31 Ağustos 2012 Cuma

Sanal zamanlar..




Birazda merak eden varsa diye yazıyorum ama evimde laptopumun başında değil bir internet kafede. Nedenine gelince yaklaşık bir ay süreyle arkadaş hatırına kafesini işletme görevi bana kaldı. Eee…uzun süre işsiz olanınız varsa bilir,bütün angarya işler için biçilmiş kaftansınızdır. Levent evladım faturamı yatır mısın, vayy levo oğlum hafta sonu taşınacağız yardım edersin di mi, levent yeğeninin iş bilgisi ödevini yapmasına yardım edersin artık gibi gibi. Hatta hiç samimi olmadığınız bir arkadaşınız birden cepten arar sizi, oğlum gel bir kafede çay içelim,yani anlayacağınız emanet arkadaşlık bile yaparsınız,mecbursunuzdur. Abi işim var derseniz, hadi lenn yatmaktan başka ne işin var diye alaylı bir kınamada bulunurlar. Oysa ki kitap okumak, bir sergiye gitmek,spor yapmak, internette sörf yapmak gibi( bu spor sayılmaz elbet)daha benzeri bir çok işim vardır oysa. Belki de İstanbul’un sessiz bir köşesinde bir ağacın gölgesinde yazı yazmak veya hayatı anlamaya çalışmak gibi..of!! size de pek inandırıcı gelmedi değil mi :) valla müsait değilim arkadaşlar.

Neyse tüm bu yazıyı şu an ki halimden yakındığım için yazmıyorum ancak biline,bu dostum kırabileceğim biri değil. Eskiden beri tanıdığım ama ilerleyen yaşlarımda samimiyetimin arttığı bir arkadaş. Yazma sebebim hem varsa merak edeni bilgilendirmek hem de burada ki gözlemlerimi paylaşmak istiyorum kısaca.Kısaca diyorum çünkü çokça yorumda görüyorum “hayy çok uzun yazıları okumaktan sıkılıyorum ben” evet biliyorum biliyorum sıkılırsınız hanfendi,çünkü okuma gibi bir melekeniz alışkanlığınız yok sizin. ( nedense hep kadınlardan duyduğum için hanımefendi dedim,pek akıllıca değil zira neredeyse tüm okuyanlarım kadın :) )Bende kimi uzun yazıları okumam ama o yazarı da okumuyorumdur zaten,bu kadar basit. Mesela diyelim Yılmaz Özdil ne kadar uzun yazarsa yazsın okurum, gerçi o pek uzun yazmaz ama yazsa yani demek istedim. Üstelik bu yaz hayli kitap okudum yaw aferim bana :)

Cık! Şimdi şöyle bir baktım da word dosyasına, baya uzun bir giriş oldu gene.Haksız sayılmaz şu şikayetçiler sanki.Ulan iki satırda fikir değiştirdim sanki,Levent biraz arkasında dur yazdıklarının yahu.

Efenim ne desem ki acıyorum şu veletlere,gencecik beyinler koca gün burada vakit öldürüyor.Adeta bir kreş vazifesi görüyoruz.Çocuk bir saatlik açtırıyor,süresi bitince somurtkan bir ifadeyle dışarı çıkıyor beş dakika sonra büyük bir sevinçle ve koşa koşa geri geliyor.Ya dedesinden,ya annesinden kapmış 50 kuruş doğru kürkçü dükkanına. Kimi aileler ise sanki kendisi yolluyor,herhalde hem yeri belli diye düşünüyor,hem de evde kafasını dinliyor olmalı. Bu sanal bağımlılık feci boyutlarda sanmayın ki araştırma yapıyorlar hep oyun hep oyun. Oyunlarda öyle süper mario falan değil ha, hepsi vurdu kırdılı şeyler. Çocukların silahlar hakkındaki bilgilerine inanamazsınız. Savaş eğlenceli bir şey değil, bunu bilmeleri lazım. Şiddete meyilli  olacak bence gelecek nesiller,üçüncü dünya savaşı kaçınılmaz. Gerçi ebeveynler farklı mı, görüyorum sokakta bir çocuk daha el kadar bebe anasının eteğini çekip huysuzluk yapıyor diyelim,tam ağzının ortasına tokadı yiyor ve kadın ardından ekliyor “gebertirim seni”. Off…Yetişkinlerde geliyor elbette cafeye ama onların derdi farklı, malumunuz çoğunlukla flört. Gerçi bazı uzmanlar çocukların bu tarz oyunlar sayesinde aksine şiddetten uzaklaşacağını iddia ediyor,belki haklılar.

