20 Aralık 2011 Salı

Eksik bir şeyler var; çözemiyorum. Rahatsız ediyor, içimi kemiriyor. Bir kadına taparcasına âşıkken de vardı bu, kalabalığın içinde, mesela dostlar arasında kahkahayla gülerken de… mutlu anlarımda yanımdaydı özetle,ya mutsuzluğumda ? ölümü çok yakınımda hissettiğim anlarda bile orada duruyordu işte. zaten ondandır hâlâ hayattayım ya. Bu eksikliği doldurana, ne olduğunu bulana kadar işte böyle devam edecek. Rüyada mıyım gerçekte miyim bilemeden.

10 Aralık 2011 Cumartesi

DOSTOYEVSKİ - ÖTEKİ

Arka kapak:


İnsancıklar yayımlandığında, dönemin büyük edebiyat eleştirmeni Belinski, Dostoyevski'yi şöyle övmüştü: "Yeni bir yazarın, yeni bir yeteneğin kalemi bu; onu tanımıyorum, ama bu roman Rusya'da hayatın sırlarını öyle kahramanlarla veriyor ki bize, bundan önce hiçbir yazar bu kadarını düşlerinde bile göremezdi." Ama bu övgülerin sarhoşluğuyla hemen ikinci romanını, Öteki'yi yazıp yayımlayan genç yazarı, bu sefer sert eleştiriler, daha da beteri büyük bir kayıtsızlık ve sessizlik bekliyordu. Dostoyevski'nin ilk kitabıyla kazandığı ilgi ve şöhreti kaybetmesine sebep olan, ama ölümünden sonra, başka dillere çevrildikçe değeri daha iyi anlaşılan bu unutulmaz romanını, Ergin Altay'ın Rusça aslından yaptığı çeviriden ve gelmiş geçmiş en büyük Dostoyevski uzmanı Joseph Frank'in kapsamlı sonsözüyle sunuyoruz.

"İleride Öteki'den benim başyapıtım olarak söz edecekler."

Dostoyevski
Kardeşi Michael'e yazdığı bir mektuptan, 16 Kasım 1845

"Öteki, Dostoyevski'nin yazdığı en güzel şeydir."
Vladimir Nabokov 

Okuyucunun gözünden:

Dostoyevski “Öteki” adlı uzun öyküsünde – ki kendisi roman diye tanılamış- dokuzuncu dereceden bir devlet memuru olan Golyadkin karakterinin üzerinden içsel bir yolculuğa çıkarak sıradan bir bireyin günlük yaşamda karşılaştığı sorunları, ikilemleri çarpıcı bir üslupla ele almaya çalışmış. Öykü boyunca bazen Golyadkin bazen de anlatıcı sürekli olarak dokuzuncu dereceden bir devlet memuru olmanın sıkıntısını dile getiriyor. Golyadkin insanların hep bir maskeyle dolaşmasından, iyi insanların azlığından, yalakalık ve ikiyüzlülükten, toplumsal sınıf açısından yüksek kişilerin diğerlerini eziklemesinden mütemadiyen şikâyet ediyor. Yalnız okurken anlıyoruz ki kendiside çoğu zaman bu yakındıklarını bizatihi uyguluyor. Sözgelimi alt dereceden memurları küçük görüyor, konuşmak dahi istemiyor. Uşağına karşı takındığı davranışlar serzenişte bulunduğu şeyler açısından hiçte uygun kaçmıyor. Ayrıca üst mertebedeki insanların arasına dâhil olmayı oldukça arzuluyor, kabul görmek için yalakalık yapmayı hiç sorun etmiyor. Yaşadığı kompleksten dolayı kazandığı paraları şık kıyafetlere, gösterişli takılara, lüks restoranlarda yemek yemeye harcıyor. Kendisiyle çeliştiğinin zaman zaman farkına varsa da her seferinde kendisinin ne kadar iyi, dürüst, doğru bir adam olduğu kanısına varıyor; hatalarına kendi çapında mazeretler bularak (hepimizin çoğu zaman yaptığı gibi) vicdanını rahatlatmayı her defasında başarıyor. Ancak bir yerde bu çelişkiler yumağı patlak veriyor ve kahramanımız ağır bir psikolojik travmayla yüzleşmek zorunda kalıyor. İşte okuyucu olarak bizlerde bu “nevrotik” durumun bir tanığı olarak yerimizi alıyoruz.

