29 Mayıs 2012 Salı

CONAN



Tüm ömrüm çizgi roman okumakla geçti diyebilirim ve birkaç yıl öncesine dek her gece yatmadan önce mutlaka arşivden bir tane çıkarıp okuyarak uyuklardım. Mesela Zagor’mu Tom Miks’mi ya da diğerleri,hangisini sayarsanız birinci sayısından son sayısına dek hepsi mevcuttu bende. Sonra gecekondudan apartman hayatına geçince sandıklar dolusu kitapları mahallede yeni yetişen veletlere dağıtarak elden çıkarmak zorunda kaldım. Bir kısmını ise apartmanın kömürlüğüne koydum ama kısa sürede farelere yem olduğunu gördüm. Meğer karton kolileri de kemirebiliyorlarmış. Amerika’da yaşıyor olsaydım o koleksiyonlarla milyarder olurdum her halde. Herkesin bir favori kahramanı vardır benimkisi de Conan’dı. Evvela, conan çizimleri itibari ile tüm romanların arasında en titizlenerek çizilen mecmuaydı. Birden fazla çizeri ve gene birden fazla senaristi vardı. Ülkemizde Marvel yayıncılık tarafından yayınlanırdı. Bizdekiler siyah beyazdı ve orijinalleri de öyle sanırdım, değilmiş. Bu sebeple bende karakalem çizime meyletmiştim, sonraları siyah çini ile tarıyordum. Zaman zaman belki de en hâkim olduğum konu,çizgi roman kahramanlarına özel bir dosya açacağım. Ama hem yukarıda bahsettiğim nedenlerle hem de en sevdiğim olduğundan ilk Conan ile başlayacağım. Bunu bir borç biliyorum.
Evvela onlu yaşlarıma kadar adını conan biliyordum ki değil Konan diye okunuyormuş. Buna alışmam uzun yıllar almıştı. Satıcılar içinse bu sorun uzun yıllar sürdü.
Örnekse:
 - abi konan var mı?
-yok.
-peki, conan var mı?
- ha! O var.
Conan karanlık çağlarda yaşayan bir barbardı. Süper güçleri yoktu, bağımsız bir ruhu ve çelik gibi bir bileği vardı, bir kılıç ustasıydı. O zamanlar keşfedildiği kadarıyla dünyanın kuzeyinde Kimmerya’da doğmuştu. Soğuk iklimin ve yapılı insanların olduğu bu ülkeden henüz 15 yaşlarındayken büyük hiperborya savaşına katılmak üzere ayrılmış ve bir daha asla dönmemişti.
Conan yeri geldi bir hırsız, paralı asker, ödül avcısı, maceraperest, korsan oldu ama aslında hiç de bilindiği üzere bir barbar değildi. En azından yaşadığı dönem itibarıyla. Hatta çağının ötesinde bir filozoftu bile diyebiliriz. Serseri ve gezgin ruhu onu sürekli yeni yerler keşfetmeye itiyordu ve o zaman bilinen üç kıtayı da dolaşmıştı. Bin bir tanrılı dönemlerdi, insanlar ya putlara ya da yaşayan onlar gibi insan tanrılara tapıyordu. Conan’a bu hep saçma geldi ve kendi tanrısı Crom’u hep küfrederken andı. Bir macerasında bir grup askerle düşman ülkece tutsak edilmiş bir tanrıyı kurtarmaya gittiklerinde “kurtarılmayı bekleyen tanrılar beni ilgilendirmiyor” demişti. Çağa göre oldukça normal karşılanan köle ticaretine karşı her zaman midesi tiksinmişti ve kılıcını çok şey için satmasına karşılık buna hep uzak durmuştu. Gene kadının bir meta gibi göründüğü o yıllar(şimdi de pek farklı değil maalesef) rızası olmadan hiçbir kadına el sürmemiştir, ücretini ödediği hayat kadınları hariç. Kadınlar ve çocuklara karşıda ne kan döktü ne de buna izin verdi. O asırda hayatını idame ettirmek için iki yol vardı ya sınırları içinde