İlk kez
sanırım 94 yılında, Atv'de dublajlı olarak izlemeye başlamıştım.Sonrasında
kanalD'de sonrasında da cnbc-e'de devam edip duruyor işte.94-2013...neredeyse
yirmi yıl...Yanılmıyorsam zaten 24 sezondur televizyon dünyasındalar,yani
neredeyse başından beri izleme şansına ermiş yurdum insanı. Elimde
şimdiye dek dizide bir saniye görünmüş bile olsa tüm karakterlerin bir arada
olduğu büyük boy bir poster var. Hani baktığım zaman " ha !evet şu tipleme
şu bölümde oynamıştı" diyebiliyorum rahatlıkla.(şu üstteki) Simpsonlar sevimli
çizimlere sahip olduğundan beni de kendine daha bi çeker. Lakin nasıl
anlatsam...hım! yahu işte Simpsonlar'ın mizahı şimdilerde emekli olmaya
hazırlanan Jay Leno gibi yumuşaktır.dokundurur ama hassastır hani. South Park
ise sizi tokatlıyaverir. Okuyacağım kitap,sinemada izleyeceğim film beni dövme
garantisi vermiyorsa paramı ve vaktimi kolayca harcamam doğrusu. Ondandır
komediyi sinemada değil tv'den izlerim.Neyse keseyim, zaten yazmak istediklerim
bunlar değil. Aşağıda izleyeceğiniz video anlattıklarımı yalanlayacak türden
bir örnektir.bilirsiniz dizinin başlangıç kısmı her daim birbirinden faklı
olmuştur. Bart'ın ders tahtasına yazdıkları ve finalde kanepeye oturmaları
falan...yüzlerce faklı versiyon.Sanırım bu geçen sezonun açılış videosuydu.Bulmak
için epey uğraştım,pazar günü can sıkacak türden ama...
22 Aralık 2013 Pazar
16 Aralık 2013 Pazartesi
Crossroads....(taslakta toz tutmuş yazılardan)
Çayın ucuz olduğu salaş bir mekânda nasılsın, havalar ne soğudu falan faslından sonra, diyelim konuyu sinemaya getirme gafletine düştün, çalçene ben sazı elime alır ve muhtemelen şöyle devam ederdim: Baba onu bırak ta geçen… opss! Dur yahu neden erkek oluyorsun ki, hoş bir hatunsun sen. Evet devam… Kızım onu bırak ta geçen şu Azeri kanallarında dolaşıyordum gene… Malum bizim ulusal kanallarımızda şu sigaraya alkole buz falan konması, ufacık bir öpücüğün dahi makaslanması gına getirdi. Ya inanır mısın geçen mesela Meg Ryan’ın Billy Crystal ile oynadığı When Harry met sally filmini bilirsin. ( bilmiyorum diyorsun ama ne gam, başladım bir kere anlatmaya) Bilmiyor musun? İzlemelisin. Neyse işte o filmin en can alıcı hatta sinema tarihine kazınmış sahnesini kesiverdi cnbc-e. (ne sahnesi diye sormuyorsun, olsun devam ) yahu işte Meg yani sally bir kafeteryada kahvesini yudumlarken Harry’ye siz kadınların çok rahat orgazm taklidi yapabileceğini ve bizim anlayamayacağımızı söyler. Ve ardından birden orgazm taklidi yapmaya başlar, tüm kafe inler falan. İnan tahrik edici falan olmasının aksine müthiş komik bir sekanstır. Finalde yan masalardan yaşlı bir kadın garsonu çağırıp “ o kadın ne içiyorsa bana da ondan getirin” der. Düşünsene şimdi bu filmi o gün ilk izleyen birisi bu sahneden bihaber olacak. Böyle bi oto sansür, çok yazık. Bu arada Nora Ephron'a selam olsun,tanıyorsun.
Neyse yahu ne diyordum ben en başında… Ah!
