24 Ekim 2011 Pazartesi

Yağmur daha bir hüzünlü yağardı sanki...

         Doğru bir hayatım vardı benim. Şimdi olduğundan daha doğrucaydı en azından. Üstelik o zamanlar daha toydum ama doğruya daha yakınmışım meğer. O zamanda beş parasızdım ve o zamanda dert etmezdim bunu. Yalnız farklı olan öyle çok şey vardı ki… Mesela daha fazla kitap okurdum, parasızlığımı bahane etmezdim. Kuruş-kuruş biriktirirdim, gerçekten kuruş-kuruş. Okumak istediğim kitaba bir ay sonunda sahip olurdum belki ama başarırdım en sonunda. Sinemayı sinemada seyrederdim, bir sürü ücretsiz festival olurdu. Saatler sürse de Beyoğlu’na dek yürür ve izlerdim. Kar kış demezdim ve bir simit bir bardak çay yeterdi. Bir keresinde bir sinemanın önünde şakayla karışık para dilendiğimi bile hatırlıyorum. Kültürel bir dilencilikti, Allah rızası için şu filmi izlemem için bir sadaka diye dilenmiştik birkaç arkadaşla. Tiyatroya giderdik, bir kitapevine günlerce uğrayarak bir göz atma bahanesiyle bitirdiğim kitaplar bile oldu. Çok sevdiğim bir kaseti bu işlerde uzman bir arkadaşımın benim için aşırdığını bile anımsıyorum. Atatürk Kütüphanesi uğrak yerimdi, özellikle kış ayları. Hem sıcak oluyordu, hem de hiçbir ücret talep edilmiyordu. Bazen güzel kızlar bile doluşurdu içeri. TRT-2’de iki film birden kuşağı itinayla ve muhakkak izlenirdi. Öncesinde Atilla Dorsay ve Âlin Taşçıyan, film başlamadan önce çok kıymetli bilgiler verir can kulağıyla dinlerdim. Cumartesi akşamı da Rekin Teksoy hoca benzer bir program yapardı, yurdumuzda vizyona girmemiş filmleri özellikle 40’lar 50’ler sinemasını bize sunardı. Bazı filmleri bin bir rica ile film yapımcısıyla irtibata geçip bobinleri alıp izlememizi sağlardı. Attila İlhan’la Pazar akşamları edebiyat ve cumhuriyet tarihi üzerine eğitim alırdık. Şevket Uğurluer ağbi “Anılarla Müzik” adlı programında batı müziğinden şarkıları icra ederdi. Her hafta bir konuk çağırırdı, aman tanrım ne seslerdi onlar ve kimdi bunlar. Neden tanımıyorduk, neden şöhret değillerdi. Bende yazardım bir yandan inatla yazardım büyük bir zevkle. Hayatımın on yılı her gece masa lambamın loş ışığı altında sabaha dek yazardım, bazen aklıma bir dörtlük düşer başucumdaki kitaplara hemen sarılır kısık sesle okumaya başlardım. Radyo 3 veya joy fm’in müzikleri kulağımın pasını silerdi bir yandan. Heinrich Böll’ün romanının adı gibi dokuz buçukta bilardo oynardım her Pazar sevgili dostumla beraber. Vaktimiz azdı çalışan insanlardık pazarları dokuz buçukta bilardo, perşembeleri on birde satranç oynardık. Bunlar bahaneydi elbet maksat iki çift laf edebilmekti, sanattan siyasetten ve kendimizle ilgili konulardan bahsederdik. Cep telefonumuz yoktu bulurduk birbirimizi. Sigaradan feragat ederdim günlerce ve İstanbul’un güzel bir semtini keşfe çıkardık kimi zaman, şarkılar hep yanımızdaydı. Galata da balık tutar yoldan geçenlerle, denizle sohbet ederdik. Küçük bir dünyam vardı ama daha az yorucuydu sanki daha verimliydi. İnternet denilen teknolojinin başına geçip tuhaf kısır tartışmaların başına geçmezdim sosyal ağlarda. Çevremdi benim meselem herkesin olması gerektiği gibi. Buranın halkıyla genci yaşlısıyla bir şey paylaşırdım paylaşacaksam. Basket oynardık hemen her gün, nice gence ışık tutmuşuz meğerse o dönem. Aradan yıllar geçti hâlâ tanımadığım gençler yanıma gelip şükranlarını dile getiriyorlar. Ağbi sizin sayenizde kötü alışkanlıklardan kurtulduk, ağbi ufak demez oyuna alırdınız. ağbi filanca kitabı senin sayende okuduk, ağbi sizin sayenizde filanca okulu bitirdik gibi. Anımsıyorum şimdi, sporun haricinde ilgilenirdik biz gerçekten bu çocuklarla, elindeki çöpü yere atmaması gerektiğinden tutunda arkadaşının kilosuyla dalga geçmemesi etnik kökeninden dolayı yadırgamaması gerektiğine kadar.  