sayıları.Anadolu’nun filanca köyündeki çoban Ali neden okumamış olsun Kafka’yı, neden gündemle alakadar olmasın.Aytmatov’un neredeyse tüm kitaplarını okudum.Onda da aynı şaşkınlığı yaşıyordum.Mesela yılkıya bırakılmış atlara çobanlık eden bir köylü- ki vaktinin çoğu bir dağın en zirvesinde geçer- siyasetle oldukça alakadar ve bilinçliydi.Ülkesinin gerçeklerinin farkındaydı ve gerektikçe kente iniyordu. Mesela Leyla Müldür’ün bir programı vardı yıllar önce TRT2’de.O yıllar trt 2 bir kültür sanat kanalıydı. Şimdiki gibi iktidara biat etmiyordu. Atilla Dorsay’ın Rekin Teksoy’un sinema üzerine programları vardı.Hani zor bulunan filmlerdi.Rekin ağbi bizzat mesela Çek bir yönetmen’den araya bir sürü aracı sokarak filminin kopyasını isterdi.Ülkemiz sinemalarında yer bulmamış filmler,izledin izledin yoksa bir daha tüm ömür göremezsin.İnternette de bulamayacaksın emin ol,ne şanslıydım kendi adıma. Şevket Uğurluer hafif batı müziğinden örnekler verirdi.Şimdi 80’lerinde sanırım, hâlâ bir takım Hotel lobilerinde çalıyor.Yerini ne mi aldı,Ümit Besen’le anılarla müzik.Hayır,aşağı görmüyorum ama…

Neyse Leyla Müldür diyordum,kadın gezi programı gibi bir şey yapmıştı.Filanca köye gidiyor ve kahvede çayını yudumlayan Mehmet amcaya şöyle bir soru soruyordu : ‘ Dostoyevski’nin yazarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz’ ulan ne yapıyor bu kadın diyordum kendi kendime.(Belki Leyla Müldür değil de başka bir şairdir yanlışsa affola) Sonra n’oldu biliyor musun dostum zamanla cevaplar almaya başladı.Ali dayıdan,bakla ayıklayan Fatma teyzeden falan. Evet, o kadın aşağı görmek bir yana karşısındaki muhatabının bunu bilemeyeceğini düşünmüyordu, ya da bilmesi gerektiğini düşünüyordu.Bir şehir züppeliği, bir ukala tavırı hak görmüyordu üzerinde. Gelelim takip ettiğim bloglara; “-  levo senin bloğun mu var,versene adresini” “yok aga tanıdıklarımdan gizliyorum zamanında fazlaca afişe ettim kendimle ilgili şeyleri.” Neyse baktım, incik boncuk dizen ,ördüğü hırkayı paylaşan yemek tarifi veren o kadınların bir çoğu arada Sartre,Puşkin veya İngmar bergman’dan,Paganini’den bahsediyor. Anlatabiliyor muyum. Çoğu beni takip etmesine rağmen ben takip etmezdim onları,ancak beni okuma listelerine koymalarından anlamalıydım.Bu arada nedense okurların sanırım hepsi karşı cinsten,kötü mü hissetmeliyim bilmiyorum.Kendimi Ahmet Altan,Cezmi Ersöz falan gibi hissettim.(pek sevmem bu adamları)İlk gençliğimde kızlar bunları okurdu.Şimdilerde Elif Shaphak denilen yazarı okuyorlar ya neyse..( taşlanıcam şimdi,Elif Şafak’a laf ettik ) Nerden girmiştim bu konuya dostum,uff! Yaşlanıyorum ben.Çenesi düşük ihtiyarlara döndüm,hem de konunun kıçını başını birbirine bağlayamayan”

Ben olsam beni okumazdım sayın okur,mimlemek ,ödül vermek falan gibi aptalca şeyler var bu blog aleminde.Ben daha önce yaptığım ve şu yukarıda bahsettiğim okunası bloglardan bahsedeyim.Geçen sefer gibi linklerini vermeyeceğim.İzin almadan paylaşmak ayıp oluyor sanki ve liste kabarık bunla uğraşamam şimdi. İsimden aratın gogulda karşınıza çıkar.Bu arada en favori bloglarımın nedense en fazla 3-5 okuyanı var, zaten görünen o ki sen takip etmeden kimse seni takip etmiyor.Yorumlarda öyle,şu 3-5 okuru olan bloglar sağolsunlar bu riyaya düşüp beni izlemiyor,hatta yaptığım yorumları yanıtlamıyor bile.Cool adamlar canım :) hemcinsim olabilir bak onlar emin değilim.Neyse işte liste,ah! Bu arada cidden bir süre yazmasam iyi mi olacak ne, ya da yazayım da kimse okumasın.Okumayın be vallah,gittikçe saçmalar oldum.Ben yaza durayım,siz bir iki ay sonra falan bi uğrayın,anca düzelirim bence.Hadi Levoo ver şu listeyi,ay çenene…