yaşadığınız kralın toprağında çiftçilik yapıp üç kuruşa ve her türlü zorbalığa boyun eğecektiniz. Tarlanızın talan edilmesi, ailenizin karınızın çocuğunuzun kral veya askerlerince, sapkınlıklarına göz yummak gibi. Ya da elinize bir kılıç alıp hiçbir otoriteye sınıra bağlı kalmadan serseriyane illegal bir yaşamı seçecektiniz. Conan bunu seçmişti ve sadece bunla kalmamış zorbaca ülkesini yöneten nice kralı ve askerlerini buna pişman etmişti. Paraya asla tamah etmemişti, hatta bazı maceralarında bir krallık satın alacak kadar mücevheratı ele geçirdiğinde, şişman göbekli bir pislik olmaktansa ona birkaç ay yetecek parayı alıp uzaklaşıyordu. Aksi halde serüveni sona erecekti, onun için daha keşfedecek yerler, kılıçtan geçireceği gaddar barbar insanlar vardı. Büyücülükten de nefret ederdi ve bunun içinde gereğini yapardı, bildiği şekilde tabi :) Adı üç kıtada ve yedi okyanusta duyulmuş yaşayan bir efsane olmuştu. Hatta çoğu kişi Amra ile Conan’ı iki farklı insan sanırdı aynı şöhreti paylaşan, yaptıkları bir kişiye mal edilemeyecek kadar sonsuzdu çünkü. (Bir arkadaşım Amra ismini ilk duyduğunda dişi Ra sanmış,yarım saat gülmüştüm :)))Hep bir kral olacağını düşlerdi ve günün birinde bu da gerçekleşti ama bir zaman sonra içindeki gezgin maceraperest ruh baskın geldi ve krallığını bir gece ansızın terk etti. Krallık dönemi de ezber bozan şekildeydi. Diğer krallar gibi olası savaşlarda tahtında oturmayıp en önde kılıcını sallıyor, şık balolarda şaklabanca danslara iştirak edemiyordu. Halkının arasında korunmadan dolaşabiliyordu, kimi zaman tebdili kıyafetle şehrin en izbe meyhanesinde içmeye gidiyordu. Vefa bilir bir dosttu, düşmanına saygısı sonsuzdu. Bir asker yaralı arkadaşını omuzlamaya çalışıyorsa ona dokunmaz dokundurtmazdı, oysa diğer barbarlar rahatlıkla kılıçtan geçirebilirdi. Dünyanın kaderini değiştirecek işlere el atmıştı, kudretli tanrıların bile dikkatini fazlasıyla çekmişti. Mistik güçleri olan yerde mi gökte mi pek belli olmayan o bazı tanrılar bir gün conanı huzurlarına çıkarıp şöyle demişlerdi.”Conan tanrılar seni bitmeyen ün ve maceralarla görevlendirdiler” Evet, o noktaya gelmişti ki bazı yerlerde tanrıların gizemli yardımları üzerinde oluyordu. Şaraptan ve kadından anlar, eğlenmesini bilirdi. Yaşamı boyunca önüne Red-sonja, kara korsanların kraliçesi Belit gibi nice kadınlar çıkmıştı. Aşağıya her sayısının başında olan bir yazıyı ezberimde kaldığı kadar yazmaya çalışacağım:
“Şunu bilin ki prensim, kabaran okyanusların Atlantis’i ve onun görkemli kentlerini yutmasından sonra dünyada o güne dek görülmemiş bir çağ başlamıştı. Aryas’ın oğullarının doğduğu bu çağda dünya üzerindeki uygarlıklar ve krallıklar gökyüzündeki yıldızların mavi parıltısı kadar dağınık, fakat belirgindi. İşte bu çağda Kimmerya’lı Conan çıkageldi. Bu kara saçlı çelik bilekli şahin gözlü kılıcını elinden hiç bırakmayan yiğit, dünya üzerindeki tüm uygarlıkları ve krallıkları sandallı ayağının altında çiğnemek istiyordu” BİR NEMEDYA EFSANESİNDEN”
Bunlarda benin çiziktirdiğim bir kaç Conan resmi,işte öyle :)) Sevgiler…