İşte şu Azeri kanalında son anda ne göreyim elinde gitar tutan bir genç ve
yaşlı bir zenci gün batımına doğru ilerliyor. Ve pat! The end. Kötüsü jenerikte
akmadı. Yıllar önce küçücük bir veletken izlediğim ve yıllardır izini sürdüğüm filmdi
bu. Hani bir oyuncusunu, yönetmeni falan anımsasam bulurdum şimdiye dek. Neyse
şok olmakla beraber Allah'tan çocuğun kim olduğunu görebildim. Ralph Macchio. Şu bizim
karate kid’miş meğerse.Demek karate,hırgürden sanata yönelmiş velet. Filmse Crossroads. Kızım izlemelisin, gitara blues’a
gönül vermiş bir gencin öyküsü, bir yol hikâyesi aynı zamanda.
Hele finalde ünlü virtüöz Steve Vai ile kapışma sahnesi yok mu...
Off! İlk o zaman duymuştum gitardan böyle
tınılar yükselebileceğini. O yaşlarda Bob Dylan’ın hikâyesi sanmıştım. O yaşta Bob
Dylan’ı tanıyor muymuşum? Bob Dylan dedim de, geçen bloglarda biri… blog
yazıyorum ben. Paris, Edith Piaf falan derken konuyu Marion Cotillardon’ın
canlandırdığı filme getirdiler. Hep derim Cotillard tamam iyi oyuncu, Piaf’ı
oynadı. Kidman Wirginia Woolf’u, Salma Hayek Frida’yı falan. Kızım iyide Cate
Blanchett Bob Dylan’ı oynadı beyaa, ne diyorsunuz Allah aşkına. Evet, bazen
beya diyorum ne yapalım, üj bejim biliyorsun. Çok mu konuştum ben? (……..) 
Neyse onu bırak ta… Hatta sanırım
iki üç yıl önce Oscar töreninde bir herif sahnede adayları tanıtırken,arkasında
film sahneleri de dönüyordu. O yıl bir köpeğin başrolü oynadığı bir film de
vardı. Herif Bob Dylan’ında ki başarısına atıf yapmak için şöyle bir espri
patlatmıştı: “Bir an köpeği Kate Blanch’in canlandırdığını sandımJ” hiç unutmam bir defasında da Blake Edwards
sahneye yaşam boyu onur ödülü almak için şu son model tekerlekli sandalyelerden
biriyle çıktı. Ve tam ödülü kucakladığı anda sandalyenin motoru hızlandı ve son
sürat dekora tosladı. Ya gülmekten ölmüştük. Ne hoş göndermeydi. Blake be! Hani
şu pembe panterleri, gene Peter Sellers’in Parti’sini falan çeken yönetmen.
Durum komedisinin üstadı piri duayeni…Ruhu şad olsun, müthiş bir finaldi.
Gelecek program: Miligram deneyi ve otoriteye itaat ya da simpson- south park ve family guy...Ya da alakasız bir şey:)
Bende yakında bloğumda
bahsedeceğim bunlardan. Şu dizi furyasından da. Giderek çıta düşmüyor mu sence
de. Duyuyorum geym of tronslar, wempayr dayeriler falan. Geçen şöyle bi baktım, hepsinin yegâne
özelliği erotizmin sınırlarını zorluyor oluşu. Seks her zaman satar doğru,
hatta edebiyata bile sirayet etmeye başladı. Grinin elli tonu falan bunun
kanıtı.Benim blogda bile en çok okunan yazılar arasında içinde seks sözcüğü
geçiyor diye Woody’nin bir filmi en çok tıklanan ikinci yazı oldu J
Bir de netten falan izliyorlarmış paket halinde, yuh be. Bir ara Amerika’nın ekonomik krizini konu
almışlardı en azından. Hung geçim sıkıntısı çeken bir öğretmenin ek iş
jigololuğa başlamasını. Shameless adı üzerinde, koca bir ailenin dağılmamak
adına ahlaksız her türlü işi yapmasını. Bored the death başarısız bir yazarın
arta kalan zamanlarında dedektifliğe soyunuşunu anlatıyordu. Bu müthiş komikti
yalnız. İt’s always sunny in philedelphia’ya yakın absürt bir mizah anlayışı
vardı. Ama şimdilerde gördüğüm şu flight of the concords adlı dizi muhteşem. Suny
filedelfiya kadar absürt, family guy kadar rahatsız edici ve kışkırtıcı. Hem
ayrıca müzikal. Geçen bölümde, çocuk müzikten umudu kesip caddede canlı tabela
işine girişiyor. İş arkadaşı kıza şöyle bir şarkı döşeniyor : lanet olsun çok
güzel bir kadın. Acaba bunu ona söylesem bu beni cinsiyet ayrımcısı yapar mı?