7.oda – sanırım herkesin bildiği sağlam blog,sık yazmaz ama özenli ve bahsettiği konuya hakimdir.Cafe-melange- iki bloğu var bildiğim,iyidir.Buraya hiç uğramayanlardandır kendisi :) resimnotları – az güncellenen faydalı bir blog,yeni keşfettiklerimden.sanırım okuma listesinde değilim.Olsun saygı ve selamlar…Asla olmadığımın aynısı – bu bloga yeni eklendim ama fena değil gibi,takipçisi olacağım.atlasın yükü- bu da yenilerden,o da beni izlemiyor yanılmıyorsam,ayrıca sevdim :)  bir vizörün arkasından – bu abi çook az yazıyor izleyen bi benmiydim bilemedim şimdi,keşke yazsa dediğim bloglardan. Bendenbenkim – yakında yayın hayatına son vereceğini söylemişti,umarım devam eder. Delimine – yakında bir milyon takipçisi olacağını sandığım blog.Eski-tas- ooo! Bu abiyi yeni tanıdım,belki kadın ne bileyim. Çok iyi bence, ama yorum falan bile yapmak yasak,o derece yani. Ezvelez- benim gibi vudi ellın hayranı olduğundan sevdiğim cici blog :)Ostobus – iyiydi bu,hem hemşehrimdi yanlış anımsamıyorsam,sinemadan falan yazar,iyidir.ancak yazmaz oldu. hayal kahvem- bir şey yazmaya gerek yok,beni okuyan herkes zaten sanırım kendisine ekli :)çiçeklendim – iyiydi bu yazmaz oldu derken,şimdi baktım bir post girmiş,yazı bitsin okuyacağım ;) kahve-molası – hani el atsa sağlam yazılar çıkacak olan blog,listenize alın bence. Kitaplar ve notlar – çok fazla takip ettiğim kitap blogu var,bunu yeni ekledim.Sanırım pişman olmayacağım.kırmızı ruh – vallah ben seviyorum yazılarını,sizi bilemem :)

Üfff! Ne kalaba liste bu yahu bir sigara molası verelim.eveeet nerde kaldık ;

Kıyıyavuranhayaller- bak bu da iyi olacak gibi,hem takip ediyom diye takip etmeye kalkmadı beni :)Lafanino- iyidir,candır vs. :) laylaydylay – bu blogu sıkı takip edeceğim gibi. Muradımaerdim- uzun zamandır yazmıyordu,şimdi öğrendim bir sıkıntısı varmış,Allah yardımcıları olsun.nezle likarga- ayda bir yazıyor sanırım,ama iyi blog.onemovieonebook- okuyanı azdır, kendiside yazmaz,yazsa n’olur sanki :( pelin-pembesi- yoksa hâlâ takibe başlamadınız mı ? her nasılsa izleyici kısmında görünmez oldu,ama hâlâ okuyor sağolsun :) hep izleyeceğim bloglardan biri olacak kendileri.soru işaretlerim – ben yeni izlemeye başladım,bence izleyin ısrarla tavsiye olunur.the- melpomene- kitaplar üzerine yol gösteren,blog dünyasına dalmama sebep olmuştu kendileri,kırmızı’da aynısını demişti :) paralamadefteri- sevgili coraline’in bloğu,okuyun derim.Bu günlerde vakti de bol sanırım,sıkça yazıyor :)vee alfabenin son harfi, zefiryazin-  iki üç takipçisi var,biride benim :)

Ha birde fark ettiğim birkaç blog var,sayfalarının sağında solunda blog listelerinde görüyorum kendimi sağolsunlar.İzliyorlarsa da şu gizli izleme şeyi var ya(her neyse) onu yapıyor olmalılar.en çok sizi seviyorum ama takip etmiyorum :) Haa! Son olarak istesemde izleyemediklerim var,benim listemdeler.İzleyememe sebebim profillerine tıklayınca sayfalarının linkini göremiyorum.bu  sorun bende de vardı arkadaşlar.Yorum yaparsanız oradan blogunuza ulaşılıyor- ki siz daha yapmadınız- ama benim takipçiler penceremde resminize tıklayınca sayfanız gözükmüyor.eğer okuyorsanız bu yazıyı ve bu adam neden beni okumuyor diyorsanız sebebi bu.Sanırım yazmayacağım mı artık ne,sanki son sözlerimi eder gibi oldum :) yukarıda Aytmatov, yılkıya bırakılan atlar falan dedik ya,aklıma geldi işte :)

Avara
anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerikası vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerikasını aradı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dunyanın bütün limanları
önümüzde sessizce uzardı

biterdi plak, disk boşa dönerdi.
düşlerimiz çarpıp geri dönen sulardı şimdi
 böyle zamanlarda ilk sözü söylemekten kaçınırdı herkes
 sonra biri usulca kalkar,
herkese çay koyardı
anımsıyor musun?

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi.
her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun maceralar umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzalıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün pencersinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiceklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerikaya
kendi Amerikası da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
herşey o eski rüya da kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldukleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?

Murathan Mungan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...