Dostoyevski uzmanı Joseph Frank’ın sonsözünden alıntılar:

Dostoyevski’nin, İnsancıklardan sonra yazdığı 1840’lardaki minör kurcalamaları üzerine doğru bir bakış açısı oluşturmak katiyen mümkün değil. Özellikle, bu erken dönem yaratımlarında, daha sonraki(ve çok daha büyük) Dostoyevski’ye dair birçok ipucunu, sonradan bakışın yardımıyla ayırt edebildiğimizden bu yana, çağdaşlarının tamamıyla olumsuz değerlendirmelerine katılmak elbette mümkün değil. Öte yandan, çağının acıklı miyopluğu olarak gördüğümüz şeyi reddederken, aynı derecede bariz ve belki daha affedilebilir olan bir hataya düşmemeliyiz. Potansiyel olanla gerçekleşmiş olan arasındaki çizgiyi belirsizleştirmemeli ve bu erken dönem eserini, sanki o,majör yapıtlarının tüm kompleksliğini ve derinliğini hâlihazırda içeriyormuş gibi okumalıyız.
… … …
Dostoyevski’nin sorununun bir kısmı şüphesiz, onu çok acele etmeye zorlayan yoksulluğuydu. Diğer kısımda, onu duygusal Doğalcılık damarını terk etmeye ve İnsancıkların zaferinin ardından, akıl bozukluğu ile hastalıklı bir büyülenme olarak görünen şeye ve mechatelnost(hayalcilik-fantezi) izleği üzerine lirik araştırmalara doğru apar topar kaymaya sevk eden sanatsal sabırsızlığı ve hırsıydı. ŞİMDİ BİZCE AÇIKTIR Kİ, DOSTOYEVSKİ DAHA SONRA MUHTEŞEM BİR ŞEKİLDE KAYNAŞTIRACAĞI ÜSLUPLAR VE KARAKTER TİPLEMELERİYLE DENEMELER YAPIYORDU.
… … …
Golyadkin’in iştah kabartan Klara Olsufyevna ile flörtü, BİR DELİNİN GÜNCESİ’nde Gogol’un poprişçin’in genel müdürünün kızına benzer şekilde sevdalanmasını anımsatır. Genç bayan onunla, babasının bürosundaki mobilyalarla olduğundan daha fazla ilgilenmez ve şaşkın Romeo İspanya kralı olduğuna katiyetle inanarak sonunda kendisini deliler-evinde bulur. Gogol’un bir başka öyküsü Burun’da, bu yeri doldurulamaz organ, beşinci derece memur(binbaşı rütbesini kullanmaya tercih eden) Kovalyov'un suratındaki münasip yerinden kopar ve daha yüksek rütbelilere ait bir üniforma giyerek önceki sahibinin şaşkın bakışları altında etrafta dolaşır. İki öyküde, açıkça aynı gelenek içinde iş görmekte olan Dostoyevski’de bulduğumuz toplumsal hırs izleğiyle harmanlanmış fantastik grotesk tekniğinin aynısını kullanır. Bununla birlikte, Öteki’nin gogolyen kaynakları katiyen yalnızca bu iki öykü değildir. Dostoyevski’nin  (başkalarıyla birlikte) bizzat kendisi, yani eserinin öncelikle Ölü canlar ile ilişkili olduğunu düşünüyordu. Yeni eserinin yayımlandığı gün zafer sevinciyle “Golyadkin, insancıklar'dan bin kat daha iyi” diye yazıyordu Mihayil’e.
… … …
Ölü Canlar’dan devralınan, Gogol’un geniş toplumsal hiciv amacıyla kullandığı sahte-kahramanlık tonlaması şimdi, biraz renksiz vodvil komedi seviyesine varana kadar büzülmüş bir dünyaya uygulanır… Bu yolla Dostoyevski, Gogol’un toplumsal psişik rahatsızlıklara dair nispeten sevimli kalan tasvirinin insani trajik yanını vurgular.