Ne bileyim yaa,biz sanki daha şanslı bir nesildik,yoksulduk ama yoksun değil. Ana kucağında büyüdük, oynayacağımız bir bahçe,sessiz sokaklar vardı.Zaten saysan kaç araba vardı ki mahallemizde. Annemde hiç şunları dışarı yollayım da kafa dinleyim demezdi. Derslerimizle ilgilenir başımızı okşar,oyun oynardı bizimle. Üstelik o zaman ne çamaşır makinesi vardı,ne bulaşık. Elde koca gün çamaşır yıkardı,zaten sıkça altımıza işerdik :) Başını kaşıyacak vakit bulamazdı yani ama hiç başından savmadı bize.O dönem anımsıyorum semtimizin tüm anneleri böyleydi. Şimdikilere bakıyorum da, ulan hadi çocuklar senin için bir dert ( nasıl oluyorsa) bari ev işi yap,akşam yemeğini bile kocandan bekliyorsun.Vallah kızmayın son zamanlarda gözlemlerim hep böyle.Şimdi özür diliyorum sizlerden,nedenine gelince sanırım kapak olarak kullanacağım resim çok daha aydınlatıcı olacak. Ne işe yaradı bu yazı şimdi,hımm.. ana fikir şu herhalde: çocuklarınızı sevin ilgilenin.Teknolojiden mahrum etmeyin ama bağımlısı olmasına da izin vermeyin. Kitap okumaya alıştırın,tiyatroya götürün.Bak sinema demiyorum o pahalı ama şu ikisi vallahi ucuz şeyler. Kitap okumak da öyle satın almakla olmaz siz okuyacaksınız ki o da meraklanıp okusun. UNUTMAYIN ÇOCUKLAR GELECEĞİMİZDİR.Özlemini kurduğumuz gelecek onları iyi eğitmekten geçer.Sevgiyle kalın…

16 Ağustos 2012 Perşembe

Peyami Safa- Biz İnsanlar



Yalnızca bir kere âşık oldum ben, üstelik ilerleyen yaşıma rağmen çok uzak bir mazi değil bu. İlk tecrübem olduğundan yaşadığımın aşk olup olmadığını defalarca sorguladım o süreçte ve nihayetinde karar verdim. Âşıktım, hem de ölesiye. Ölümde teğet geçmedi değil hani, bir an..bir an nerdeyse ölüyordum gerçekten. Daha fazla ayrıntıya giremeyecek kadar şimdi bu durumdan utandığımdan daha detaylı anlatmayacağım.  “Sağlam ruhlar” böyle bir sözcük geçiyor romanda, işte sevdiğim kız tam bunun aksiydi. Romandaki Vedia karakteri de öyle. Hâlâ aşka karşı ve bu tarz arıza ruhlu kadınlara meyilim devam ediyor olmalı. Beyazperdede âşık olduğum kadınlar olmuştu ilk gençlik yıllarımda ama ilk kez bir roman karakterine âşık oldum. Üstelik ne kadın, nice erkeğin hayatına mal oldu. Benim Vedia’mda böyle bir hatundu, üstelik diğer avlaklarının aksine gönül işlerinde hiç tecrübesi olmayan bir âşıktım. Unuttum ya, yaşıyorum ya… Hoş, bahsetmek unutmadığım göstergesi gibi geliyor belki size ama. Durun o zaman şöyle izah edeyim, romandaki Vedia karakteri nasıl şimdi nazarımda vücut bulduysa, benim Vedia’mda zamanla bir roman karakterine dönüştü sanki.

Peyami Safa’nın “Biz insanlar” adlı bu romanını girizgâhıma bakıp da alelade bir aşk romanı sanmayın sakın. Ya da bir aşk öyküsü içerisinde başkaca şeyler anlatılan bir eser. Aşk, romanın asıl meselesinin üzerine bezenmiş acı bir sos gibi kullanılmış öyküde. Daha önce sanırım geçen yaz bu zamanlar üstadın “Fatih-Harbiye” romanını okumuştum. İsminden de yola çıkarak anlayabileceğiniz gibi o öyküde de taşra ile kentli arasındaki fark ve Avrupalılaşmak, “medeniyetleşmek” adına kaybettiğimiz değerler anlatılıyor. Bu eserde ise bu konu biraz daha eşelenmiş, işin ucu Emperyalizm’in doğu ülkelerini nasıl kuşattığına, kültür yozlaşmasına dek varmış. Roman biteli birkaç dakika oldu, Vedia vücut bulmuş yanı başımda duruyor. O ince beli, dolgun dudakları, ürkek bakışları. Ah Vedia aahh… Yaktığı yürekler… Aptallıkları uğruna kendi yüreğini parçalaması, saadetine mani oluşu… Hep Vedia’lar mı var bu dünyada? Ah siz kadınlar… Ya da gerçekten safiyane seven biz birkaç azınlık erkek güruhu hep Vedia’lara mı rast geliyoruz? Devam edemeyeceğim… Artık yarına kaldı. (15 Ağustos 2012 )

Arka kapak: Mütefekkir romancı bu eserde insan ruhunun derinliklerine büyük zekâsının ışığını tutmaktadır. Romanda asil bir ruhun insanın anlaşılmazlığı karşısındaki bunalımları, ikiyüzlülüklere ve bayağılılıklara karşı isyanı verilmektedir. Harp yıllarında ahlakı ve ictimaii hayatı perişan eden havası içinde dürüstlüğün ve ülkücülüğün savunması yapılmakta, kozmopolitliğe karşı milliyetçilik, materyalizme karşı maneviyatçılık bayraklaştırılmaktadır.

