Öğlen üzeri, iki gecedir “ Yanık
Saraylar” TV sehpasının yanında bana göz kırpıyor. Bir romanı henüz bitirdim,
hazmetmeye çalışıyorum bekle n’olur. Hem, hem korkuyorum nedende seni
okumaktan.
Saat 15.30 kitap ellerimin
arasında, bu kadar direnebildim. Altı öykü var, ilkini okumaya başlıyorum ancak
birkaç sayfa sonra idrak etmeye başlıyorum yazılanları. Öykü bitiyor.
Şaşkınlık, hayranlık, hüzün. Kaç zamandır saklamaya çalıştığım karanlığım tozlu
halımın altından süzülerek odaya doluyor.
Az beklesem mi? Belki çok erken,
kapatıp dışarı çıkmalı, çık Levent. Çok geç, ikinci öyküdeyim.“İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum.” İlk cümleyle
birlikte öykünün içindeyim bu sefer. Artık birer yabancı değiliz ne de olsa.
Yaşarken tanışmayı çok isterdim Sevim Burak’la. Çok üzgünüm, artık biliyorum,
yokluğunu hep hissedeceğim farkındayım. Üstelik henüz ikinci öykünün
ortasındayım. Sayfa 22 belirsiz bir ürperti giriyor içime, titriyorum. Odam
soğuk, çok soğuk… Kapıyı açıp bir şey soruyor kardeşim, yoksa annem mi emin
değilim. Öfkeyle bir şeyler söylüyorum dinlemeden. Neden öfkeliyim? Kapı
kapanıyor. İkinci öykü bitti.
Ertesi gün.
Kitapla aynı adı taşıyan üçüncü
öyküden neredeyse bir şey anlamıyorum ama ilgim azalacağına aksine çoğalıyor.
Hani sözlerini anlamasanız da çok sevdiğiniz yabancı bir şarkı gibi. Burada da
karşıma “La Traviata” çıkıyor: “ Fulya
Teyze’m benim gözlerimi gördüğü zaman (TAM BİR EFSANE- TAM BİR ÇOCUK
MASALI)diye bağırmış. La Traviata dinliyormuş.” Verdi ne çok yazarın
hayatına girmiş. “Büyük Kuş” adlı öykünün ortasında okuduklarım, bu ruh
devinimleri aklıma David Lynch’in Mulholland Drive filmini getiriyor. Yatak
odasında o güzel ama soğuk vücuduyla hareketsizce ne zamandır uzandığı belirsiz
Betty(Naomi Watts)durağan yaşamının aksine kafasının içinde bin bir fırtına
kopan o zavallı yalnız kız. Düşlerini, düşüncelerini toparlayabilse… Ah! Nasıl
bir girdaptır ki, boğulmamak imkânsız. Belki birazda cazibe hanımın gündüz
düşleri gibi.(ama pek anımsamıyorum ki o filmi)
Beşinci öyküyü annesine ithaf
etmiş. Okurken öyküde geçen karakterleri ilk iki öyküde de gördüğümü fark
ettim. Ve sonra daha birçok şey… Açıkça kendi yaşamından bahsetmiş yazar
burada. Belki bu anlaşılmasın diye böyle kapalı bir üslup tercih etmişti. O
yüzden neredeyse bir yanılgı payım olmadığını düşünsem de çözdüklerimi kendime
saklıyorum. Son öykü, yemek yemeli…
İki gün sonra.
Son öykü de bitti. Artık daha
eminim kimden neden nasıl bahsettiğinden. Belki yanılıyorum,hem bu hiç önemli
değil zaten. Latife Tekin’den sonra tanıdığım en özgün kadın Türk yazarlarından biri
oldu Sevim Burak.- Tabi dağarcığım genişledikçe değişecektir bu durum,öyle çok
okunacak isim var ki-Aynı değil elbet, Tekin özellikle ilk romanlarında
tekerleme gibi yazar.Uzuunn bir tekerleme okuyorum sanırsınız ama işte enikonu
bir romandır. Ormanda Ölüm Yokmuş adlı romanında üslubu değişik ama gene
oldukça şahsına münhasır. Son iki romanını ise henüz okumadım. Neyse konumuz
Tekin değil,Sevim Burak. Bu sefer böyle bir anlatım şekli seçtim sayın okur,
daha ilgi çekici olacağını düşündüm kim bilir. Birazda yazardan etkilenmiş
olmalıyım istemeden :) Keyifli okumalar…
La Traviata; yürüyen merdivenlerden
metroya her iniş ve çıkışımda yaklaşık bir aydır uzaktan gözüme çarpan afiş.