… … …
Öteki’nin ilk birkaç bölümü, Golyadkin’in bölünmüş kişiliğinin, bütünüyle bağımsız iki varlığa ayrılmadan önceki halinin parlak bir resmini sunar. Bir yandan Golyadkin’in sanki daha yüksek toplumsal bir mevkiye sahipmiş gibi davranma ve kendisine dair daha gurur okşayıcı bir imaj oluşturmaya yönelik belirgin arzusu vardır – o kupa arabası, uşak üniforması, sanki yeni damatmışçasına şık mobilyalardan fazla fazla satın aldığı alışveriş, hatta daha kabarık bir cüzdana sahip olmak adına banknotlarını bozdurmak gibi harika bir ayrıntı, hep bu yüzdendir. Klara Olsufyevna’nın lütfuna mazhar olma iddiası, bu yükselme ve ego hazzı dürtüsünün bir ifadesidir, sebebi değil. Aslında romanın orijinali, egosunu kabartan tatlı hayallere kapılmış olan Golyadkin’i şevklendiren bir pasajı içeriyordu.
… … …
Öteki, Bay Golyadkin, fırtınalı gecenin karanlığında ilk belirdiği zaman, şüphesiz tamamen bir psişik fenomenmiş gibi gözükür. Fakat gerçekte var olan bir Öteki’nin mevcudiyetinin diğer karakterler tarafından olumlandığı bazı(dairede geçenler gibi) sahneler vardır ve Dostoyevski bilerek, olagelenlerinin ne kadarının Golyadkin’in sanrılarından ve nesnel farkındalığının büyüyen kaybından kaynaklandığı hakkında bir belirsizlik durumunda bırakır okuyucuyu. Öteki, ister psişik ister maddi olsun, yine de onun işlevi hakkında kuşkuya asla yer yoktur.
… … …
Bay Golyadkin’in ötekisi, bir Sovyet eleştirmenin söylediği gibi, “(Golyadkin’in) ruhunun en bayağı ve en alçak niteliklerini” mi temsil eder? Ya da öteki, bir başkasının iddia ettiği gibi,Golyadkin'in bir birey olarak varoluşunu tehdit eden dışsal toplumsal güçlerin sanrısal bir imgesini mi temsil eder yalnızca? Bu alternatifler arasında bir seçim yapmak bana imkânsız gibi görünüyor, çünkü eğer Golyadkin'in varoluşu toplumsal olarak tehdit ediliyorsa bu tamamen, o kendi ruhuna (ya da bilinçaltına) ilişkin bir şeyi açığa çıkaran bir tarzda kendisini öne çıkarmaya kalkıştığından dolayıdır.
… … …
Bildiğimiz gibi, Dostoyevski’nin öteki’nin başarısına yönelik büyük umutları çabucak kırılmıştı. Eser, iki temel sebepten dolayı eleştirinin yakıcı ateşiyle karşılaştı. Biri basitçe – hem bir Gogol uzmanı olan hem de Dostoyevski’yi takdir eden Rus sembolisti Andrey Bely’den alıntılarsak- “öteki(‘nin) öznelerin, jestlerin ve sözel işlemlerin birbirine yapıştırılmasıyla bir yamalı bohçayı anımsatıyor” olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Öteki’nin sorunu, fazla taklitçi olmasıydı; diğer açıdan ise bütünüyle anlaşılmasına izin vermeyecek kadar özgündü. Çünkü Dostoyevski’nin anlatı tekniğinin kompleksliği onun zamanının okuyucuları için özel bir sorun oluşturuyordu.


