Yıllardır aynı bakkaldan alışveriş yapıyordu. Üstelik hiç haz etmezdi o hacı hoca geçinen heriften. Kolundaki saat çocukluk yıllarından kalma dandik bir casio’ydu. O kırmızı kareli montu neredeyse kendisiyle yaşıttı. Önce büyük ağabeyi sonra diğeri giymiş ve nihayet sıra ona gelmişti. Birçok yerinden yırtılmıştı, hani biri kolundan tutup çekiştirse elinde kalacaktı adamın. Ortaokul yıllarından kalan uçlu kurşun kalemi bile hâlâ kalemliğindeydi. Hatıra olarak tutmuyor aksine en özel anlarında kullanıyordu onu, mesela bir dostuna mektup yazarken. Benim zaman zaman sana yazdığım gibi sevgili K. evet mektup bile yazmaya devam ediyordu bu yüzyılda. Kim bilecekti bu zamanda şehir içi-şehirlerarası mektubun ücretinin ne kadar olduğunu? o biliyordu. Bazen söyleniyordu kendi kendine ekmek kaç lira bilmek kolay asıl bunu sorsunlar şu malum yarışmalarda da bi göreyim derdi. Asıl önemli olan hayatına soktuğu veya hayatlarına mahcupça girdiği kişilerdi. Etrafındaki eşyalara bile sadık kalan bu adam tahmin edersiniz ki sevdiklerine karşı son derece bağlıydı. Vefa nedir bilirdi yani, bilirdi bilmesine de etrafındaki herkesin onu terk etmesine bir anlam veremezdi. Âşık olduğu kadın, dostları, sadece merhabalaşıp hal hatır sorduğu ahbapları bile uzaklaşıp kaçıyordu ondan. Şu sokağın maskotu olan sevimli köpek bile artık pek ilgilenmiyordu onunla. Arıza onda olmalıydı, hem neden sonra seviniyordu ondan uzaklaşmalarından. Tarif edemeyeceği bir hafiflik hissediyordu. Hayatını sürdürürken çok şey öğrenebilir insan ama o en önemli şeyi öğrenmiş kanıksamıştı. Yalnızlık kaçınılmazdı.
Onun hakkında bu kadar çok şeyi nasıl mı biliyorum? Bizatihi kendisiyim çünkü onun, kendime o diyebilecek kadar yabancılaştım. Herkesten önce ben terk etmiştim onu ve sanırım diğerlerinin çekip gitmesinin sebebi buydu. O paçavra montuna bile benden daha çok değer veriyordu. Yırtılan yerlerini itinayla dikiyor, kış sona erdi mi özenle katlayıp ütüleyip kaldırıyordu. Hatta yazın ortasında açıp kontrol bile ediyordu. Ama söz konusu kendisi ise… Kendisini asla önemsemedi özetle.
8 Mart 2012 Perşembe
4 Mart 2012 Pazar
Ölüme altıpatlarla meydan okumak
Butch and Cassidy’nin final sahnesinde gibi yaşıyorum son günlerimi.Zafer uzak, ölüm yakında..Esaret altında yaşamaktansa kaçınılmaz ölüme altıpatlarımla meydan okumaya çalışıyorum ve yönetmen o anda kesiyor sekansı.Salondan çıkarken biliyoruz ki öldüler Paul Newman ve Robert Redford ama teslim olmadılar.Özgürlükleri uğruna ölenlerin ruhu sonsuza dek yaşar diye bastırmıştık içimizdeki yangını.Sonra bir sigara daha yakıyorum,kendimi kötü ve yalnız hissediyorum öyle yalnız ki sürekli güneşin batışına doğru atını mahmuzlayan Red Kit gibi.