Lanet olsun o kadar güzelsin ki beni cinsiyet ayrımcısı yapıyorsun. Diye
gidiyor işte J Ah!
Bak beatiful tango çalmaya başladı.Ne? Çayım mı soğudu, bakayım… puuhhhh!
Gelecek program: Miligram deneyi ve otoriteye itaat ya da simpson- south park ve family guy...Ya da alakasız bir şey:)
8 Aralık 2013 Pazar
başlıksız
Sartre- Bulantı
Susuyorum, zorla gülümsüyorum.
Garson kız üzerinde tebeşir rengi bir camambert peyniri bulunan tabağı önüme
koyuyor. Salona şöyle bir göz atıyorum ve içimi korkunç bir tiksinti kaplıyor.
Ne işim var burada? Ne diye kalkıp hümanizm üzerine konuştum? Bu insanlar niçin
burada? Neden yemek yiyorlar? Onların, var olduklarını bilmedikleri besbelli.
Çıkmak, herhangi bir yere gitmek istiyorum. Gerçekten kendi yerimi bulacağım
neşeli bir yere… Ama benim yerim diye bir şey yok; ben fazlalığım.
Autodidacte yumuşadı. Daha fazla
karşı koyacağımdan korkmuştu. Söylediklerim hepsine bir çizgi çekmek istiyor.
Sır vermiyormuş gibi bir halle eğiliyor:
“ aslında sizde onları
seviyorsunuz efendim. Benim gibi sizde seviyorsunuz, ayrılığımız yalnız
sözcüklerde.”
Konuşamıyorum, başımı eğiyorum.
Autodidacte’ın yüzü neredeyse yanağıma değecek. Ukalaca gülümsüyor.
Karabasanlarda olduğu gibi ta burnumun dibinde. Yutmaya karar vermediğim bir
lokmayı güçlükle çiğneyip duruyorum. İnsanlar. İnsanları sevmek gerek. İnsanlar
hayran duyulacak yaratıklardır. İçimi bir bulantı kaplıyor.
Yaman bir bunalım. Tepeden
tırnağa sarsıyor beni. Bir saatten beri geldiğini görüyordum, ama bunu söylemek
istemiyordum kendime. Ağzımdaki şu peynir tadı… Autodidacte çene çalıp duruyor,
sesi tatlı bir vızıltı gibi geliyor. Ama neden söz ettiğini hiç mi hiç
anlamıyorum. Başımı sallayıp duruyorum.
“… eski Roma’nın değil mi
efendim?”
Autodida sanırım bir şey soruyor.
Ona dönüp gülümsüyorum. Ne oldu? Nesi var? İskemlenin üstünde niçin dertop
oldu? Demek, başkalarını korkutuyorum artık. Sonunda bu olacaktı zaten. Ama
önemli değil. Korkmakta pek haksız değiller. Aklıma esen her şeyi
yapabileceğimi hissediyorum. Söz gelimi şu peynir bıçağını Autodidacte’ın
gözüne sokabilirim. Ondan sonra, buradakiler beni ayaklarının altına alıp
tekmeyle dişlerimi kırabilirler. Ama beni alıkoyan bu değil, şu peynirin tadı
yerine ağzımda bir kan tadı duysam da fark etmez benim için. Bir harekette
bulunsam, gereksiz bir olayın çıkmasına neden olacağım, işte o durduruyor beni.