Kadıköy Süreyya operasında sahnelenen bir oyun, Guiseppe Verdi’den. İlk
gördüğümde ne hoşuma gitmişti. Nişantaşı Mecidiyeköy gibi semtlerin peronunda
görmek ne kadar olağansa işte doğup büyüdüğüm banliyönün durağında görmek o
kadar sıra dışı, sanat adına o kadar sevindiriciydi. Artık bir internetimde olmadığından,
her defasında ulan bir dahaki geçişimde normal
merdivenleri kullanıp tam olarak ne zaman, nerde sahneleniyor yakından bakmalı
diyordum.Sen değil misin düzenli bir şekilde haftanın belli günleri sekiz on
kilometre koşan, şehri neredeyse çoğu kez yürüyerek arşınlayan? diye
sorduğunuzu duyuyor gibiyim. Doğrudur efem, ama nedendir bilmem bir yıldan beri
işte bu lükse alıştım ve insan bir kere lükse alışmaya dursun. İnanın cep
telefonu denen iğrenç aparatı da birkaç yıldır kullanıyorum, hâlâ alışmış
değilim ama ebeveyn baskısı diyelim biz buna. Üyesi olduğum operatörün böyle
bir abonesi olması ne şanssızlık olmalı, zira altı ayda bir altı liralık kontör
yüklüyorum o da hat kapanmasın diye. Bu afiş beni mutlu ede dururken bir
haftadır okumakta olduğum romanda bahsi geçtiğini fark edince sevincim ikiye
katlandı.Şimdi internetten bakıyorum da ocak ayı boyunca sahnelenmiş ama ne
yazık birkaç hafta önce sona ermiş, hoş devam etse de gidebileceğimi
sanmıyordum. Yirmi otuz lira arası sanırım biletler. Ama ne tahlili sayılırım
ki oyunu belki de operaya gidenlerden çok daha fazla özümsedim Mehmet Rauf’un
Eylûl romanı sayesinde. Acaba izlemeye giden kaç kişi Verdi’nin özellikle la
travita’sının notalarının Suat ile Necip’in aşklarını hissettirmeden
yaşadıkları yegâne sığınak olduğunu biliyordu.
“ Bazen öğrendim zannettiklerini onun yanında beceremeyince kızıyor, “
Ben işte iki sabahtır sizin için uğraşmıştım.”diye hırçınlaşıyordu. Maskeli balodan
bir potpuri vardı ki bazı parçalarındaki güzellik ve yüceliğe Necip doyamıyor,
“ Bunu bir sene devamlı dinlerim.”diye gülüyordu. Traviata’dan “melek kadar
saf”, Aida’dan “ Ah benim kaderim, sana merhamet versin” , Faust’dan
“ Artık
geç oldu, Adiyo!”parçaları böyle olmuştu.
Manon Lescaud onları büyülüyordu; üçüncü perdenin finali olan, “Yok,
ben çıldırmışım, bak, nasıl ağlıyorum.”parçası birçok kere tekrar ediyordu; “Ah
Manon”diye Necip şarkı söylüyor, piyano ağır ağır inleyerek onlara her şeyi
unutturuyordu.”