Derken aklıma Tony Curtis ve Sidney Poiter’ın başrolünü paylaştığı “The defiant one” (kader bağlayınca) filmi geliyor.Bileklerinden birbirlerine bağlanmış iki mahkum.Öyküleri,hayalleri,yaşam felsefeleri,hatta renkleri bile farklı iki mahkum.Yalnız özgürlük mücadelesinde verdikleri savaşta öyle sıkı sıkıya kenetleniyorlar ki, onları birbirine tutsak eden, bağlayan o demir zincirlerden bile daha inatçı,daha kuvvetli.Ve filmin sonunda bir şekilde o zincirlerden artık kurtulmuşken aralarında fiziksel bir bağ kalmamasına rağmen,onları özgürlüğe götürecek olan trene yetişebilen Sidney Poiter arkadaşını tutup yukarı çekemediği için trenden atlıyor.Onları artık kader bağlamıştır ve böyle bir dosta sahip olduktan sonra şimdi değilse bile bir daha ki sefere nasıl olsa bu esaretten kurtulacaklardır.Kıskandırmıştı bu dostluk o vakitler beni ama şimdi böyle birkaç dostumun olması,kader birliği,davadaşlarım olması güç veriyor.Biliyorum tıpkı o filmdeki gibi, birimiz düşse öbürü tutup kaldıracak.Sonra bir sigara daha, radyoda tchaikovsky…
James cagney aklıma geliyor,humphrey bogart’tan daha hızlı koşamadığı için bir toplum düşmanı haline dönüşen o genç çocuk.Humphrey çocukken bakkaldan çaldıkları önemsiz bir şeyden dolayı hızlı bacakları sayesinde kanundan kaçmayı başarırken,Cagney yakalanıyor ve ufacık yaşında ıslah olması için içeri tıkıldığında aksine büyük bir gangester oluyor. Adalet mekanizması düşündürüyor,üzüyor..Sonra forrest aklıma geliyor “run forrest run”….Düşük zekalı bir insanın bir ömre neler sığdırdığı neler başarabildiği şaşırtıyor.Tüm bunları becerebilmesinin sırrı içimizi kirleten hırs ve egolarından uzak olmasıydı.Amaçsızca koşuyordu belki ama sürekli bir devinim halindeydi.
The sahwshank redemption’daki Tim robbins’in ufacık bir çekiçle, büyük bir sabır ve inançla nihayetinde özgürlüğüne kavuşması.Papillon’da ki Steve Mcqueen’in 90 küsur yaşına dek eline geçen her fırsatta tutsaklıktan kurtulmak için mücadele etmesi ve sonunda dalgaları sayarak uçurumdan ölümü pahasına kendini atması..Çok mu fimden bahsettim ya 1984 olimpiyatlarında İspanyol maratoncu Gabriela Anderson’un azmine ne demeli.Koşu sona ereli saatler geçmiş olmasına rağmen inatla stadyumun kapısını yumruklayan o kadına. Yarı bilinçle ve bir bacağı artık kesinlikle ona itaat etmezken zikzaklar çizerek yürümesine rağmen koşuyu tamamladı.Belki sonuncu gelmişti ama mücadelesinden savaşından vazgeçmedi.Tüm stat ayakta alkışladı ve ben dahil kimse anımsamaz o yıl kim ipi göğüsleyerek madalyaya uzanmıştı.Ya yüzyılın sanatsal suçunu işleyen philippe petit'in new york'daki ikiz kuleler arasında ip üzerinde cambazlık yapışının öyküsüne ne demeli? Özgürlükleri veya hayalleri uğruna imkansız gibi gözüken işleri kotarabilen daha nice isim sayabilirim ama sabah olmak üzre..Zinde kalkmalı yeni güne,di mi ? Yapılacak öyle iş var ki…
Zor Ölüm 3’de dedektif mcclane central parkta arabayı fütürsuzca sürerken çevredeki insanları ezmemeye çalışıyor ama sanki bunu istemsizce beceremiyordu.Durumu fark eden Zeus(samuel Jackson)sorar: ‘senin bu insanlarla bir sorunun mu var dostum’ Mcclane: ‘HAYIR…belki..belki de vardır.’ Mcclane’i bilmem ama benim çoğunuzla ve kendimle bir sorunum var :)
21 Şubat 2012 Salı
Ve sonra tekrar sabah olacak ve tekrar gece
Sabah olacak ve sonrada gece…
Ve sonra tekrar sabah olacak ve tekrar gece, tekrar ve tekrar…
Bir sigara ve bir sigara daha…
Elimi alnıma götürüp düşünmeye koyulacağım, gözlerim boşluğa takılı kalacak belli bir süre ve sonra diğer elimi tekrar sigaraya götüreceğim. Bırakmalı bu mereti diyeceğim kim bilir kaçıncı kez ve bir sigara daha yaktığımı fark edeceğim. Çok mu erken yaktım bu ikinciyi acaba yoksa diyeceğim ve bunu düşünürken başka düşüncelere gark etmişken bulacağım kendimi gene.