Autodidacte’ın haykırışı da, yanağından akacak kanda, şuradakilerin yerinden
fırlayışı da fazlalık olacak. Böyle fazladan var olup giden bir yığın şey var.
Hepsi bana bakıyor. Gençliğin ilk
temsilcisi, o tatlı konuşmalarını yarıda bıraktılar.
Ayağa kalkıyorum, çevremde her
şey dönüyor. Autodidacte çıkarmayacağım o iri gözleriyle bakıyor bana.
“ gidiyor musunuz yoksa?” diye
mırıldanıyor.
“biraz yorgunum davetiniz için
çok teşekkür ederim. Hoşça kalın.”
Ayrılırken bıçağı sol elimde
tutmuş olduğumu fark ediyorum. Tabağımın üzerine atıyorum; tabak tınlamaya
başlıyor. Kimse çıt çıkarmıyor, salonu geçiyorum. Yemeklerini bırakmışlar bana
bakıyorlar, iştahları kesildi.
Yine de belleklerine iyice
kazınsın diye çıkmadan önce geriye dönüp yüzümü gösteriyorum onlara.
“hoşça kalın.”
Yanıt vermiyorlar. Çıkıyorum.
Yanaklarına renk gelir şimdi, hemen çene çalmaya başlar.
Nereye gideceğimi bilmiyorum;
kartondan yapılmış aşçının yanında dikilip duruyorum. Camın öte tarafından bana
baktıklarını görmek için dönmem gerekli değil. Şaşkınlık ve tiksintiyle
gözlerler şimdi beni; kendileri gibi bir kimse, bir insan olduğumu
düşünüyorlardı, ama onları aldattım ben. Bir adam görünüşünü ansızın kaybettim.
(…)
Önceleri okuduğum kitaplarda
kelimelerin altını çizmek gibi bir alışkanlığım yoktu. Zira okuduktan sonra
geri dönüp bakacağımı hiç düşünmezdim. Ayrıca ardımdan okuyacak olası bir
kişiyi o kelimelere odaklamak… Herkesin önemseyeceği şeyler farklıdır. Bunu
engellemek istemezdim doğrusu. İşte bu blogla beraber sizle paylaşmak adına altını
çizer oldum kelimelerin. Ancak bu kitap işte bu blogdan çok önce okuduğum bir
eser. Yani çizili bir yeri yok, öyle rastgele bir sayfa açıp yazmaya başladım.
Beni buna ne etti, neden kitaplıktaki yerinden çıkardım. Hiçbir fikrim yok.
Üstelik günlerdir ders çalışırken, kalın kalın kitaplarla uğraşa dururken.
Özetle: Sartre amca candır, okuyalım okutalım :)
Avangart
Bu programın hastasıyım.
Keşfedeli çok değil birkaç ay oldu. Ne zamandır bahsetmek istiyorum fakat
inanması güç, üzerine internette ne bir foto ne de bir yazı bulabildim. Hayır,
saat kaçta ve haftanın hangi günü yayınlandığını da bilmiyordum. Gecenin bir
vakti rast geliyordum işte. Dedim madem bir fotosu dahi yok, bekle Levent.
Gecenin en karanlık zamanında çıkıverir karşına. Ve işte sabaha karşı 04.10’da
danaNanaNn! Program başladı. Efendim bir müzik programı Avangart ve şu aşağıdaki iki abi başrollerde. Uzun saçlısı modaretör kır saçlısı ise sanırım
bir gazeteci. Hani koca programda hepi topu dört beş şarkı anca çalıyor. Geriye
kalan kısım, bu iki abinin tatlı Kıbrıs lehçeli sohbetleriyle dolu. Ağırlık
müzik olmakla beraber, sohbet hayli renkli, bazen yavru vatanın sosyoekonomik
problemlerinden, bazen hollywood’tan, bazen Ali abinin gazetecilik anılarından,
bazense sadece geçmişten bahsediyorlar :)
Televizyon dünyası hep böyle
olmuştur. Eskiden de en güzel filmler, programlar gecenin köründe yayınlanırdı.