Kitaptan bir pasaj:

Birdenbire Orhan’ın gözleri bahçeye bakan ikinci sınıf penceresinin önüne kadar uzandı. Cemil orada yüzüne taş yemişti. Etrafını alan ve haykırışan çocuklar bu çocuklardı. Tahsin’de bu Tahsin’di. Attığı taş, nasıl, durgun bir suyun üstüne düşmüş gibi o günden bugüne gelen tesir halkaları yapmıştı: Orhan’ın Halim bey ailesini ve Vedia’yı tanıması, mektepten istifa ederek ayrılması, karlı bir sabah geçirdiği ölüm tehlikesi, Necati’yle dostluğunun tekâmülü, hatta Süleyman’la tanışması, fikirlerinin geçirdiği yeni merhaleler, hatta mektepte rakipsiz kalan Celal’in küstahlığı ileri vardırarak nihayet kovulması ve bundan sonra cereyan edecek hadiseler o taş yüzündendi. Gözleri daldı. Etrafında çocuklar biraz daha haykırıştıktan sonra ona hayretle bakarak susmuşlardı. Birer ikişer dağıldılar. Orhan kaşlarını çatıyordu. Tahsin’e bu taşı attıran sebeplerle neticesi belli olan hadiseler arasındaki illiyet münasebetlerini düşündü. Anlıyordu ki, taş müstakil bir amil değil, bir ucu Halim beyin karısıyla Mustafa arasındaki ihtilafa, onun bir ucu de milliyet ve medeniyet fikirleri arasındaki ihtilafa, diğer bir ucu da halkla müreffeh sınıf arasındaki ihtilafa kadar giden zaruretler serisi içinde kalan hadiselerin vuku bulması için bir bahaneden ibaretti. Süleyman’ın verdiği kitapta tarihi vakaların determinist kanununa bu da iyi bir misaldi. Fakat bütün mesele sebeplerin üstünde… Necati’nin sözlerini hatırladı: “ilk sebep, ilk tesir…”

Bu ilk sebep nereye kadar uzanıyor?

İlk sebep? Allah’a inanlar için Allah’a kadar gider; işkembesinden başka bir şeye inanmayanlar için işkembede kalır. (sayfa:251.252)

Olay mütareke yıllarında geçiyor. Orhan dürüst, ahlaklı ve materyalist(!) görüşe sahip Anadolu’nun bağrından kopup İstanbul’a yerleşmiş bir muallim. Okulda yaşanan “şayanı teessüf bir hadise”  yani bir öğrencinin diğerini söylediği bir söz yüzünden ( eşek Türk) taşla suratını kanatması kelebek etkisi yaratarak Orhan’ı ızdıraplı ve meşakkatli bir yola sokuyor. Atılan taş, taşa muhatap kalan çocuğun söylediği o söz milli bir davaya dönüşüyor. Çocuğun ailesinin düşman esareti altındayken aşikâr olan ecnebi hayranlığı, zaten sinirleri bilenmiş çevre halkının öfkesinin tavan yapmasına kâfi geliyor. Ardından Orhan’ın Vedia’yı tanıması (ahhh Vedia), alevlenen aşk… Bu sebeple Orhan’ın Halim Bey yalısını sık sık ziyaret edişi ve orada “beyaz Türk’lerle” girdiği fikir çatışmaları. Necati’nin dostluğu, sıkı bir komünist olan Süleyman’la tanışması. Vedia’ya duyduğu aşk, kadının halet-i ruhiyesi, materyalist dünya bakışını sorgulamasına sebep olurken, Süleyman ise milliyetçi yanını muhakeme etmesine yol açacaktır.