Paylaşmayı öğretirdik… İnanın şimdi aklıma geldi cebimde bir not defteri taşırdım ve günlük programım vardı güne dair. Şu saat kitap okunacak, şu saat filanca film izlenecek, akşam şu vakit boş kâğıdın başına geçilecek gibi. Zamanı önemsememenin en iyi yolunun zamanı programlamak olduğunu o yaşlarda öğrenmiştim. Koluna saat takanlara kızardım, küçümserdim hatta. Bir zaman sonra fark etmiştim ki hayat boşa akıp geçiyordu. Ve insansak şayet öğrenmeli, okumalı, düşünmeli eleştirmeli ve üretmeliydik. Ancak bu şekilde son nefesini verirken pişman olmazdı insan. Hep şöyle derdim gençlere; mesela çok sevdiğin bir bilgisayar oyunu var, ondan keyif almak için hemen hemen olası tüm hamleleri yolları öğreniyorsun değil mi. aksi takdirde hem keyif almaz hem de başarılı olamazsın bir türlü. Yaşadığın hayatı da böyle algılamalısın derdim, işe de yarardı bu basit örnek.
             Sonra ne olduysa bir kopma oldu zamanda, ülkem çok hızlı bir devinime girdi. İleri doğru mu geriye mi anlayamadığım. Sanat siyaset hayat ilişkiler her şey yozlaşıverdi. Hiç bilmediğim konular tartışılır oldu, kalite adına ne varsa yok edildi. Az yaşamadım hani bu hayatta ne türban vardı ne de etnik sorunlar bu ülkede. Geçen dile getirdim döveceklerdi, benim ilk gençliğimde ev ev dolaşılıp kandil falan kutlanmazdı, mesajlar atılmazdı cepten. Yukarıda bahsettiğim insanlar televizyondan yok oluverdiler.  Okuduğum gazeteler dergiler birer birer yitip gittiler. Çocukluğumda saysan hem dünyada hem ülkemde en fazla elli yüz arası şarkıcı vardı. Birden binlercesi türedi. Seks-aşk birbirine girdi ve sanırım geriye sadece çiftleşmek kaldı. Şarap içerdik en fazla, duyardık esrar falanda içen varmış ama sadece duyardık. Sonra sentetik haplar LSD’ler giriverdi hayatımıza. Karşımızdaki adam sarhoş falan değil başka bir şeydi. Beyoğlu’nda serserilik yapmanın bir raconu vardı. Sokakta her babayiğit eline gitarı alıp çalamazdı, yürek isterdi. Şimdi her köşe başında bir embesil kafa ütülüyor. Hatta sonbahar kış daha mı romantikti ne, yağmur daha bir hüzünlü yağardı sanki. Kanserden ölmezdi insanlar, kanser bilinmezdi hatta. Mesela veremden ölmüştü bir akrabam kırklı yaşlarında, ölmek istemişti. Özetle daha mı siyah beyazdı dünya veya renkler birbirine karşı daha mı saygılıydı. Bir ahenk içerisindeydi sanki her şey, teknolojiye mi mal ediyorum ben şimdi tüm kabahatleri bilemedim. Hatta ne yazdım bilemedim ya, ama o zamanlar böyleydi işte her şey. İçinden geldiği gibi davranırdı herkes, Murathan Mungan’ın dediği gibi adresini yüzünde taşırdı o vakit insanlar. Lafın kıçı başı karıştı K. mesela on yıl önce olsa günlüğüme karalamıştım şimdi bunları. Yıllarca günlük tuttum ve özenle raflara dizdim onları kronolojik sırasıyla. Kimseye yazılmazdı ki, ya da yazılırdı da yıllar sonra doğru bir kişinin tek bir kişinin eline geçeceğinin hayali vardı kafalarda. Böyle melankolik böyle çocuksuyduk işte her birimiz. Sonra… Sonra ne oldu bilmiyorum K. iyi geceler.