29 Kasım 2011 Salı

Sana yazmayacağım artık

Gece...müzik...sigara...ve ben,lanet olası ben.
Ya sana ne demeli,benden aşağı kalır yanın var sanki.
Kendini çok sevdin aslında K. tek doğrunun sen, bütün dünyanın ise sakat-arızalı olduğunu savunabilecek kadar çok hemde.Sartre farklı mıydı sanki,ya şu bizim woody allen'a ne demeli.New york sokaklarında dolanırken şehri ne kadar sevdiğinimi anlatır yoksa kendinimi anlaşılmaz doğrusu.Utanmadan sıkılmadan kendimi de sokuyorum aranıza. megaloman pislikleriz hepimiz.Bak kaç zamandır yazıyorum sözüm ona sana.Dikkat bile etmiyorum yazının akışkanlığına.Edebi yazmayıda tınmıyorum,kendimi anlatmaya bile çabalamıyorum insanlara.Konuşurken bile kestirip atıyorum.bu nasıl bir yitiştir aslında.Oysa biraz çabalasam............Neyse kapıyorum geceyi artık.Sana yazmayıda kesmeli,mezarında rahat bırakmalı seni en azından.Bundan sonra kısa öyküler yazayım diyorum mesela.Sigarayıda bıraktım bırakacağım ah..haberin olsun.Öyle sağlık sorunları falanda değil,çok ta umurumda sanki.Yeni kitaplar alıp okumalı artık ondandır bırakma sebebim.Yarın bir dostumla buluşacağım,Dostoyevski'nin bir kitabını ödünç verecek bana; "ÖTEKİ". Yazarlığının ilk yıllarında kaleme aldığı bir esermiş,netten araştırdım biraz "fight club"ın senaristinin bu kitaptan esinlenmiş olabileceğini söylüyorlar.Bir şizofrenle ilgiliymiş konu.Çoğu en kötü eseri olduğunu söylüyor,dostoyevski bile itiraf etmiş bunu. Genede okunmalı diye dipnot düşmüş herkes bir ağızdan.Kim bilir belki şu ELİF arkadaş gibi kitabı okuduktan sonra alıntılar yaparım.Neyse;cidden sana yazdığım son mektup bu,bilmelisinki senle tanışmış olmaktan büyük şeref duydum.Cehennemde görüşmek üzere...

1 Kasım 2011 Salı

hâlâ aynı...