Bu yazıyı yazmadan evvel az araştırma yaptım. Safa’nın romanları kendi hayatıyla, yaşantısıyla benzerlik taşımaktadır, yani biraz otobiyografik sayılabilir yazdıkları. Kimileri Süleyman karakterinin birebir Nazım Hikmet’e gönderme olduğunu söylüyor. Ama bu karakterin romanda sırıttığına ve olmasa da olurmuş fikirlerine katılmıyorum. Romanda az yerde bulsa da Orhan’ın siyasi ve felsefi yönünü, tavrını iyice anlamamız için olması gerekliydi bence, hatta zaruriydi. Orhan ne ecnebi hayranı bir adamdı.- giyimi kuşamı, oturuşu kalkışıyla bir Anadolu insanı gibiydi- ne de çağın gerisinde kalmış, hurafe dini inanışlara tutulmuş, batıya kapalı bir bağnazdı. Batının ilmini sanatını hatim etmiş ama doğunun ahlakı ve felsefiyle yoğrulmuştu. Yaşadığı toplum, dönemde ise bu sentezi yakalayabilmiş yegâne insandı neredeyse. Birazda günümüz gibi değil mi? Neyse anlatmakta pek başarılı olamayacağım sanırım, belki de hemen anlatmaya kalkışımdaki acelecilik buna sebep oluyor. Özetle ısrarla okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitabı geçen bahsini ettiğim tatile çıkmadan hemen evvel aldım. İstanbul’da ramazan vesilesiyle hemen her ilçede çadırlar kurulu, diğer şehirler nasıldır bilmem. Ve hemen her birinde bir kitapçıda mevcut, her sene böyle. Yalnız kitaplar başım derde girmesin diye yazmayım, malum yayınevlerinin baskılarıyla dolu. Çevirileri berbat, hatta sanki kitapların özeti her biri. Baktım bunca çöp yığını içerisinde bu ikinci el kitap duruyor. Ötüken yayınlarından. Kitabı açar açmaz ne göreyim, bir lise kütüphanesinin mührü var içerisinde: filanca lisesi kütüphanesi 50/1 813 kod no’lu. Haylazın biri okul kütüphanesinden aşırmış ve geri vermemiş demek ki. Abi çalıntı bu kitap diye gösterince kısa bir şaşkınlıktan sonra- bana rol yapıyor gibi geldi- vay anasını nasıl almışız biz bunu, abi para mara istemez dedi. Zaten beş lira idi ısrar edip parayı verince: abi o zaman bir kitap daha al, senin siyasi görüş neydi dedi? !! yav boş ver siyasi görüşü şu Eylül’ü ver o zaman dedim. Eylül, Mehmet Rauf’un yazdığı bu kitap benim ortaokul dönem ödevimdi. Tekrar okumakta fayda var diye düşündüm. Bende okul kütüphanesinden almış ama kütüphane kolu başkanı olduğumdan yerine koymuştum usulca, salak ben :) Sanırım bu kitap okul kütüphanesine gelmeden evvelde bayağı bir yolculuk yapmış.12. basım ve 1998 tarihli.
Kitabı açınca kapağın arkasında hemen şu yazı vardı, kurşun kalemle yazılmış. Sanırım 2B :
“28-29 oku.”  Hemen açıp baktım:
“Yakalarım seni” (sayfa28) “teneffüste görürsün yavşak” (sayfa 29)
31 de pilot kalemle başka bir yazı: “harunla dalcaz görürsün pezemeng…”
:))
Sayfa 35’te kitabı okuyan lise öğrencisi şu satırın altını çizmiş romanda:
“Bir kabahat gizlenirse büyür, söylenirse küçülür.” Hım! Acaba nasıl bir kabahat işlemiş olacak ki bu yavrucak? Kitapta başka bir karalama yok yalnız sayfa 113’e şöyle yazmış: “Enes Elif 2009”
Basım yılı 98 aşkını iliştiriş yılı 2009 demek 11 yıl durmuş okulun rafında, ama biri bağışlamış olabilir birkaç yıl evvel.Kitapta güzel bir kokuda hâkim,belki hoş bir kadın..! Kim bilir… :)

Kitapta bilmediğim ve artık neredeyse anlamını unuttuğum, miadını doldurmuş yüzlerce kelime var ama bu gözünüzü korkutmasın cümle içerisinde anlamını rahatlıkla çıkarabiliyoruz. Gene de isterseniz yanı başınızda bir sözlük bulunsun. Benle de Enez’e geldi bu kitap, deniz kumsal şezlong gördü. Belki okulu bulabilirsem, yakınlardaysa iade ederim. Belki kitaplığımda durur birkaç yıl, belki birine hediye ederim. Kitabı okuyan çocukcağız ince ruhlu bir çocukmuş bence, baksanıza kitap falan okuyor, Elif’i seviyor.(muhtemelen Elif’in haberi yok) dersleri de iyidir keratanın, yakışıklıda olsa gerek. İşte dayak yemeniz için bir dünya mazeret. Sırf futbol değil de basketbol oynadığım için, 15-16 yaşlarımda iken mahallemizdeki basket sahasında neredeyse dayak yiyeceğim geldi aklıma :) Bir de kitap okuduğumu bilselerdi, Allah korusun :)

-          Zihin bomboş kalabilir değil mi? bilmiyorum. (s.12-13)

-          Kaç defa, arkadaşlarıyla münakaşalarında,başkalarına merhametimizin kendimizi daha merhamete layık hale getirmekten,yani bu hissimizin mevzuunu değiştirmekten ve onların eziyetlerine nefsimizin vekâletini peşkeş çekmekten başka manası olmadığını iddia edip durmuştu.(s.63)….ya şimdi ?

-          Uzaklarda bir vapur düdüğü ve motor gürültüsü. Rüzgâr yok. Ümitleri ve korkuları aynı derecede teşvik eden sakin ve karanlık bir hava.(s.93)

-          Bunlar birbirlerine muhtaçtılar ve belki de aşk zannettiğimiz şey bu ihtiyacın kabalığını gizleyen bir ifade nezaketinden başka bir şey değildir. (s.183)

-          Hanımefendi! Türk kadınına taalluk eden bahiste haklısınız! Fakat zannediyorum ki, bu bahsi, tamamıyla ayrı bir siyasal meseleyle karıştırıyorsunuz Avrupalılar buraya medeniyet getirmeye gelmediler, hanımefendi! Bilakis, bizim ilerlememize mani olmak, bizi esir etmek için geldiler. Bakınız işte, polisimiz onların idaresinde iken kadınlarımıza daha çok istibdat yapılıyor. Burada softalarla el ele verecekler. Avrupa’nın müstemleke idareleri, her girdikleri memlekette ileri fikirli adamları iş başından uzaklaştırır ve yerine cahilleri, gerileri koyarlar. Maksat terakkiye mani olmaktır. Emin olunuz,  burada bir Fransız veya İngiliz idaresine yerleşsin, en mutaassıp şeyhülislamlardan daha ziyade sizin kapanmanıza çalışacaktır. Ancak burada kurunuvusta zihniyetini hâkim kılmak şartıyla bize hâkim olacaklarını bilirler. Bakın, memleketin bütün hür fikirli adamlarını Malta’ya sürdüler.(s.221-222)

