25 Mayıs 2012 Cuma

20 Mayıs 2012 Pazar

Red Kit İstanbul'da



Çocukluğum çizgi roman okuyarak geçti. Nedense ebeveynler çocuklarının çizgi roman okumasını hoş karşılamazlardı seksenlerde. Annem Teksas Tom Miks’lerimi saklar babamsa bir daha okumamam için azarlardı. “oğlum bak Deli Ahmet abinde çizgi roman okuyarak delirmişti” diyordu.(öldü Ahmet ağbi yıllar önce, Allah rahmet eylesin)Şimdilerde nasıl bilmiyorum ama tahmin ediyorum ki çocuğum bir şey okusun da ne okursa okusun diyor olmalı aileler. Çizgi roman merakı sayesinde okula gitmeden okumayı çözdüm ve beraberinde çizime merak saldım. İyide bir çizer oldum diyebilirim rahatlıkla. Bir süre sonrada çocuk öyküleri falan derken iyi bir okuyucu oldum. Özetle çizgi roman okumak isteyen çocuklarınızı rahat bırakın derim ben. Malum, takipçilerimin hemen hepsi kadın ve birçoğu da anne sanırım, bu tavsiyeyi yerinde buldum bu nedenle :) Hem bilen bilir Red Kit hayranı bir Başbakanımız vardı zamanında,yani iyidir çizgi roman okumak.

                     Bu konuyu neden açtığıma gelince, Yapı Kredi Kültür Merkezi 10 Mayıs-17 Haziran arası Red Kit’e ev sahipliği yapıyor. Henüz bende gidemedim ama dün 19 Mayıs’ı Taksim’de kutlarken önünden geçtik (güzergâhımız dâhilinde olduğundan) şöyle bir içeri baktım güzel iş çıkarmışa benziyorlardı. Face’den bir arkadaşım gitmiş, resimlerini de benle paylaştı. Pek memnun olmadığını söyledi ama onun ve benim gibiler için normaldir bu, Red Kit’in külliyatını yazacak kadar bilgili olunca insan :) Unutmadan sergi ÜCRETSİZ. Bir hafta sonu eğer İstanbul’da ikamet ediyorsanız gitmenizi tavsiye ederim. Bende en kısa zamanda gideceğim ;)

Ha! Ayrıca az önce öğrendim,Conan'ın çizerlerinden biri olan Ernie Chan bugün ölmüş,mekanı cennet olsun..


17 Mayıs 2012 Perşembe

Oblomov




OBLOMOV. İlk Oğuz Atay’ın tutunamayanlar adlı eserinde duymuştum bu ismi. Romanlarda yazarın başkalarının eserlerine değinmesi hep hoşuma gitmiştir ve yol göstermesi bakımından çok faydalı bir hamledir. Tutunamayanlar’ı okumak için çok erken bir yaştı benim için ama pişman değilim yaşattıklarına rağmen. Geçenlerde bir yazıma yapılan yorumda benzetme yollu kullanmış takipçilerimden biri, “oblomovist” sözcüğünü.(ki yerinde bir benzetmeydi )Birden geçmişe uzandı belleğim, kim bilir kaç kişiye tavsiye etmiştim o zaman Oblomov’u Oğuz Atay’dan kuvvet alarak. Daha doğrusu Selim karakterinden. İsminin selim olduğuna eminim başkarakterin, çünkü Günseli diye bir sevgilisi vardı, karısı mıydı yoksa? İşte ona Günseli, Günseli, GünSelim dediğini nedense hiç unutmadım. Oysa eseri neredeyse anımsamıyorum bile, Oblomov’u ise okuduğuma bile emin değilim artık. Kitaplığına bir baksana derseniz daha çok ödünç kitaplarla okuyan biri olarak öyle çok kitap yok maalesef rafımda. İşte bu yüzden okuduğum-daha doğrusu okuyacağım-her kitabı burada paylaşmayı düşünüyorum ya, hem unutmam böylece. Acaba Tutunamayanlar’ı tekrar okusam ne hissederim. Yıllar önce yazdıklarımın çoğunu gülümseyerek okuyorum. Oysa nasıl katı bir inançla savunuyormuşum o dönem ki fikirlerimi. Okuduklarımda böyle bir etki mi yaratır acaba? Kafka… Sevgili dostum Kafka… Sıkça dönüyorum bize bıraktıklarına, onda böyle bir durum söz konusu değil ama mesela çocukluk yıllarımın Jules Verne’ini şimdilerde okusam gene çıkarır mı hayal gücüm beni bilinmez maceralara. Balonla beş hafta gezer miyim ya da 20 bin fersah iner miyim denizin dibine ? Okurken bir yandan ayvamı dişler miyim? Evet ya, küçük bir velet iken hep meyve yerdim bir şeyler okurken. Anneciğim ben yedikçe önüme dizerdi elmayı çileği kirazı. Lanet sigaraya başladığımdan beri meyve yemez oldum, ne yazık… Sanırım eskisi gibi yazmayacağım buraya artık. Belki az öncede dediğim gibi bir kitabı okuduktan sonra tanıtımını yapmak için sadece. Gene de belli olmaz ya :) Her şey gönlünüzce olsun, sevgiler…
MİM MESELESİ :)