26 Mayıs 2012 Cumartesi

Proporsiyonu düzgün pesimistin nüktedan olma gayretleri



              Bloğumun adından anlaşılacağı üzere Kafka’ya özel bir alakam vardır benim.Onu tanımadan öncede  yazardım günceme falan.Neyse işte gün geldi buraya yazmaya başladım ve niyetim adı üzerinde kafka’ya mektuplar yazmaktı sadece.Harika bir kalemi olduğundan mı yoksa kendime çok mu yakın bulduğumdan mıdır nedir.Lafı uzatmaya gerek yok onun gibi karamsar bir adamım demeye çalışıyorum.Elbette ki ona yazdığım mektuplarda bu yönde seyredecekti.Ne güzel kimseciklerde yoktu sayfamda zira okunası şeyler değildi hiç biri.Okuyanı sıkmaktan daraltmaktan öteye gitmezdi çünkü.Aslında benim kuşağım değil de bir önceki nesle ait olan bir melekem var :Zeki –Metin’in kabare kasetlerini ezbere bilmek.Orada sanırım Yasaklar-2’de bir parodi vardı.Bir apartman dairesinde kaçakçısından torbacısına,hayat kadınına kadar her türlü illegal faaliyetlerle geçimini sağlayan apartman sakinleri arasında bir de yazar vardır.Adam hep ülkenin olumsuz gidişatı üzerine yazılar yazmaktadır.Karısı da bir gün der ki: “ ay!içim sıkılıyor yazdıklarından,söylesene kaç para veriyorlar bu yazdıklarına,kaç para aa ?Yazsana şöyle Dallas (dönemin kral dizisi) gibi bir şeyler.Yazmaz ki…” Acıdır ki bir gün apartman basılır ve tüm o insanlardan birisi değil de bu abimiz  emniyetçe alıkoyulur.  (bunu gülümsemeniz için yazdım ama:) ) Neyse benim yazı stilim de bu ve maalesef biliyorum ki bir fayda getirmez ama bende değişemem ki yoksa bende sıkılmıyor değilim yazdıklarımdan ve samimiyetle söylüyorum okunmasına üzülüyorum. Geçende haklı olarak böyle bir eleştiri aldım, günlük yaşamda da duyduğum ve hak verdiğim tenkitler. Madem  öyle kardeş, bizi bu kadar düşünüyordun da neden bir deftere değil de herkesin ulaşabileceği bir bloğa yazıyorsun.Cnbc-e’de “Ghost Whisperer” diye bir dizi vardı.Orada öğrendiğim kadarıyla ruhlar hayaletler dijital yollar üzerinden insanlarla daha rahat iletişime girebiliyorlardı,Vallah yeminle bende Kafka’ya ulaşsın gerçekten bu yazdıklarım diye bu yolu seçmiştim.Bu itirafı da gülümseniz için yazdım :) Tabi yazının devamında bu amacımı sürekli belirtirsem gülümsemek zorlaşacaktır,bu son uyarıydı :)Ahanda elektrik gitti,bataryamda nanay olduğundan yazı yarına kaldı şimdilik byeee…
             Duramadım ve bir mum yakıp deftere yazarak devam edeyim dedim. Manuel çalışan eski bir radyomda var, hani yandan çevirterek arama yapılan. Zar zor çeken bir kanal buldum. Yerli müziği özlemişim ayol,ne güzel şarkılar çıkmış dinlemeyeli.Kötü olan yazarken sayfanın sağına gelince cızırdamaya başlıyor,en sola yani satır başına gelince düzeliyor.Aaah! bu şarkıyı biliyorum ama,sanırım Eurovision temsilcimiz bu yıl.Bu arada son üç sigaram kalmış ya,lanet olsun:( İki lira yetmiş beş kuruşluk uyduruk bir sigara içiyorum kimse yanıma yaklaşamaz oldu kokudan :)Ne yazmıştım ben laptopa yahu hatırlamıyorum ki.Neyse sıradaki parça size gelsin,bakalım ne çalacak? Sezen Aksu. “ah benim avanak kafalım” diye tekrarlıyor,ilk duyuyorum.Bu çıktı kısmetinize.Ah! hatırladım şimdi nakarata gelince: “Kadeeer ah kader ağğğ-larını ööör-dün-mü” :))Vee elektrik geldiii…:))Dün gecede bu saatte kesmişlerdi,sonra dört gibi geri gelmişti.Acaba bir tasarruf politikası mı,yoksa yakışmıyor bu megaköy İstanbul’a.Ben deftere yazmaya devam edeyim gene keserler belki sonra tekrar ve tekrar kısa aralıklarla,derken bir kontak yapar ve laptoptan olurum maazallah:)Ulan birde yarın bilgisayara geçmek var bunları,hem bakalım bu kargacık kurgacık yazıları okuyabilecek miyim sabaha. “Bugün ne geysem” de başlamış demek saat üçbuçuk falan.Şu uykusuzluk belasına sıkı takipçisi oldum programın.Faydalı yani yok değil PROPORSİYON terimini öğrendim mesela.Anladığım kadarıyla benim proporsiyonumda fena değil hani :)Bazen beğendiğim yarışmacı hatunları faceden search etmeye kalkışımda ayrıca acınası bir durum olsa gerek:)Ay sormadan edemeyeceğim buraya kadar tebessüm ettirebildim mi acaba.yani yazının tüm amacı bu ne de olsa.Çeyrek finale gelmişler,Gizem kızımız beyaz pantolon üzerine mavi bir tişört giyerek ve şık bir şifon mu dedi :/ şifon ne ya? Neyse 69.90’a şık bir kombin olmuş diyorlar.Şu jürileri ve yarışmacıları fırsatım olsa kombine bir şekilde tokatlayacağım .Osmanlı tokadı hemde Malkoçoğlu Cüneyt abiden öğrendiğim kadarıyla.ŞrraAKk!   Hatunda fena değilmiş aslında.Höhöm,yazımıza dönelim biz.
              Bugün bizim iskinin karşısındaki mağaza kapının önüne dizmiş pantolonları.Geçen hafta üç tanesi 20tl idi.Şimdi tanesi 5 liraya düşmüş.Unutmayım da yarın gidip alayım bir iki tane.Yalnız Hakan Akkaya modası hepsi,pembe yeşil mor kotlar.Nasıl giyeceğim bu yaştan sonra ??tövbe yarabbi…Neyse evdeki rocker tişörtlerimle marjinal bir şekilde kombinlerim artık n’apalım.Proporsiyonumda iyi zaten,1.83 boy 65 kilo tamamdır dimi ama :))Gerçi Conan O’brian ağbi gibi poposuzlardan biriyim ama olsun, olcek o kadar.Ulan dur!Cuma gecesi tv8’de baytahmin vardır şimdi.üç maç verseler banko,bende 5 misli bassam belki alacağım kotları şık bir spor ayakkabıyla kombinleyebilirim.Belki üste para bile kalır,bir iki korsan kitap kim bilir. Sakın kızmayın, korsan sigara içip sağlığımı tehlikeye atıyorum zati yani param olsa bandrollu alırım söz,hem kitabı hem sigarayı.Neyse noktalıyorum artık,yarın bunları pc’ye geçmek var.Bu tarz yazacağım ilk ve son yazıydı,ayrıca 15-20 gün pek uğrayamayacağım buralara.Sınavlarım var ve son şansım.Aşağıya en sık takip ettiğim sayfaların linkini belli bir sıralama yapmadan vereceğim,mimlemek denilen şeyden daha mantıklı.Ben yokken onları okursunız :P Herkese iyi bir yaz diliyorum.Sınavı verebilirsem çok çok mutlu olacağım.N’olur içten bir şans dileyin bana.Sevgiler…
http://hayalkahvem.blogspot.com/
http://crazywomenrosemary.blogspot.com/
http://icimdengeldigigibii.blogspot.com/
http://muradimaerdim.blogspot.com/
http://kirmiziruh.blogspot.com/
http://the-melpomene.blogspot.com/
http://pelinpembesi-buket.blogspot.com/
http://ciceklendim.blogspot.com/
http://kahvetelvesi-kahvemolasi.blogspot.com/
http://yiosayaz.blogspot.com/
Not: Aslında ekleyeceğim bir kaç blog daha var,en favorilerim onlar.Fakat üç ayda bir kez yazıyor zat-ı muhteremler :((