-          Evet, canı sıkılanlar sevmeyenlerdir. Çalışmak! Evet, ruhumuzda çalışır; aşk… Ruhumuzun meşgalesidir. (s.226)

-          Asıl merakım bilmekten ziyade anlamaktı.( s.235)

-          Bütün büyük kadın meseleleri, bizi içine almak için, mukavemetimizin en az olduğu günü beklerler. O anlarda ruhumuzun topuzları gevşeyen kapıları en hafif rüzgârla açılır ve içeriye, bir gün her şeyimiz olmaya namzet kadın giriverir. (s.238)

-          Masanın başından kalktınız mı bir daha kâğıdı düşünmezsiniz; fakat bir kadının yanından ayrılınca böyle olmaz. Hayali sizi rahatsız eder. (s. 262)

-          “ acayip”, “harikulade”nin taklididir.( s.268)

-          Galiba keder yaşlı ile genç arasındaki farkı siliyor. (s.288)

-          Belki de onu bunun için sevmediniz, gizlisi olmayan bir ruhtu (s.296)

-          Ölmek, ölümü düşünmekten çok daha kolaydır, değil mi?.. (s.298)

-          Fakat bu kararsızlık – Bahri çok iyi söylemiş- muhitinde mahsulüdür. Vedia’nın karşısına aradığı erkek çıkmadığı gibi etrafında hiçbir ideal, ahlak, telakki, hiçbir kıymet yerli yerini bulmamış. Her şey sallanıyor. Bu zelzele içinde Vedia gibi bir haysiyet nasıl sabit kalsın? Sana gelince onu sabit ruh iklimine sokmak senin elindedir.
- Mümkün mü ?( s.304)

-          Hayatımız karakterimizin değil, karakterimiz hayatın mahsulüdür ( s.305)

-          Senin bütün materyalist emellerin azgın kabinden korktuğun, ona gem vurmak istediğin içindir. Belki bütün materyalizm, insan kalbinin lirik hamlelerini bastırmak içindir. Yani maskeli bir spiritüalizm anladın mı? Hakiki ve ciddi materyalistler ki, hayvanlardır, materyalist olduklarının farkında değillerdir. ( s.306)

-          Korku tamamıyla hayaldir. Felaketin ta karşısındayken korku yok, bir takım müdafaa reaksiyonları fiili mün’akisler falan vardır. (s.311)

-          Her ölüm şuursuz bir intihardır ve her an ölümle çarpışan insan, ancak yaşama iradesini terk ettiği anda ölür. ( s.322)

-          Mutfakta bir tıkırtı. İclal, Mustafa’sının çorbasını pişiriyor. Hep onu düşünüyor. Yirmi sene, elli sene hep onu düşünecek. Mustafa eşikte görünüyor. Sessiz. Dil dökmüyor. Dil olmayan yerde yalan olur mu? (s.396)

-          “Haykır, niçin olursa olsun, haykır, etrafına daima birkaç kişi toplanacaktır; haykır, seni anlar gibi olacaklardır, haykır, anlamasalar da haklı bulacaklardır; haykır, büyük ses büyük ruh ifadesidir, haykır, haykır, ne söylemek için olursa olsun, haykır, ah haykır…” (s.421)

Keyifli okumalar…

9 Ağustos 2012 Perşembe

Tatil nedeniyle kısa bir ara

Şarköy'de tatildeyim,gene anladım ki deniz kum güneş,yüzmek vesaire benim tarzım değil.Peyami Safa'nın Biz İnsanlar romanı olmasa patlayacağım.Bitmesin diye ağır ağır okuyorum.Çok güzel bir kitap,belki de Safa'nın en iyi eseri dönünce yazarım kitap hakkında.Ben yokken sayfaya yeni okurlar gelmiş,hoş gelmişler.Dönünce bi göz atarım sayfalarınıza ;) bye bye...

işte buradayım,Yayla sahili 

31 Temmuz 2012 Salı

Yılkıya bırakılmış atlar gibiydik..


Yazılarım sıklaştıkça kötüleşmeye başladı; farkındayım. Bunda takip ettiğim blogların etkisi oldukça fazla. Hemen hepsi entelektüel ,kaliteli insanlar, ele aldıkları konular bunun en büyük göstergesi. Kendimi bi halt zannederdim ama gittikçe küçülmeye başladım.Ne de güzel oluyor inanın.

Dün arkadaşıma anlattıklarımı sizle paylaşayım.

 “Çok rahat yaftalıyoruz insanları,önyargılarımız çok fazla.Oğlum yıllardır radyo 3’ü dinlerim ben. Sen tiyatrolara yapılan bürokratik baskıyı,katli duydun basından, sadece bunla kalsa uzun zamandır Radyo 3’e ket vuruluyor. Önce bir bakan çıktı dedi ki; halkımız caz müzik olsun,klasik müzik olsun dinlemiyor,o sebeple bu radyonun yayınları kısaltılacak.Ve ardından yurdun genelinde yayın yapan radyo 3’ün atıyorum Gazi Antep ,Van,Trabzon gibi yerlerdeki frekansı başka radyolara devredildi. Neyse konumuza dönelim.Abicim mesela Mozart’ın bir eseri çalardı radyoda yıllar öncesi ve telefonla ilk bağlanan kişiye mutevazı bir hediye verilirdi soruyu bilirse,çoğunlukla bir kitap.