Hani hoşuma da giderdi. Çünkü genel izleyicinin beğenmeyeceğini düşündükleri,
yüksek kültüre hitap eden azınlığa ayrılan saatlerdi bunlar bence. Artık bu da
yok, günün tekrarlarıyla dolu, sabaha karşı öğle kuşağının tekrarları dönüp
duruyor ekran. Neyse efenim, az önce haklarında ufacık bir yazıya ulaştım.
Program BRT1’de Çarşamba ve Cuma günleri primetime’da yayınlanıyormuş. Bir de
işte fotosunu çektiğim gibi değişik günlerde sabaha karşı tekrarları var.
Dinleyecekleriniz yaklaşık şöyle şeyler:
bill withers - ain't no sunshine
sting- fragile
rod stewart - sailing
mick jagger angie
Not: tv2 'pazar akşamlarını Woody allen filmlerine ayırmış :) İlgililere duyurulur. Şu gereksiz makaslamalar olmasa daha bir izlenir olur ya. Bunla alakalı uzunca bir yazımda duruyor taslaklarda lakin son zamanlarda fazla tv'den bahseder oldum sanki. Hem bu sancılı günlerde gereksiz laf kalabalığı yapmak istemem. nokta.
bill withers - ain't no sunshine
sting- fragile
rod stewart - sailing
mick jagger angie
Not: tv2 'pazar akşamlarını Woody allen filmlerine ayırmış :) İlgililere duyurulur. Şu gereksiz makaslamalar olmasa daha bir izlenir olur ya. Bunla alakalı uzunca bir yazımda duruyor taslaklarda lakin son zamanlarda fazla tv'den bahseder oldum sanki. Hem bu sancılı günlerde gereksiz laf kalabalığı yapmak istemem. nokta.
27 Kasım 2013 Çarşamba
Orson Welles,Hemingway’i döverdi.
Gece 02.30 ders çalışmaya kendimi fazlaca
kaptırdığım günlerden biri. Üstelik felsefe dersi, her zaman boğuştuğum varoluş
problemi üzerine çalışıyor olmak. Heideger’ler Sartre’lar… Of! başım zonkluyor.
Otuzundan sonra okuma aşkı depreşince böyle oluyor işte. Nihayet yatma vakti,
ulan hadi bi televizyona bakayım diyorum yatmadan evvel. Ve ne göreyim
ilerleyen yaşına rağmen hâlâ güzelliğini muhafaza eden Nicole Kidman. El mecbur
biraz bakmalıyım, yanında iri kıyım bir adam üstü başı kan içinde, “Hem” falan
diye çağırıyorlar. Yoksa Hemingway’mi? (Tesadüfe bak,geçen bahsetmiştim bu
blogda.)Yanılmıyorum ta kendisi, av meraklısı maceraperest bir adam olduğunu
biliyordum, yazdıklarının ise birçoğunun kendi hayatıyla örtüştüğünü. Tecrübe
etmediği hiçbir şeyi yazmamıştır kanımca. Kafamda oluşturduğum tasviri ile
birebir uyuşturmayı başarmış Philip Kaufman. Zaten “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği”
filminde beni kendine hayran bırakmıştı. Bir romanın sinemaya uyarlanışı
zordur. Asla, önceden kitabı okuyanları memnun edemez insan. Lakin Kaufman,
Kundera’nın romanını öyle kusursuz perdeye aktarmıştı ki… Neyse, şimdi
Kidman’ın güzelliğinin yanında Hemingway’ı biraz daha tanımak adına filmi
sonuna dek izlemeye karar veriyorum. Yalnız parantez açalım Kidman’ın sadece
duru güzelliği değil, oyunculuğu da kusursuzdur benim için. Hatta hitchcock
dönemine yetişseydi bence kesin vazgeçilmez oyuncusu olurdu. Vertigo’dan KimNovak, psycho’dan Janet Leigh’e
bakın. Soğuk
asil sert mizaçlı sarışınlar hitchcock’un hep tercihi olmuştur. Bu arada
egzistans yani varoluş J filminden
anımsayacağınızı sandığım Jennifer Jason Leigh’in sanırım annesidir. Biz filme
dönelim.