Sonra sabah olacak gene ansızın ve sonra tekrar gece…
Bir şeyler yapmalı diye uyanacağım bir sonraki sabah ve bir sonraki sabah.
Öksüzün başını okşayacağım başka bir sabah, kuyruğunu sallayarak yanıma gelecek her sabah olduğu gibi, nasıl okşamayım ki.
Hayat ne güzel diyeceğim sonraki sabah ve bu son gecem olsun diyeceğim aynı günün akşamında.
Bir sabah umut, bir öğlen vakti kırgınlık, bir akşamüstü metroda güzel bir hatunla bakışıcam ufak bir heyecan, bir gece yarısı yalnızlık ve bir sonraki sabah öfke. Delice bir öfke…
Ertesi sabah onlu yaşlarımı anımsayacağım sokakta top oynayan çocukları görünce ve öğlen güneşi hafifçe ensemi yakarken, ya da dik bir yokuşu nefes nefese çıkarken otuzumu devirdiğimi hatırlayacağım can sıkıntısıyla.
Ülkemi özleyeceğim, İstanbul’u, düşlerimi… Sevgiliyi. Hepsinin yittiğini hissedeceğim yağmur bir öğlen yağmaya başlamış ve ertesi sabah, sonraki gece ve diğer öğleye dek durmayı unutmuşçasına yağarken.
Geneler ve tekrarlar bunaltıcı derecede devam ederken etrafımda, hayatın işte tam da böyle bir şey olduğunu idrak, hayır! İdrak tan çok kabul edeceğim. Geneler-tekrarlar, gece-gündüz, umut-umutsuzluk, aşk-yalnızlık… Her şey normal diyeceğim, bu hayatta her şey normal. Aslolan anı yaşamaktır levent diyeceğim. Ve noktayı koyacağım tekrar ve tekrar buraya yazmaya devam edeceğimi bilerek.
Ve sonra tekrar sabah olacak ve tekrar gece, tekrar ve tekrar…
Bir sigara ve bir sigara daha…
Elimi alnıma götürüp düşünmeye koyulacağım, gözlerim boşluğa takılı kalacak belli bir süre ve sonra diğer elimi tekrar sigaraya götüreceğim. Bırakmalı bu mereti diyeceğim kim bilir kaçıncı kez ve bir sigara daha yaktığımı fark edeceğim. Çok mu erken yaktım bu ikinciyi acaba yoksa diyeceğim ve bunu düşünürken başka düşüncelere gark etmişken bulacağım kendimi gene.
Sonra sabah olacak gene ansızın ve sonra tekrar gece…
Bir şeyler yapmalı diye uyanacağım bir sonraki sabah ve bir sonraki sabah.
Öksüzün başını okşayacağım başka bir sabah, kuyruğunu sallayarak yanıma gelecek her sabah olduğu gibi, nasıl okşamayım ki.
Hayat ne güzel diyeceğim sonraki sabah ve bu son gecem olsun diyeceğim aynı günün akşamında.
Bir sabah umut, bir öğlen vakti kırgınlık, bir akşamüstü metroda güzel bir hatunla bakışıcam ufak bir heyecan, bir gece yarısı yalnızlık ve bir sonraki sabah öfke. Delice bir öfke…
Ertesi sabah onlu yaşlarımı anımsayacağım sokakta top oynayan çocukları görünce ve öğlen güneşi hafifçe ensemi yakarken, ya da dik bir yokuşu nefes nefese çıkarken otuzumu devirdiğimi hatırlayacağım can sıkıntısıyla.
Ülkemi özleyeceğim, İstanbul’u, düşlerimi… Sevgiliyi. Hepsinin yittiğini hissedeceğim yağmur bir öğlen yağmaya başlamış ve ertesi sabah, sonraki gece ve diğer öğleye dek durmayı unutmuşçasına yağarken.
Geneler ve tekrarlar bunaltıcı derecede devam ederken etrafımda, hayatın işte tam da böyle bir şey olduğunu idrak, hayır! İdrak tan çok kabul edeceğim. Geneler-tekrarlar, gece-gündüz, umut-umutsuzluk, aşk-yalnızlık… Her şey normal diyeceğim, bu hayatta her şey normal. Aslolan anı yaşamaktır levent diyeceğim. Ve noktayı koyacağım tekrar ve tekrar buraya yazmaya devam edeceğimi bilerek.