Romanlarda her ne kadar
yazarların başkaca eserlerden bahsediyor olması hoşuma gidiyorsa musikiye
değinmeleri de bir o kadar hoş. Mesela
Tutunamayanlar’da anımsıyorum Oğuz Atay; Oblomov’dan Don Kişot’tan
bahsediyordu. Bir kitap kurdunu heyecanlandırır bu gibi manevralar sevdiği
yazarın referansıyla bahsi geçen kitapları okumaya teşvik eder, keza müzik de
işte böyle. Çok değil geçen yaz İnci Aral Şarkını söylediğin zaman adlı
romanında Cihan ile Deniz’in tıpkı Eylül’de olduğu gibi piyano başında geçen
aşklarını anlatırken Albinoni’nin Adagio’sundan bahsetmişti. Bende yazının
sonuna bu muhteşem besteyi iliştirmiştim. http://kafkayamektuplar.blogspot.com/2012/03/inci-aral-sarkn-soyledigin-zaman.html
Radikal’de ki köşe yazısında
Selim İleri(bu günlerde sıkça adını geçirir oldum blogda)Eylûl’ü Artemis
yayınlarından okunması gerektiğini çünkü yıllardır birçok yayınevinin romanı
gereğinden çok günümüz Türkçesine sadeleştirilerek dil ve üslubun talan edildiğinden
yakınıyor.Haksız sayılmaz maalesef bende kötü bir basımını okudum.Alın size yine
aynı köşe yazısından bir edebiyat dedikodusu:Halit Ziya bir anı yazısında batı
musikisinden hoşlanır geçinen Rauf’un konser sırasında uyuyakaldığını pek
eğlenerek yazmış.Diyelim doğru bunun romana menfi bir etkisi olabilir mi,asla.
Hatırlayan bilir bu kitabın ortaokul dönem
ödevim olduğunu ve yıllar sonra nasıl edindiğimi, pek önemli değil ama gene
yazalım yeni okurlar için. Peyami Safa’nın Biz İnsanlar adlı romanını ikinci el
kitapçıdan alırken bir kütüphaneye ait olduğunu fark etmiş bunu satıcıya
gösterince her nedense panikleyerek,ikinci bir kitabı ücretsiz alabileceğimi
söylemiş ve bende Eylûl’u böyle edinmiştim. Yaklaşık 20 yıl sonra
kitaplığımdaki rafıma böyle gelmişti. Okumakta şimdiye nasipmiş. Gerçekten
muhteşem bir roman, ilk gençliğinizde okuduysanız bile yine okumakta fayda var
derim ben.
Şayet “Kasımda aşk başkadır” filmiyle vuruldunuz ah vah olduysanız yanılıyorsunuz.
Romanı bitirdiğiniz zaman anlayacaksınız ki asıl Eylûl’de aşk bambaşkadır ;)
Romanın konusuna gelecek olursak:
(güzel Türkçemize yeni giren “spoiler” vermemeye özen göstererek.) Necip
uslanmaz bir çapkındır, aslında okudukça anlıyoruz ki gerçek aşkı ararken birçok
bedenle bir olmuş; uğrak yeri olan Beyoğlu’nda tanıdığı bu kadınlar zamanla karşı
cinse katı bir tutum edinmesine sebep olmuştur. Zevk ve sefa peşinde koşan
özellikle kocalarını rahatlıkla aldatmayı huy edinmiş kadınlar… Bu sebeple
evlilik kurumuna son derece karşıdır. Ta ki dostu Süreyya’nın evine yaptığı sık
ziyaretler sayesinde Suat ile tanışana dek. Elin ele değmediği bir aşk bu ve
uzunca süre içinde yaşattığı tek taraflı bir aşk. O Suat’ın daha ziyade
namusuna kocasına olan sadakatine zarafetine hayranlık duymaktadır. Ve dostu
Süreyya’yı bundan dolayı çok şanslı bulur. Acaba evlilik konusunda, tüm
kadınların aynı olduğu konusunda yanılmakta mıdır? Başlarda takdir ettiği,
imrendiği bu çiftin, sadece saadetine tanık olmak nedeniyle yaptığı ziyaretler
sonunda elinde olmayarak Suat’a âşık olur. Acaba aşk mıdır bu? Hem olacak iş mi
en yakın dostunun karısı? Yanlıştır bu yanlış, ayıp günah(!)Hem Suat’a açıldı
diyelim o bunları hissetmekte midir? Kadıncağızın günahına girmekte cabası, hem
diyelim boş değil o halde Suat’da o lanetlediği diğer kadınlarla aynı kefeye
girmeyecek midir? Of! … İşte sonrasında olacakları okudukça göreceksiniz.
Okumuş olmaktan son derece memnunum, ısrarla tavsiye ediyorum.