27 Eylül 2011 Salı

...boşluk doldurmaca

                Bakarsan neyin anlamı var ki. Ölüp gideceğiz işte her birimiz, anlam aramakla geçirmemeli vakti. Biliyorum çok zor, ben bile inanmıyorum bu yazdıklarıma. Nasıl yaşamalı derken acaba hayatımı ıskalıyoruz. Hoş ya! Iskalamak imkânsızdır nefes alıp verirken. Olsa olsa zulüm ediyoruz kendimize. Güzellik,zenginlik, kariyer, iyi bir sevgili ve…………..,boşluk doldurmaca bir sürü. Hangimiz mutluyuz ya da hangimiz hoşnut yaşadığı hayattan,daha doğrusu hangimizin sorunu yok bizzat kendisiyle. En temel sorun kendimiz, varoluş sorunu… şu an iyiyim mesela,bunun tadını çıkarmalı. Yıllardır dinlediğim radyo kanalı açık,bildik melodiler. Bu bildiklik mutluluk güven veriyor az da olsa. şu küçük odamı da seviyorum, bazen daral gelse de seviyorum. Kitaplarım hemen yakınımda, az uzansam şimdi alıp birine göz atabilirim, bu da güzel hani. Yazmak da güzel, eğer beceriniz varsa resim yapmakta öyle, hatta beceriniz olmasa da güzeldir. Tıpkı karga sesinize rağmen şarkı söylemekten hoşlanmak gibi. Ya şu üzerimdeki yorgunluk öyle tatlı,öyle tanıdık ki bundan da keyif almalı. Hayat asla istediğimiz gibi olmayacak bunu kabullenmeli. Kendimizde istediğimiz gibi olamayacağız,bu bile nedense imkansızdır. Kötülerde olacak ve belki de zaten birileri için bizlerde kötüyüzdür. Herkes iyi olmaktan, hemen güvenmekten vb. şeylerden şikayetçi değil mi. o halde kim bu yetilerimizden serzeniş etmemize neden olan kişi. Evet bir kişi olmalı o, başka türlüsü mümkün değil. mantıklı gelmiyor mu, değil zaten. Hadi bırakalım bunları da hafif çakır keyif gibi yaşayalım hayatı. Aldatılmak, terk edilmek,dost kazığı falan… amannn boşverin ya. Öfke bile duymayın hele intikam almayı aklınıza bile getirmeyin. Yaşayın hayatınızı işte, ne duruyorsunuz. Zira zamanın durmaya niyeti yok.

Bunları bir dostuma yazdım K. hani uzağında sayılmaz senin ve belki de ulaşır eline . şimdi uyumalı hatta uzun süre uyumalı K. güzel bir düş görmeli. Sonra …sonrası hayat işte,hoşça kal.

11 Eylül 2011 Pazar

Ne kadar benziyoruz değil mi seninle?