Şahit olduğum bir telefon konuşması:
Alo buyurun radyo 3’tesiniz. Kimle konuşuyorum.
Merhaba ben Ayşe falanca
Ayşe hanım ne işle meşgulsunuz ve nereden arıyorsunuz?
Ev hanımıyım, Sivas’ın bir köyünde yaşıyorum,çoluk çocuk uğraşıyoruz işte.
Peki Ayşe hanım çalan eser Mozart’ın hangi eseri biliyor musunuz?
Hmm sanırım çalan Mozart’ın 1 nolu keman konçertosu’ydu.
Bildiniz hanfendi,bizden Sartre’ın Bulantı isimli bir romanını kazandınız.

Ulan kafamı buluyorlar bizle olmuştum oğlum.Bende yıllardır dinlerim ama ne senfoni numarasını bilirim ne de kimin icrası olduğunu, belki çaykovski’nin birkaç eseri. Ama hayır dostum,bu ülkede böyle insanlar var,az da değil belki sayıları.Anadolu’nun filanca köyündeki çoban Ali neden okumamış olsun Kafka’yı, neden gündemle alakadar olmasın.Aytmatov’un neredeyse tüm kitaplarını okudum.Onda da aynı şaşkınlığı yaşıyordum.Mesela yılkıya bırakılmış atlara çobanlık eden bir köylü- ki vaktinin çoğu bir dağın en zirvesinde geçer- siyasetle oldukça alakadar ve bilinçliydi.Ülkesinin gerçeklerinin farkındaydı ve gerektikçe kente iniyordu. Mesela Leyla Müldür’ün bir programı vardı yıllar önce TRT2’de.O yıllar trt 2 bir kültür sanat kanalıydı. Şimdiki gibi iktidara biat etmiyordu. Atilla Dorsay’ın Rekin Teksoy’un sinema üzerine programları vardı.Hani zor bulunan filmlerdi.Rekin ağbi bizzat mesela Çek bir yönetmen’den araya bir sürü aracı sokarak filminin kopyasını isterdi.Ülkemiz sinemalarında yer bulmamış filmler,izledin izledin yoksa bir daha tüm ömür göremezsin.İnternette de bulamayacaksın emin ol,ne şanslıydım kendi adıma. Şevket Uğurluer hafif batı müziğinden örnekler verirdi.Şimdi 80’lerinde sanırım, hâlâ bir takım Hotel lobilerinde çalıyor.Yerini ne mi aldı,Ümit Besen’le anılarla müzik.Hayır,aşağı görmüyorum ama…

Neyse Leyla Müldür diyordum,kadın gezi programı gibi bir şey yapmıştı.Filanca köye gidiyor ve kahvede çayını yudumlayan Mehmet amcaya şöyle bir soru soruyordu : ‘ Dostoyevski’nin yazarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz’ ulan ne yapıyor bu kadın diyordum kendi kendime.(Belki Leyla Müldür değil de başka bir şairdir yanlışsa affola) Sonra n’oldu biliyor musun dostum zamanla cevaplar almaya başladı.Ali dayıdan,bakla ayıklayan Fatma teyzeden falan. Evet, o kadın aşağı görmek bir yana karşısındaki muhatabının bunu bilemeyeceğini düşünmüyordu, ya da bilmesi gerektiğini düşünüyordu.Bir şehir züppeliği, bir ukala tavırı hak görmüyordu üzerinde. Gelelim takip ettiğim bloglara; “-  levo senin bloğun mu var,versene adresini” “yok aga tanıdıklarımdan gizliyorum zamanında fazlaca afişe ettim kendimle ilgili şeyleri.” Neyse baktım, incik boncuk dizen ,ördüğü hırkayı paylaşan yemek tarifi veren o kadınların bir çoğu arada Sartre,Puşkin veya İngmar bergman’dan,Paganini’den bahsediyor. Anlatabiliyor muyum. Çoğu beni takip etmesine rağmen ben takip etmezdim onları,ancak beni okuma listelerine koymalarından anlamalıydım.Bu arada nedense okurların sanırım hepsi karşı cinsten,kötü mü hissetmeliyim bilmiyorum.Kendimi Ahmet Altan,Cezmi Ersöz falan gibi hissettim.(pek sevmem bu adamları)İlk gençliğimde kızlar bunları okurdu.Şimdilerde Elif Shaphak denilen yazarı okuyorlar ya neyse..( taşlanıcam şimdi,Elif Şafak’a laf ettik ) Nerden girmiştim bu konuya dostum,uff! Yaşlanıyorum ben.Çenesi düşük ihtiyarlara döndüm,hem de konunun kıçını başını birbirine bağlayamayan”