1-Ruhunuzun rengi nedir?
2-Maddiyat mı maneviyat mı ? Sıralama yapınız..
3-Hakkınızda bilinen yanlışlar
4-En sinir olduğum 3 şey :
Ulen nedir nedir bu mim şeysi derken tam iki kez üst üste mimlendim.İlkinde şu yukarıdaki sorulara cevap vermem istenmiş,ikinci mimde ise hiç silmeden bir seferde içimden geldiği kadar yazmaca oynanacakmış :) ne tuhaf,oysa ben sürekli böyle yazıyorum.tuşlara dokunmaya başlıyorum ne yazacağımdan habersiz ve konu bir yerlere uzanıp bir yerde son buluyor.Demek diğerleri böyle yapmıyormuş.Yani ikinci mimden özetle kurtuldum.Gelelim soruları yanıtlamaya: ruhumun rengini bilmiyorum ama gri olmadığına eminim.ya siyahsındır ya beyaz gri olmamalı hiçbir konuda insan.Yani moda deyimle bir taraf olmazsan bertaraf olursunuz :) Maddiyat maneviyat meselesine gelince; maneviyatı alet edip para kazananlardan olmayın de gerisi hikaye zaten.hakkımda bilinen yanlışlar…ne bileyim ben,kibirli ve ukala bulunurum ve yanlış mı bu emin değilim.En sinir olduğum şeye gelince yeni öğrenmekle beraber ilk sıraya mimlenmeyi koyuyorum.Kimse kusura bakmasın ne mimlemek ne de mimlenmek istiyorum.Söz verdiğim için ilk ve son olacak bu.sory sorry sorry :)affedin. Yalancılıktan da nefret ederim. Nefret duygusu had safhada olanlardan da nefret ederim.Üç oldu sanırım ve bir defada yazdım ve imla düzenlemesi de yapmayacağım.yani bir taşla iki kuş vurdum :) Sevgiler….

13 Mayıs 2012 Pazar

öylesine karaladım işte..