20 Mayıs 2012 Pazar

Red Kit İstanbul'da



Çocukluğum çizgi roman okuyarak geçti. Nedense ebeveynler çocuklarının çizgi roman okumasını hoş karşılamazlardı seksenlerde. Annem Teksas Tom Miks’lerimi saklar babamsa bir daha okumamam için azarlardı. “oğlum bak Deli Ahmet abinde çizgi roman okuyarak delirmişti” diyordu.(öldü Ahmet ağbi yıllar önce, Allah rahmet eylesin)Şimdilerde nasıl bilmiyorum ama tahmin ediyorum ki çocuğum bir şey okusun da ne okursa okusun diyor olmalı aileler. Çizgi roman merakı sayesinde okula gitmeden okumayı çözdüm ve beraberinde çizime merak saldım. İyide bir çizer oldum diyebilirim rahatlıkla. Bir süre sonrada çocuk öyküleri falan derken iyi bir okuyucu oldum. Özetle çizgi roman okumak isteyen çocuklarınızı rahat bırakın derim ben. Malum, takipçilerimin hemen hepsi kadın ve birçoğu da anne sanırım, bu tavsiyeyi yerinde buldum bu nedenle :) Hem bilen bilir Red Kit hayranı bir Başbakanımız vardı zamanında,yani iyidir çizgi roman okumak.

                     Bu konuyu neden açtığıma gelince, Yapı Kredi Kültür Merkezi 10 Mayıs-17 Haziran arası Red Kit’e ev sahipliği yapıyor. Henüz bende gidemedim ama dün 19 Mayıs’ı Taksim’de kutlarken önünden geçtik (güzergâhımız dâhilinde olduğundan) şöyle bir içeri baktım güzel iş çıkarmışa benziyorlardı. Face’den bir arkadaşım gitmiş, resimlerini de benle paylaştı. Pek memnun olmadığını söyledi ama onun ve benim gibiler için normaldir bu, Red Kit’in külliyatını yazacak kadar bilgili olunca insan :) Unutmadan sergi ÜCRETSİZ. Bir hafta sonu eğer İstanbul’da ikamet ediyorsanız gitmenizi tavsiye ederim. Bende en kısa zamanda gideceğim ;)

Ha! Ayrıca az önce öğrendim,Conan'ın çizerlerinden biri olan Ernie Chan bugün ölmüş,mekanı cennet olsun..