Ben olsam beni okumazdım sayın okur,mimlemek ,ödül vermek falan gibi aptalca şeyler var bu blog aleminde.Ben daha önce yaptığım ve şu yukarıda bahsettiğim okunası bloglardan bahsedeyim.Geçen sefer gibi linklerini vermeyeceğim.İzin almadan paylaşmak ayıp oluyor sanki ve liste kabarık bunla uğraşamam şimdi. İsimden aratın gogulda karşınıza çıkar.Bu arada en favori bloglarımın nedense en fazla 3-5 okuyanı var, zaten görünen o ki sen takip etmeden kimse seni takip etmiyor.Yorumlarda öyle,şu 3-5 okuru olan bloglar sağolsunlar bu riyaya düşüp beni izlemiyor,hatta yaptığım yorumları yanıtlamıyor bile.Cool adamlar canım :) hemcinsim olabilir bak onlar emin değilim.Neyse işte liste,ah! Bu arada cidden bir süre yazmasam iyi mi olacak ne, ya da yazayım da kimse okumasın.Okumayın be vallah,gittikçe saçmalar oldum.Ben yaza durayım,siz bir iki ay sonra falan bi uğrayın,anca düzelirim bence.Hadi Levoo ver şu listeyi,ay çenene…

7.oda – sanırım herkesin bildiği sağlam blog,sık yazmaz ama özenli ve bahsettiği konuya hakimdir.Cafe-melange- iki bloğu var bildiğim,iyidir.Buraya hiç uğramayanlardandır kendisi :) resimnotları – az güncellenen faydalı bir blog,yeni keşfettiklerimden.sanırım okuma listesinde değilim.Olsun saygı ve selamlar…Asla olmadığımın aynısı – bu bloga yeni eklendim ama fena değil gibi,takipçisi olacağım.atlasın yükü- bu da yenilerden,o da beni izlemiyor yanılmıyorsam,ayrıca sevdim :)  bir vizörün arkasından – bu abi çook az yazıyor izleyen bi benmiydim bilemedim şimdi,keşke yazsa dediğim bloglardan. Bendenbenkim – yakında yayın hayatına son vereceğini söylemişti,umarım devam eder. Delimine – yakında bir milyon takipçisi olacağını sandığım blog.Eski-tas- ooo! Bu abiyi yeni tanıdım,belki kadın ne bileyim. Çok iyi bence, ama yorum falan bile yapmak yasak,o derece yani. Ezvelez- benim gibi vudi ellın hayranı olduğundan sevdiğim cici blog :)Ostobus – iyiydi bu,hem hemşehrimdi yanlış anımsamıyorsam,sinemadan falan yazar,iyidir.ancak yazmaz oldu. hayal kahvem- bir şey yazmaya gerek yok,beni okuyan herkes zaten sanırım kendisine ekli :)çiçeklendim – iyiydi bu yazmaz oldu derken,şimdi baktım bir post girmiş,yazı bitsin okuyacağım ;) kahve-molası – hani el atsa sağlam yazılar çıkacak olan blog,listenize alın bence. Kitaplar ve notlar – çok fazla takip ettiğim kitap blogu var,bunu yeni ekledim.Sanırım pişman olmayacağım.kırmızı ruh – vallah ben seviyorum yazılarını,sizi bilemem :)

Üfff! Ne kalaba liste bu yahu bir sigara molası verelim.eveeet nerde kaldık ;

Kıyıyavuranhayaller- bak bu da iyi olacak gibi,hem takip ediyom diye takip etmeye kalkmadı beni :)Lafanino- iyidir,candır vs. :) laylaydylay – bu blogu sıkı takip edeceğim gibi. Muradımaerdim- uzun zamandır yazmıyordu,şimdi öğrendim bir sıkıntısı varmış,Allah yardımcıları olsun.nezle likarga- ayda bir yazıyor sanırım,ama iyi blog.onemovieonebook- okuyanı azdır, kendiside yazmaz,yazsa n’olur sanki :( pelin-pembesi- yoksa hâlâ takibe başlamadınız mı ? her nasılsa izleyici kısmında görünmez oldu,ama hâlâ okuyor sağolsun :) hep izleyeceğim bloglardan biri olacak kendileri.soru işaretlerim – ben yeni izlemeye başladım,bence izleyin ısrarla tavsiye olunur.the- melpomene- kitaplar üzerine yol gösteren,blog dünyasına dalmama sebep olmuştu kendileri,kırmızı’da aynısını demişti :) paralamadefteri- sevgili coraline’in bloğu,okuyun derim.Bu günlerde vakti de bol sanırım,sıkça yazıyor :)vee alfabenin son harfi, zefiryazin-  iki üç takipçisi var,biride benim :)

Ha birde fark ettiğim birkaç blog var,sayfalarının sağında solunda blog listelerinde görüyorum kendimi sağolsunlar.İzliyorlarsa da şu gizli izleme şeyi var ya(her neyse) onu yapıyor olmalılar.en çok sizi seviyorum ama takip etmiyorum :) Haa! Son olarak istesemde izleyemediklerim var,benim listemdeler.İzleyememe sebebim profillerine tıklayınca sayfalarının linkini göremiyorum.bu  sorun bende de vardı arkadaşlar.Yorum yaparsanız oradan blogunuza ulaşılıyor- ki siz daha yapmadınız- ama benim takipçiler penceremde resminize tıklayınca sayfanız gözükmüyor.eğer okuyorsanız bu yazıyı ve bu adam neden beni okumuyor diyorsanız sebebi bu.Sanırım yazmayacağım mı artık ne,sanki son sözlerimi eder gibi oldum :) yukarıda Aytmatov, yılkıya bırakılan atlar falan dedik ya,aklıma geldi işte :)