                       
                 Bazen tüm şartlar müsaitken bile ölemez insan. Buna benzer bir cümleydi filmden geriye kalan. Bunun haricinde üçüncü sınıf bir işti, yapılan bunca tantanayı anlamak imkânsızdı gerçekten. Sinema konusunda asla mütevazı olmadım hatta bu işin ehli olduğunu iddia eden insanların karşısında bile yüksek sesle söyledim bunu. İki binden günümüze olan kısmı saymaz isek taa 30'lu yıllardan başlayarak izlemediğim (kayda değer olanlar)film kalmamıştır. Bir marifet değil elbette günümüzde filanca filmi izlemek filancı şarkıyı dinlemek. Benim zamanımda internet denilen şey yoktu, çoklu kanallara bile geçmemiştik henüz. Söz gelim İngmar Bergman’ın  bir filmini izlemek için emek harcanmalıydı. TRT 2 verirdi o yıllar bu tarz filmleri takip etmek vaktini planlamak gerekirdi. Ya da videocularda ( videocular vardı o vakit) uzun uğraşlara girmeliydiniz. Söz konusu filmi buldunuz mu kimliğinizi emanet edip filmi kiralardınız. Hele benim gibi daha reşit değilseniz 18 yaş üzeri bir abinizi yanınızda götürmeye ikna etmeliydiniz.mesela Bon Jovi’nin bir albümü diyelim ya sipariş verirdiniz aylar öncesinden ya da dükkân dükkân dolaşırdınız. Hiç olmadı radyo başında saatlerce bekleyip kaydetmeye çalışırdınız kasetinize. Kitaplarda böyleydi, dergilerde. Size rehberlik edecek, bunları reklam yapan bir medya olmadığından ilginizi doğru yerlere kanalize etmeliydiniz. Ve sonunda haklı olarak böbürlenerek söylerdiniz arkadaşınıza filanca filmi izlediğinizi. O da meraklı biriyse anlatırdınız, film anlatmak diye bir şey vardı o yıllarda. Neyse nostalji yapmak için başlamadım yazıya ve bir film kritiği yapacak da değilim uzun uzadıya. Bahsettiğim film kaybedenler kulübü, eğer buraya kadar üşenmeyip okuduysanız eminim hiç biriniz katılmayacaksınız bu görüşüme, siz de söz konusu filmi beğenenlerdensiniz eminim, aman bana ne… Arkadaşım büyük bir heyecanla filmi izlemem için beni tavlamaya çalışıyordu. Bunu da Ferdi Özbeğen’in klasikleşmiş dilek taşı adlı şarkısını dinleterek yaptı youtube’dan. Abi bir şarkı var ne taşıydı yaw bi dinle, neydi ismi Allah’ım diye düşünürken. Hemencecik dedim dilek taşı diye. Şaşırmıştı, ben de ilk kez bu film sayesinde duymasına üzülmüştüm, ama nedense hiç şaşırmadım.
             Gerçi bir planla yazı başına geçmedim ama şu uzun giriş eminim ki anlatmak istediğim asıl şeyle ilgili değildir. Yıllarca günlük tutmuş bir adam olarak, öyle alelade yazmaya oldukça alışığım ve de çok keyifli. Okuyan için öyle olmasa gerek ama okunması için değil öylece yazıyorum işte, kalemin götürdüğü yere, kalem yok ama öyle diyelim biz :)
             Geçen bir kız açıkça asıldı bana, daha önce başıma gelmedi değil ama böylesi cesuru ilk kez oldu doğrusu. Güzelde bir kızdı ama ne yalan söyleyeyim bu kadar ısrarcı olması korkuttu beni.  Niyeti belliydi ama kısa süreli ve tek bir hedefe yönelik ilişkiler değil istediğim öte yandan uzun ciddi bir ilişkide istemiyorum artık. Kısacası ne istediğimi bilmiyorum ama bildiğim tek şey her geçen gün biraz daha yaşlanıyorum. Asıl anlatmak istediğim bu da olamaz, o yüzden bu paragrafı da burada noktalıyorum.
              Acaba daha önce yazdım mı burada, üniversite sınavına girdim bu sene yıllar sonra. Çok çalıştığım söylenemez gene, aslında hiç çalışmıyorum. Doğru dürüst kaynağımda yok çalışacak, alacak paramda. Hatta bir internetim bile yok benim, es kaza bağlanıyorum sağdan soldan. Ha! Neden bahsetmek istediğimi anımsadım sonunda, buraya kadar boşuna okudunuz demek ki :) 96 ya da 97 yılından beri her gece oturup yazdım ben bir günlüğe. Güne dair yaşananları değil ama çünkü her gün diğerinin aynısı neredeyse, sürekli aynı şeyi yazmak olurdu bu. Bir karbon kâğıdı koyup diğer sayfaya aynısını geçsem olurdu hani. Sonra askere gittim bir ara ve en azından 4-5 günlüğümü şöyle bir göz gezdirdikten sonra okunamayacak hale getirene kadar paralayıp uzakta bir konteynıra attım. Ama sonra devam ettim yazmaya ve ne yalan söyleyeyim hep erken yaşta öleceğime inandığımdan ardımdan birilerinin okuyacağı hayalini kurarak. Nedense birileri okusun istiyordum. Sonra bu bloglar falan dikkatimi çekti ve bir deftere değil de buraya yazmaya başladım. Kimsede okusun istemiyordum ve uzun sürede öyle oldu. Derken bir iki kişinin dikkatini çekti nedense ve şimdi 15-20 kişi kadar oldu sayı. Aralarından sadece bir iki kişi bakıyor sanırım ama gene de bakan var işte. Basit bir ayarla bunu engelleyebileceğimi de öğrendim ama nedense rahatsızlık duymama rağmen yapmıyorum bunu. Çok tuhaf bi durum bu. Anlam veremiyorum. Ama biçimsiz özensiz yazıyorum buraya tıpkı şimdi olduğu gibi. Yarım kalmış, başladığım onlarca hikâye roman türü denemelerim var. Okumaktan daha keyifli bence ama hâlâ okumaya ayırdığım vakit yazmanın önünde. İyi ki de öyle. Başında sadece okuduklarımı paylaşayım burada diye düşünmüştüm hem benim için hem de başkaları için faydası olurdu burada harcadığım zamanın, az da değil hani okuduğum kitaplar. Ama birçoğunun üzerinden yıllar geçti, adam akıllı ve iştah açıcı bir yazı yazmam için tekrar mı okuyacaktım şimdi bunları keza filmlerde öyle. The Melpomene adlı bir blog var, bu konuda en iyilerden biri hemen hemen ayda 4-5 kitap okuyup alıntılar yaparak paylaşıyor. Hem kendisi için bir arşiv oluyor hem de iyi bir amaca hizmet ediyor. Benimkisi birçoğu gibi deşarj olmak sanırım ve bu yazıda oldukça sıkmaya başladı artık. Saat sabahın üçü erken kalkıp koşuya gitmeyi düşünüyorum. Pazar sabahları 9-10 gibi kalkmak hafta içi 6’da kalkmaya benziyor. Koca İstanbul bomboş ve sessiz oluyor o saatlerde. Evet, cumartesiyi pazara bağlayan gece ama sanırım pazartesi paylaşırım bu yazıyı ya da taslaklarda bırakırım. Doğrusu da bu aslında ama sadistliğim tutarsa ve şu takipçilerin bir daha bu bloğa girmemesini niyetlersem pekâlâ yayınlayabilirim. Öf! Buraya kadar okuduysanız gerçekten, hiç sıkılmadan aşağıya küfürlerinizi döşenebilirsiniz. İyi pazarlar…
Not: Unutmadan! 19 Mayıs Cumartesi günü saat 15.00 da yüz binlerle beraber Taksim’de olacağım. Hiç bir kuvvet bu bayramı kutlamamızı engelleyemez. Sizleri de beklerim. Bu oligarşik diktaya Atatürk’ün vatanı emanet ettiği gençliğin kim olduğunu gösterelim. Söz, o kalabalıkta beni bulabilirseniz bir çay ısmarlamak boynumun borcu olsun ;) ha! bir de; The melpomene sayfanın reklamını yaptığım için kızmazsın umarım.