Bir yazarın özel hayatını bilmek ya da
birebir tanışma fırsatı bulmak çoğu zaman hüsrana uğratır okuyucusunu. Çünkü
asla kondurduğunuz kişi olmadığını üzülerek öğrenirsiniz. Ayrıca gereksizdir de
kanımca. Filmi izlerken Hemingway’ın maceracı ruhunun, bencil küstah maço
tavırlarının altının çizileceğini biliyordum, önceden biyografisini okumuştum
zira ve yanılmadım. Çok rahatsız olduğum av merakı ise fazlasıyla irdelenmişti.
Birkaç evlilik yaptığını da biliyordum. Sanırım Kidman’da bu kadınlardan birini
canlandıracaktı.Martha Ellis Gellhorn. Filmde bu kadına eşit ağırlıkta yer
veriliyordu. Zaten bugün imdb’den filmin adının Hemingway& Gellhorn
olduğunu öğrendim. Gellhorn Hem’in üçüncü karısı ve onu tek terk eden aşkı. Alelade
bir kadın değil Gellhorn. Dünyanın ilk kadın savaş muhabiri. Filmde Hem ile
tanıştıktan sonra onla birlikte İspanya’da yaşanan iç savaşa tanıklık etmek
için savaş muhabiri kılıfına bürünerek bu işe koyuluyor. Hemingway, bu
yolculuğa bir belgesel çekmek için çıkar. Zira ilk mesleği gazeteciliktir
ayrıca Kızılhaç’ta ambulans şoförü olarak çalışmış bu görevi esnasında ağır
yaralanmıştır. Filmde sadece bundan sözlü olarak bahsediyor, belki kaçırdığım
ilk birkaç dakikası böyle başlamıştır. General Franco’nun faşist düzenine karşı
çıkanların cephesinde savaşa bizzat katılırda Hemingway. Gellhorn’da onla
beraber cephededir. İspanya’ya ilk vardıklarında bir sinema afişinde ünlü
“Silahlara Veda” adlı romanının film afişini görürler. Hem, bu esnada tüm
dünyada tanınmış saygın bir yazardır yani. Neyse efenim Gellhorn film boyunca
anlatıcıdır zira hayatının son demlerinde bir röportaj vermektedir. Savaşın
soğuk acımasız yüzünü ve Hemingway’i onun gözünden görürüz. İspanya’dan
ayrıldıktan hemen sonra evlenirler. Öncesinde kafamı attıran bir sahne var
sayın okur. Hani bunlar döndüler ya, çektikleri belgeseli montajlarken bizim
Hem amca belgeseli seslendiren adamın ağdalı bir üslup kullandığını düşünerek
yaka paça fırlatır. Arada Orson morson falan diyor. Ulan acaba dedim? Evet,
silkelediği Orson Wells üstattan başkası değilmiş. Ya Gellhorn abla buna şahit
olmuşta ne bileyim. Hem amcaaa, vallah Orson abi seni dümdüz ederdi bence.
Senden daha iri kıyım olduğu da su götürmez bir gerçek. Ayrıca koskoca Welles’i
ikna etmişsin yakıştı mı sana. Ardından geçip seslendirmeyi de kendi yapar.