Avara
anımsıyor musun?
bir çetemiz vardı: Vahşi Siyah Atlar
ısmarlama serserilikler yaşardık
kimseden bir şey demeden kaçıp gitmeler gibi
sokaklarda sabahlamak, parklarda yatmak
yabancıları mahalleye sokmamak gibi
Ve bir gün gideceğimiz bir Amerika vardı
herkesin bir Amerikası vardı o zamanlar
herkes gece istasyonlarında
kendi Amerikasını aradı

kısık ışıklı arkadaş odaları
plağın bir yüzünü kaplayan uzun parçalar eşliğinde
kendi rüyalarımıza dalar, dağılırdık
okyanuslar, gemi yolculukları, kanayan ıslıklar
ve dunyanın bütün limanları
önümüzde sessizce uzardı

biterdi plak, disk boşa dönerdi.
düşlerimiz çarpıp geri dönen sulardı şimdi
 böyle zamanlarda ilk sözü söylemekten kaçınırdı herkes
 sonra biri usulca kalkar,
herkese çay koyardı
anımsıyor musun?

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi.
her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun maceralar umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzalıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün pencersinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiceklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz
kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerikaya
kendi Amerikası da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
herşey o eski rüya da kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldukleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?

Murathan Mungan

30 Temmuz 2012 Pazartesi

uzun saçlarım kadar sıska bacaklarımda dert oldu millete


KENDİNLE BARIŞIK OL GÖRÜNTÜN UĞRUNA SAĞLIĞINLA OYNAMA

Gogula girip kilo problemi yazınca karşınıza milyarlarca site çıkar bunla alakalı. Binlerce diyet formülü,zayıflama hapları, egzersiz hareketleri, sözüm ona şifalı bitkiler daha bir sürü ıvır zıvır. Dünya hızla obeziteye doğru giderken  gayet de normal . Yalnız benim gibi kalan son birkaç milyon zayıf insana yapılan dayatmayı anlamam imkansız. En çok da kilo problemi çekenler yapıyor bunu. Asla kilolu biriyle dalga geçmedim, vah vah ne bu kilolar diyerek rencide etmedim. Hatta bu dayatmaya direnip fazla kilolarıyla  barışık insanları hep takdir ettim.

Nip Tuck dizisini bilen bilir. Standarda oturtulmuş bir güzellik anlayışı yaratıldı. Kalkık burunlar,dik popolar, 38 hatta 36 beden elbiselere girme çabası. Daha onlarca örnek verebilirim, bunun uğruna ne çok kişinin saatlerce koşu bantlarında turladığı, estetisyenlere,diyetisyenlere,ilaç firmalarına  akıtılan paralar aşikar. Karşılığında sağlığını kaybeden milyarlarca insan olduğu da apaçık bir gerçek.

183 cm boyunda 60-65 kilo civarı bir adamım. 32 yaşımda olmama rağmen hâlâ saatlerce basketbol oynayabiliyor, günde 5-6 kilometreyi hemde 25-30 dakikada banamısın demeden koşabiliyorum. Basketteki rakiplerim olsun, parkta koşu yolundakiler  olsun hemen hepsi benden genç. Hatta 16-17 yaşında bir çoğu,buna rağmen performans olarak çoğunun üzerindeyim. Günde bir paket sigara içmeme, içkiyi buldu mu sünger gibi çekmeme karşın hayatı boyunca bunları ağzına sürmemiş binadaki komşularım merdivenleri çıkarken nefes nefese kalıyorken ben oralı bile değilim.

Ama hepsinin ağzına pelesenk olmuş şu cümleler : Levent çok zayıfsın,biraz yesene.Rüzgar çıksa alıp seni götürecek.Fasulye sırığı gibisin,kemik torbası mübarek,iskeletor gibisin. Leylek bacaklı vb.
Ulan, şükürler olsun bugüne dek önemli bir sağlık problemim olmadı. Zayıfım evet ama kemik çatım oldukça geniş,upuzun omuzlara sahibim.Kollarımdaki kaslara çoğunuzun imrenerek baktığını da gördüm. Evet kaburgalarım sayılıyor,yukarıdaki resimde olduğu gibi omuzlarımda iki sivri kemik var veee kesinlikle haklısınız bacaklarım çokk zayıf ve çok komik. Kadın mıyım oğlum ben,napıcam güzel bacakları.. Şu iki resme bakınca zayıf levent  tercihimdir,kimse kusura bakmasın.

Bu yazıyı kaleme aldığıma göre anlamışsınızdır ki artık burama kadar geldi (çenem hizası) Ağzımda sigarayla çizdim kendimi zira sigara içenlere karşıda yapılan faşizan tutumu anlamıyorum. Artık sokakta sigara içerken bile pis bakışlara maruz kalıyorum. Özetle kahrolsun faşizm,her  türlüsü.
Not: şu painte yeni alışmaya başladım,yoksa ben iyi bir çizerim.vallah bak,yeminle :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...