11 Mayıs 2012 Cuma

Seni seviyorum anneciğim


                    
            Çok isyanlar ettim, çok ağlandım. Hayata üç sıfır yenik başlayanlardanım diye sızlanıp durdum. Ulen hiç mi iyi yaptığı bir şey yok bu iktidarın diye savunmaya geçen tipler vardır ya.(hayır yok) Bende kendime sıkça sorup durdum daha geçen haftaya kadar: “Ulen Levent, hiç mi mutlu olduğun bir şey olmadı bu hayatında. Gerçekten böyle ise ne duruyorsun be abi, at kendini denize.”
                     Birkaç gün önce yanıtını buldum, bunu yeni fark ettiğim içinde kendime kızmadım değil. Evet, hayat bombok, sorunlu bir coğrafyada yaşıyorum ve neye elimi attıysam başarısızlıkla sonuçlandı ama kimsenin sahip olmadığı bir şeye sahibim ve en şanslı benim. Bu tüm olumsuzlukları karanlıkları bastırıyor. İddia ediyorum benim annem dünyanın en iyi annesi. 32 yıllık yaşamımda hâlâ kundakla sarılı bir bebekmişim gibi üzerime titrer. Seni seviyorum anneciğim ve birkaç gün önce bu hislerimi sana uzunca açıklama fırsatını bulduğum için ayrıca mutluyum. Tüm annelerin değil anneliği layıkıyla yerine getiren bütün annelerin biliyorum ki cennet ayaklarının hemen altında. İşte o annelerin ellerinden öpüyorum. Anneler gününüz şimdiden kutlu olsun.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...