Gellhorn’un bir toplantı salonunda yaptığı konuşmada ondan çok alkış almasına da
bozulur falan. Zaten Orson Welles giderken diyor ki : “ seni gidi getirildiği
yeri hak etmeyen narsis herif” Sonrasında
Gellhorn ile evlenirler. Ona öyle âşık olur ki ünlü romanı “Çanlar Kimin İçin
Çalıyor” eserini bu dönemde verir ve Gellhorn’a ithaf eder. Zaten bilindik
yazar profilinin çok dışında kalan Hem, öğrendim ki yazılarını ayakta dimdik
yazıyormuş. Hani amuda kalkıp yazsa gene şaşırmazdım J Sonraları Gellhorn’un meslek haline
getirdiği savaş muhabirliği sebebiyle onla başta Çin olmak üzere birçok yere
birlikte giderler. Çünkü evde onsuz geçen zaman, bir bakıma Hem için kupkuru ve
anlamsızdır. Gellhorn zamanla çok ünlü bir savaş muhabiri olup çıkar. Bir gün
belki bunu hazmedemeyen Hemingway çalıştığı dergideki işini (sanırım Colier)
ondan alır. Bu bardağı taşıran son damladır Gellhorn için. Tanıdığı adamın maço
yüzü, nobran tavırları iyice ayyuka çıkmıştır. Gene de hemşireleri taşıyan bir
sıhhiye gemisine kaçak binerek savaşı ilk aktaran kalem olmayı başarır Gellhorn.
Nihayetinde boşanırlar. Gellhorn hayatını savaştan savaşa dolaşıp muhabirlik
yaparak geçirir. Hemingway ise başka bir kadınla yaşamaya başlar, filmde
gösterilmiyor ama sanırım bu kadınla dördüncü evliliğini yapar. Çok sonra en
büyük eseri, geçen yazımda bahsettiğim, Pulitzer ödüllü “İhtiyar Adam ve
Deniz”i kaleme alır. Kendi yaşamından izler taşıyan bu romanında, hayli
yaşlanmasına rağmen sandalıyla uzağa açılan balıkçının devasa bir balık ile mücadelesini
konu alır. Sonunda balıktan geriye bir şey kalmaması çok şey anlatmaktadır.
| Gellhorn ile Çin'de |
Böylesi renkli bir hayat yaşayan
Hem, belki yaşlılığın verdiği imkânsızlıklardan, belki de unutamadığı aşkı
Gellhorn yüzünden 62 yaşında evinde av tüfeği ile kendini vurarak hayatına son
verir. Kim bilir birçok avında masum hayvanları zevk için öldürdüğü tüfektir
belki bu. Filmde geçen hoş repliklerde vardı fakat tam olarak aklımda değil.
Yine filmde aktarılmayan ama az bir şey araştırma yapınca gördüğüm, Gellhorn’da
tıpkı Hemingway gibi 89 yaşında aşırı doz ilaç kullanarak yaşamını sonlandırmış.
Ben filmi ne yalan söyleyim sevdim, aksi olsa
yazmadım zaten. Ama okuduğum eleştirilerin çoğu olumsuz. İMDB 6.2 puan
vermiş.(Bende bundan fazla vermezdim, hatta birazdan siteye girip bi 6 puan
çakayım J)Kabul konular
çabuk işlenmiş, olaylar ve kişiler öyle üstü geçirilerek aktarılmış. Lakin bu
denli renkli, macera dolu bir hayatla geçen ömür iki saate nasıl sığsın ki?
Ayrıca bir değil iki hayat, Gellhorn’da Hem kadar işlenmiş. Hadi! Hem,
Hemingway’in kısaltması anladıkta filmde sıkça Papa diye de sesleniyorlardı.
Sebebini bulamadım. Son söz: Bırakın sevdiğiniz yazarlar hayalinizde
canlandırdığınız gibi kalsın ;)
Fidel Castro ile Küba'da
Afrika'da avlanırken...
Kerem Görsev’le
Jazz
Joy fm’de birkaç ay önce farkına vardığım ama
bir şekilde sürekli kaçırdığım eşsiz bir program. Görsev önceleri TRT’de ve
sanırım tv8’de de bir süre program yapmıştı. Ama reyting savaşlarının acımasız
dünyasında yer bulması neredeyse imkansızdı. Şu an dinlediğim, anladığım
kadarıyla 20 kasım’a ait.Demek pzt günleri yayınlanıyor,bunu akla yer etmeli. Yalnız
bu programın tekrar olması korkuttu. Programı Mehmet Uluğ’u yâd ederek açtı. Daha
önce adını duymamıştım, Babyloon’un kurucusuymuş Akbank Caz Festival’i gibi önemli
festivallere öncülük etmiş. Maalesef bu yakınlarda aramızdan ayrılmış. Mekanı
cennet olsun.Sizle yayında dönen şarkılardan birisini paylaşacaktım ama filmde sıkça İspanya iç savaşında geçen Ay carmela ile noktalamayı uygun buldum. http://www.youtube.com/watch?v=8HFaN1SoD7I
24 Kasım 2013 Pazar
Daldan dala...edebiyat ve sinema...