                      Ekim sona eriyordu. Bir yıl sona eriyordu. Yazının başına geçmesi gerektiğini düşündü. Her zaman ki gibi gecenin geç bir vaktiydi. Televizyonu kapadı, laptopunu çekyatın altına soktu. Bir daha asla oradan çıkarmamalı diye düşündü ama bunu yapamayacağını biliyordu. Oysa birkaç yıl öncesine kadar hayatında yoktu o salak makine. Işığı kapadı, joyfm’i açtı ve masa lambasının düğmesine bastı. Kendisi yapmıştı o lambayı babasının atölyesinde. Sırf metalden, üzeri delikli bir sacla kaplıydı. Işık o delikçiklerden süzülerek odasını aydınlatıyordu. Uzun zamandır klavye başında yazdığından masa lambasına gereksinimi sona ermişti; zira pc’nin ekranındaki ışık odayı aydınlatmaya yetiyordu. Günlüğünü aldı kitaplıktan, üzerini hafif bir toz kaplamıştı. Eliyle şöyle bir sildi defteri ve araladı. Kalemliğe elini götürünce sadece kurşunkalem olduğunu gördü. Çeşitli kalınlık ve renklerde bir sürü kurşunkalem. O kadar uzun zamandır günlüğüne yazmıyordu ki mürekkepli kalemlerin bile yittiğini anlamamıştı. Yazmaktan cayıyordu ki askıda eskimeye yüz tutmuş dirsekleri parlayan ceketi geldi aklına ve cebinde bir tükenmez kalem buldu. İlk cümleyi yazmaya başlayacaktı ki birden dikkati eline odaklandı. Loş ışığın altındaki eline baktığında cildinin hâlâ diri olduğunu gördü. Elinin üzerinde yaşlılarda görülen o kahverenginimsi beneklerde yoktu. Şaşılacak şey yoktu doğrusu ne de olsa daha otuzların başındaydı. Şaşırtıcı olan böyle bir kaygıya düşmesiydi. Belki de dikkatini eline verme sebebi tuttuğu kalemdi. Elinde, parmaklarının arasında ne zamandır bir kalem yoktu acaba. Sonra şöyle bir etrafını kolaçan etme ihtiyacı hissetti. Kalemliğe baktı, belki de zavallı hayatındaki tek değişiklik buydu. Birkaç ay önce bir kayısı kutusunu keserek yapmıştı bu kalemliği. Kül tablası hâlâ aynıydı, zaten neden değişsindi? Sigarası da başkaydı, uzun yıllar Lark içmişti bu ise iki-üç liralık iğrenç tadı olan bir sigaraydı. Geçen yıllar içerisinde herhalde şu paketinin üzerinde duran çakmağı da değişmiş olmalıydı, emin değildi ama öyle olmalıydı. Hiçbir bok değişmemişti işte hayatında, yerinde sayıp duruyordu. Üzerindeki hırka, çalan müzik,salt yalnızlığı,kendine ettiği küfürler bile hâlâ aynıydı……………………….İşte! Yazarken bazen on-on beş dakikayı bulan o tuhaf duraksamaları bile yerli yerindeydi. Yine ortamın büyüsüne kapılıyordu. Gece… Radyodan yükselen sesler… İstanbul’un uyuyor ama onun uyanık olmasının verdiği haz… Sabahtan korkması, sabahtan nefret etmesi… Her şey, her şey aynıydı. Şu geçen on yıl hiç mi bir şey olmaz insanın hayatında? Haksızlık etmemeli belki, arada askerlik görevi ifa edilmiş ve geçen yılın başında izlerinin hâlâ sürdüğü kötü bir aşk tecrübesi yaşamıştı. Hemen ardından iyi bir dost edinmiş, ama belki de bu tekdüzeliğe öyle bir alışmıştı ki bu dostluğun bile henüz hakkını verememişti. Köpek fobisi de geçmişti, artık o sevimli şeylerle fiziksel temas kurabiliyordu. Yinede yeterli değildi bunlar. En azından iki binli yılların başındaki Levent’i muhafaza edebilseydi.
                  Yerinde sayan bir tek oydu. Arkadaşlarını gördükçe anlıyordu çocuk değildi artık. Çoğu çoluk çocuğa karışmıştı artık, kariyer yapmış mal-mülk sahibi olmuşlardı. Mesela en basiti artık basket oynamaya götürebileceği birileri bile kalmamıştı. Bugün semt kahvesine giderken arkasından bir kadın Levent diye seslenmişti. Hani pek başına gelen bir şey değildir bu ve neden her arkasından seslenen kadının bir anlıkta olsa şu kalbini deşen kız olduğunu sanıp bir anlık ümitleniyordu. Dönüp baktı ve kadın gülümsedi. Tanımadın değil mi diye sordu, bir an düşündü ve Melek sensin dedi, yavaşca elini sıktı. Kadının yanında boyunca bir kızcağız vardı. Kızın mı dedi ve evet cevabını alınca yaşlandığını bir kez daha anladı. Sen ne yaptın diye sordu kadın, görüşmeyeli 15 yıl olmuştur. Verecek bir cevap aranırken kadın, hâlâ aynı mı dedi. Evet, hâlâ aynı dedi Levent. Sonra gün içerisinde hafif çiseleyen yağmurun altında rotasız bir şekilde yürürken hep bu soru dönüp durdu kafasında. HÂLÂ AYNIYDI.
                   Şimdi olduğu gibi morali bozuldu sevgili K. ve artık yazamayacak kadar canı sıkıldı. Zaten neredeyse sabahın beşi olacak, muhtemelen son bir sigara yakıp yarını, yarınları düşünecek ve huzursuzca gözlerini kapayıp uyuyacak. Yine de şunu bilmeni isterim ki sana yazmadığım zamanlar her şeyin daha da boktan olduğu günlerdir. Sevgiler… Zavallı dostun Levent.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...