10 Şubat 2012 Cuma
“Tanrım sen konuyu biliyorsun âmin”
Neredeyse gün ağarmak üzere ve saatlerdir şu salak monitöre bakıp duruyorum. Bu cümlenin ardından ‘ben bu sanal dünyaya bağımlı oldum galiba’ diye devam edecektim. Bundan rahatsızım ne zamandır, deli ediyor bu ekrana boş boş bakınmak. Üstelik sanalda öyle çok arkadaşı olan biri de değilim. Buradan bir siyasi dava için mücadele edilemeyeceğinin de farkındayım. Âşık falanda olmaz hani buralardan belki anlamsızca seks, evet ama böyle bir partner kaygısında da değilim. Delirdim mi, cıvataları gerçekten mi gevşetmeye başladım acaba derken aklıma geldi birden. Yıllardır bu teknolojiye sahip değilken de her gece boş bir kâğıda bakındım ben. Yine arkada müzik oluyordu şimdi olduğu gibi. Günceme bir şeyler, oldukça aptal şeyler karalar dururdum ve o sayfayı doldurmak ise belki sabahı bulurdu. Gene gelecek kaygılarımı, korkularımı yazardım. Çoğunluk yaptıklarımın pişmanlığı değil, daha kötüsü hiçbir şey yapmamaktı. Demek değişen bir şey yok, sadece şimdi bir takım tuşlara yazıyorum ve defterimde önümdeki ekran.
Değişen bir şey yok, hiçbir şey… Ancak düşünüyorum da hayat ta böyle değil mi, ne değişti ki yaşamda da ben yerimde saydım. İnsanlar hâlâ yıllar öncesinin siyasi söylemlerine kanıyor. Açın otuz yıl öncesinin herhangi bir gazetesini hemen hemen şimdiki problemlerin aynısı. Ekonomik buhran, kadına şiddet, komşularla kriz, adaletsizlik eşitsizlik vb. Demek böyle oluyor yaşam denilen şey. E,o zaman bunu da dert etmemeli bu bağlamda. Peki, nedir beni rahatsız eden, mutsuzluğumun sebebi ne? Hatta deli olduğumu düşündürecek boyutta ki arıza nedir. En azından kendimi biliyorum artık. Korkak, bezgin biriyim. Başlayıp da sonunu getirebildiğim hiçbir şey yok neredeyse. Kendimden böylesine sıkılmış ve belki nefret ederken hayatıma soktuğum yeni kişiler içinde öylesine kızıyorum ki kendime. Günahına giriyorum sanki bu insanların. Keşke yazdıklarım bir duygu dilenciliği falan olsa tümüyle gerçek bunlar. Ne yapacağımı bilmiyorum, hem de her konuda. Tanrıya inanmak, ona sığınmak istiyorum. Edecek bir dua bile bulamıyorum zira ne istediğimin farkında değilim. Sevdiklerim adına, dünya için falan dualarım var ama iş kendime gelince kalakalıyorum öylece. Aylar önce facebook’ta görmüştüm. “Tanrım sen konuyu biliyorsun âmin” yazıyordu bir yerde.O biliyor olsa gerek. Ama haksızlık etmeyim kendime,sabahı görmeyim artık diye dua ettiğim oluyor bazı zamanlar. Ama laf aramızda bunda da asla ciddi değilim. Çaktırıyor olmalıyım ki bunu, hâlâ yaşıyorum :) İşte püf noktası da bu aslında neden, nedir bu yaşama isteği. Varoluşsal bir dürtü değilse hayallerim isteklerim beklentilerim olmalı. Nedir?
21 Ocak 2012 Cumartesi
KARNE
Karne almak ne güzeldi onca zayıfa rağmen.Bende kendi karnemi doldurmaya karar verdim.
Sağlık: zayıf
Aşk: devamsızlıktan kaldı
Dostluk: başarısız
Hayaller: geçer
İnanç : zayıf
Özgüven : zayıf
Uyku : zayıf
Uykusuzluk : pekiyi
Beslenme alışkanlığı : geçer
Arkadaşlarla ilişkiler : zayıf
Korkaklık : yıldızlı pekiyi
Resim : pekiyi
Ssk : yok (yeni sağlık güvencesi martavalını saymazsak)
Siyaset : klavyede pekiyi
Vs.vs : başarısız
Kendisinin kişisel görüşü : Teoride zehir gibi pratikte dersen sallanmakta. İkinci dönem derslerine iyi çalışırsa belki sınıfta kalmaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