Hiç yazasım yoktu aslında ama
sıkça takip ettiğim bloglardan biri Sarter’in “Sartre amca’nın” (bu amca
benzetmesi yalnız bana ait sanıyordum J
) bir kitabını paylaşmış. Kitabın albenisi müthiş, zaten Sartre olması okumak için başlıca neden ama
ondan ziyade kitabın Varlık yayınlarından çıkması ve eprimiş görüntüsü insanın
başını döndürüyor.Ama ben hâlâ Sartre’in özgürlük yolu üçlemesinin kalan
ikisini okumayı hedefliyorum.Allah’tan ödünç kitap veren Taksim’deki Atatürk
kitaplığından bunları bulabileceğimi öğrendim. Ne demek istediğimi aşağıda bir
örnekle de anlatacağım ve eminim edebiyatsever birçok kişi benle aynı fikirde
olacaktır. Bir erkek olarak diyebilirim ki neredeyse mesela hmm… mesela Eva
mendes’in bir fotoğrafı veya eprimiş bir kitabın kapağı bana yakın bir his yaşatıyor. Bu benzetmeyi da sanırım sadece az sayıdaki
hemcins okurlarım anlayacaktır J ya da madem konumuz edebiyat, Mendes’i Nicole
Kidman’ın Virgina Woolf’u karakteri ile değiştirelim J Bknz.
Uzun
yıllar önce elime Ernest Hemingway’in Kilimanjaro'nun Karları adlı kitabı
geçmişti. İyi yanı ufak yaşıma rağmen TRT’de filmini de izlemiş ve çok
beğenmiştim. Okumak için sabırsızlanıyordum ve bir çırpıda okudum. Filmin
öyküden çok daha iyi olduğunu itiraf etmeliyim. Başrolünde bir çoğunuzun
anımsayacağı Mobidyck’in kanlısı kaptan Ahab başroldeydi,(Gregory Peck) bu da
filmi kitaptan üstün tutmama önemli katkı yapmıştır muhakkak. Neden Mobydick’e atladığıma gelince aynı Peck işte Klimenjero'nun Karları'nda oynamıştı:)Benzer bir konu olan “İhtiyar adam ve deniz” de aklıma geldi ki bu da Hemingway’in
ünlü öykülerinden biridir. Burada da Spencer Tracy’nin performansı unutulmazdı.
Daldan dala atlamaya devam… ve yıllar sonra Hemingway’in adı Meg Ryan ile N.
Cage’in başrolünü paylaştığı City of Angels’da geçiyordu. Anımsadınız mı ? hani
Cage’in Meg’ e hediye ettiği kitap. Bknz
Mobydick- Gregory Peck Old man and the sea- Spencer Tracy
İşte böyle sayın okur ve işte Kilamanjoru’yu
bir çırpıda okumama neden olan şey.Sizde benim gibi soldaki kitabı
görünce sağdakine göre tuhaf bir cazibeye kapılmaz mıydınız ?
Dipnot: sanırım Robert Redford ihtiyar adam ve deniz'in yeni uyarlamasında oynamış.Ya da çok benzeri bilemedim. Ancak ustanın en iyi performanslarından biri olduğu kulislerde konuşuluyor. Bir de gregory Peck'i imdb'de biraz araştırdım da hâlâ yüzyılın en iyi filmlerinden biri olan bülbülü öldürmek'i izlemediğimi farkettim,bu da kendime kişisel nottu :) İyi seyirler,okumalar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