“ Evet, layık olan mesut olur ya
da Goethe’nin dediği gibi layık olan kazanır, kazanmayan layık değildir”(s.36)
“…Bilmezsiniz Beyoğlu hayatının,
hatta eğlenilecek mevsimde bile nasıl bunaltıcı, beyin ezici bir hâli
vardır. Önceleri bin bir renkli bir
hayat görünür, hiç birine benzemez aşamaları var gibi gelir; fakat o kadar tek
renk, aman yarabbi o kadar tek renktir, görülen yüzler o kadar daima aynıdır
ki… Mahremiyetsiz, samimiyetsiz, gösterişli bir taklitten, soğuk sarı bir
taklitten ibaret bir hayat.” (s.55)
“ Buna rağmen inkâr edemezsiniz
ki kadınları nefistir” s.(55)
“ Ah insanlar, şu insan kalbi,
yüz bin anlamlı bir sır, içinden çıkmak mümkün değil” (s.56)
“ Elindeki kâğıtların arasından
bir şey arayıp piyanonun önüne koydu, Suat, “Gravinya” dedi. “Âlâ”dediler.
Gravinya’yı ikisi de çok seviyorlardı. “Onda her şey var;” diyordu, “oynak,
çevik, üzgün, süzgün. Her tel var” (s.66)
“ O her aşktan zehirlenmişti;
önceden kendini bir kere görmek için canını vermeye razı bir iki kadın, parası
mı, yoksa kendisi için mi teslim olduklarından tereddüt ettiği birkaç kız,
hayvan gibi gelip ayaklarının altına, gençliğinin önüne yatan dört beş kadın…”
(s.70)
“Ah, ara sıra ruhunu heyecanla
ürperten saflık eğilimi ve şiir sürekli olsaydı… Herkes gibi o da hayatı sade,
masum gözlerle görseydi. Hayat onu kollarının arasına alıp tırnakları, dişleri
ile paralayarak bu hâle getirmemiş olsaydı…” (s.71)
“ Erkekler var ki olmasalar iyi olmazdı,
fakat kadınlar da var ki olmasalar hiçbir şey olmazdı… Elem de saadet de.”
(s.76)
“ Erkek kalbinin kadın kalbinden
daha çok isteyici olması bir haksızlık değil miydi? (s.83)
“Ah ne kadar yazıktı! Bu kadar güzel,
temiz, büyük bir ruhunda heveslerine esir düşmesi, çirkinleşmesi, kirlenmesi ihtimali…
Ah ne kadar yazıktı! Niçin böyle oluyordu! İnsanın hayatını temizliği, saflığı
için feda edebileceği bir kadın bulmanın ne kadar güç olduğunu düşündükçe kalbi
ağlayacak kadar derin bir acı ile sızlıyordu.” (s.100)
“Ah eğer sende yalansan Suat,
eğer sende hainsen… O hâlde kime tutunmalı? Neye inanmalı? “s.(101)
“ bu bir sevişme gibi oluyordu.
Hiçbir zaman ne büsbütün güven, ne tamamen şüphe olmayan ve asıl çekiciliği bu
tayin edilemezlik olan bir sevişme, karanlığın ve rengin genel olmasıyla
görülen eşsiz, candan, masum bir sevişme oldu.” (s.149)
“ Bu söz üzerine Suat’a,
hayatının bu çağı, ömrünün, kadınlığının eylülü gibi geldi. Eylül! Öyle bir ay
ki geçen her güzel günü için ona minnettar olmak gerekir. İçine birkaç günlük
kış hücumundan acı düştüğü için, insan o güzel havaların, devamlı yazın artık
geçtiğini anlayıp üzülür ve hasret çeker.” (s.181)
“Böyle, birbirlerine bir süre baktılar,
sanki gözler uzun süre birbirinden kaçan ruhların artık dayanma güçsüzlüğüyle
zayıf ve hasta, acıklı bir deyiş tokuşla büyülenmiş halsizdiler.” (s.183)
“Namus… Herkesin söylediği, fakat
kimsenin rast gelmediği bir tür kuş olmalı.” (s.204)
“Bu da mı her sevişme gibi sadece
bir nefretle kalbinde bir mezar bırakacaktı?” (s.251)
“Ah bu aşk ne acı bir yaraymış,
ne uğursuz bir şeymiş!” (s.257)
“Bari mutlu oldum ya, hiç olmazsa
gerçekten sevdik ve bir hayatta istenilecek kadar sevildik ya.” (s.286)