17 Mayıs 2012 Perşembe

Oblomov




OBLOMOV. İlk Oğuz Atay’ın tutunamayanlar adlı eserinde duymuştum bu ismi. Romanlarda yazarın başkalarının eserlerine değinmesi hep hoşuma gitmiştir ve yol göstermesi bakımından çok faydalı bir hamledir. Tutunamayanlar’ı okumak için çok erken bir yaştı benim için ama pişman değilim yaşattıklarına rağmen. Geçenlerde bir yazıma yapılan yorumda benzetme yollu kullanmış takipçilerimden biri, “oblomovist” sözcüğünü.(ki yerinde bir benzetmeydi )Birden geçmişe uzandı belleğim, kim bilir kaç kişiye tavsiye etmiştim o zaman Oblomov’u Oğuz Atay’dan kuvvet alarak. Daha doğrusu Selim karakterinden. İsminin selim olduğuna eminim başkarakterin, çünkü Günseli diye bir sevgilisi vardı, karısı mıydı yoksa? İşte ona Günseli, Günseli, GünSelim dediğini nedense hiç unutmadım. Oysa eseri neredeyse anımsamıyorum bile, Oblomov’u ise okuduğuma bile emin değilim artık. Kitaplığına bir baksana derseniz daha çok ödünç kitaplarla okuyan biri olarak öyle çok kitap yok maalesef rafımda. İşte bu yüzden okuduğum-daha doğrusu okuyacağım-her kitabı burada paylaşmayı düşünüyorum ya, hem unutmam böylece. Acaba Tutunamayanlar’ı tekrar okusam ne hissederim. Yıllar önce yazdıklarımın çoğunu gülümseyerek okuyorum. Oysa nasıl katı bir inançla savunuyormuşum o dönem ki fikirlerimi. Okuduklarımda böyle bir etki mi yaratır acaba? Kafka… Sevgili dostum Kafka… Sıkça dönüyorum bize bıraktıklarına, onda böyle bir durum söz konusu değil ama mesela çocukluk yıllarımın Jules Verne’ini şimdilerde okusam gene çıkarır mı hayal gücüm beni bilinmez maceralara. Balonla beş hafta gezer miyim ya da 20 bin fersah iner miyim denizin dibine ? Okurken bir yandan ayvamı dişler miyim? Evet ya, küçük bir velet iken hep meyve yerdim bir şeyler okurken. Anneciğim ben yedikçe önüme dizerdi elmayı çileği kirazı. Lanet sigaraya başladığımdan beri meyve yemez oldum, ne yazık… Sanırım eskisi gibi yazmayacağım buraya artık. Belki az öncede dediğim gibi bir kitabı okuduktan sonra tanıtımını yapmak için sadece. Gene de belli olmaz ya :) Her şey gönlünüzce olsun, sevgiler…
MİM MESELESİ :)

1-Ruhunuzun rengi nedir?
2-Maddiyat mı maneviyat mı ? Sıralama yapınız..
3-Hakkınızda bilinen yanlışlar
4-En sinir olduğum 3 şey :
Ulen nedir nedir bu mim şeysi derken tam iki kez üst üste mimlendim.İlkinde şu yukarıdaki sorulara cevap vermem istenmiş,ikinci mimde ise hiç silmeden bir seferde içimden geldiği kadar yazmaca oynanacakmış :) ne tuhaf,oysa ben sürekli böyle yazıyorum.tuşlara dokunmaya başlıyorum ne yazacağımdan habersiz ve konu bir yerlere uzanıp bir yerde son buluyor.Demek diğerleri böyle yapmıyormuş.Yani ikinci mimden özetle kurtuldum.Gelelim soruları yanıtlamaya: ruhumun rengini bilmiyorum ama gri olmadığına eminim.ya siyahsındır ya beyaz gri olmamalı hiçbir konuda insan.Yani moda deyimle bir taraf olmazsan bertaraf olursunuz :) Maddiyat maneviyat meselesine gelince; maneviyatı alet edip para kazananlardan olmayın de gerisi hikaye zaten.hakkımda bilinen yanlışlar…ne bileyim ben,kibirli ve ukala bulunurum ve yanlış mı bu emin değilim.En sinir olduğum şeye gelince yeni öğrenmekle beraber ilk sıraya mimlenmeyi koyuyorum.Kimse kusura bakmasın ne mimlemek ne de mimlenmek istiyorum.Söz verdiğim için ilk ve son olacak bu.sory sorry sorry :)affedin. Yalancılıktan da nefret ederim. Nefret duygusu had safhada olanlardan da nefret ederim.Üç oldu sanırım ve bir defada yazdım ve imla düzenlemesi de yapmayacağım.yani bir taşla iki kuş vurdum :) Sevgiler….

13 Mayıs 2012 Pazar

öylesine karaladım işte..