                Öykü çoktan sona ermişti ancak kahramanı sinir bozucu bir şekilde “yaşamaya” devam ediyordu. Kötü bu, hem de çok kötü. Üstüne üstlük sigarası da bitmişti. Önce düşleri, sonra öyküsü ve şimdide lanet olası sigara. En doğrusu gözükmemek, yok olmak ortalardan, bu haldeyken birkaç iyi kişiyle iletişime geçmesi onu ayrıca üzüyordu. Ne yapmalı K? hayatıma son verecek cesaretimi, o bencil ruhu yitireli çok oldu. Gitmek… Gidebilecek kadar dahi gücüm yok ki; hem nereye gidilecek. Yaşadığım için özür dilemek de pek bir işe yaramadı. Aslında biliyorum yolu, çok acı verici ama tek bir yol var. Unutmalı Levent’i. Şu tekdüze, hiçbir şekilde kafasını bir boka yormayan. Tek derdi barınmak, mal edinmek ve iktidara kayıtsız şartsız biat eden aptallardan olmak. İktidar derken, hani Tanrı’da dâhil buna. Ne olacak ki, her şeyi kadere yormanın o dayanılmaz hafifliği ne keyifli olmalı. Özetle kapamalı, gözü kulağı ve de ağzını insan. Şaka yapıyorum K. bu hepsinden zor ve en erdemsiz seçenek. Ama biliyorum ki bir şeyin değişeceği yok. offff! Hayatım boyunca olumlu düşündüm mü bir kez acaba. Ne kadar benziyoruz değil mi seninle? Yalnız kusura bakma benim karamsarlığım daha büyük senden. Birkaç kitapta okudum, NLP’ mi ne diyorlar. Bunları yazanlar bilmek ile yapabilmek arasındaki o derin uçurumu bilmezler mi? pardon nasılda unuttum; tabi ya! Mutlu olduğum güçlü olduğum bir dönem olmuştu. Hasta ruhlu bir hatuna âşık olmuştum ve problemlerim ne küçük gelmeye başlamıştı. Şimdi böyle biri varmış gibi yapıp devam etsem ya hayatıma. Ne zayıflık. Mutluluk için, yaşam için birine bağlı kalma gereği. Kendi için yaşamalı insan, doğrusu yaşamı tek bir nedene bağlamamalı, hatta tek neden kendi olmalı. Çünkü sırasıyla yitebilir tutunduğumuz ne varsa. Hadi len! Ben bilmiyorum ki sanki bunları, öyle kolay mı? Hem kişi kendini yitirdiyse elbette bağlanacak başkaca bir şey arar. Neyse sevgili K. bu gece eğer uyuyabilirsem gene aynı aptal avuntu sayesinde olacak. Yarının bir şeyler, iyi bir şeyler sunabileceği ihtimali. Ufacıkta olsa var bu içimde ve yittiği an, pencere pek uzakta sayılmaz hani. Sevgiler K.cığım.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Tutamak problemi

             Anlatmaya korkuyorum sevgili K. hani anlatmaya başlasam bir yerden sonra öleceğimi sanıyorum. İşte gene başım dönmeye başladı, belki birazdan burnum kanamaya da başlar. Hep böyle oluyor benzer durumlarda. İtiraf ediyorum, en büyük korkum yaşıyor olmak işte. Her şeyden, herkesten korkuyorum. Ernest Hemingway’ın cesaretini de bulamıyorum içimde. Tek avuntum, senin gibi amansız bir hastalığa tutulmak. Zaten bir şey yediğimde söylenemez, dişlerim çürümeye dökülmeye başladı gıdasızlıktan, kemerime her gün yeni bir delik açıyorum. Sigaranın dumanını en derinlere çekiyorum. İşte böyle korkağım, yazıklar olsun Levent. Korkak, huysuz, miskin herif. Tanrı varsa eğer biliyorum o engel oluyordur buna, tuhaf bir mizah anlayışı olmalı. Benle eğleniyor işte ve sıkıcı bulana dek devam edecek bu durum. Bazen iyi şeyler ummaya cesaret edebiliyorum K. ama öyle çabuk sönüveriyor ki bu durum. Yakında sana yazmayı da bırakacağım sanırım. Gerçi kötü olur bu, öyle ya. Tüm sızlanışlarıma rağmen tutunuyorum işte bir şekilde sana yazarak. Tutamak sorunu yaşıyoruz her birimiz, farkındayım. Özel falan değilim, herkes gibiyim. Sende bizim gibiydin. Susmalıyım, yoksa yazdıkça daha kötü olacak gibi. Sevgiler…

3 Eylül 2011 Cumartesi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...