                       
                 Bazen tüm şartlar müsaitken bile ölemez insan. Buna benzer bir cümleydi filmden geriye kalan. Bunun haricinde üçüncü sınıf bir işti, yapılan bunca tantanayı anlamak imkânsızdı gerçekten. Sinema konusunda asla mütevazı olmadım hatta bu işin ehli olduğunu iddia eden insanların karşısında bile yüksek sesle söyledim bunu. İki binden günümüze olan kısmı saymaz isek taa 30'lu yıllardan başlayarak izlemediğim (kayda değer olanlar)film kalmamıştır. Bir marifet değil elbette günümüzde filanca filmi izlemek filancı şarkıyı dinlemek. Benim zamanımda internet denilen şey yoktu, çoklu kanallara bile geçmemiştik henüz. Söz gelim İngmar Bergman’ın  bir filmini izlemek için emek harcanmalıydı. TRT 2 verirdi o yıllar bu tarz filmleri takip etmek vaktini planlamak gerekirdi. Ya da videocularda ( videocular vardı o vakit) uzun uğraşlara girmeliydiniz. Söz konusu filmi buldunuz mu kimliğinizi emanet edip filmi kiralardınız. Hele benim gibi daha reşit değilseniz 18 yaş üzeri bir abinizi yanınızda götürmeye ikna etmeliydiniz.mesela Bon Jovi’nin bir albümü diyelim ya sipariş verirdiniz aylar öncesinden ya da dükkân dükkân dolaşırdınız. Hiç olmadı radyo başında saatlerce bekleyip kaydetmeye çalışırdınız kasetinize. Kitaplarda böyleydi, dergilerde. Size rehberlik edecek, bunları reklam yapan bir medya olmadığından ilginizi doğru yerlere kanalize etmeliydiniz. Ve sonunda haklı olarak böbürlenerek söylerdiniz arkadaşınıza filanca filmi izlediğinizi. O da meraklı biriyse anlatırdınız, film anlatmak diye bir şey vardı o yıllarda. Neyse nostalji yapmak için başlamadım yazıya ve bir film kritiği yapacak da değilim uzun uzadıya. Bahsettiğim film kaybedenler kulübü, eğer buraya kadar üşenmeyip okuduysanız eminim hiç biriniz katılmayacaksınız bu görüşüme, siz de söz konusu filmi beğenenlerdensiniz eminim, aman bana ne… Arkadaşım büyük bir heyecanla filmi izlemem için beni tavlamaya çalışıyordu. Bunu da Ferdi Özbeğen’in klasikleşmiş dilek taşı adlı şarkısını dinleterek yaptı youtube’dan. Abi bir şarkı var ne taşıydı yaw bi dinle, neydi ismi Allah’ım diye düşünürken. Hemencecik dedim dilek taşı diye. Şaşırmıştı, ben de ilk kez bu film sayesinde duymasına üzülmüştüm, ama nedense hiç şaşırmadım.
             Gerçi bir planla yazı başına geçmedim ama şu uzun giriş eminim ki anlatmak istediğim asıl şeyle ilgili değildir. Yıllarca günlük tutmuş bir adam olarak, öyle alelade yazmaya oldukça alışığım ve de çok keyifli. Okuyan için öyle olmasa gerek ama okunması için değil öylece yazıyorum işte, kalemin götürdüğü yere, kalem yok ama öyle diyelim biz :)
             Geçen bir kız açıkça asıldı bana, daha önce başıma gelmedi değil ama böylesi cesuru ilk kez oldu doğrusu. Güzelde bir kızdı ama ne yalan söyleyeyim bu kadar ısrarcı olması korkuttu beni.  Niyeti belliydi ama kısa süreli ve tek bir hedefe yönelik ilişkiler değil istediğim öte yandan uzun ciddi bir ilişkide istemiyorum artık. Kısacası ne istediğimi bilmiyorum ama bildiğim tek şey her geçen gün biraz daha yaşlanıyorum. Asıl anlatmak istediğim bu da olamaz, o yüzden bu paragrafı da burada noktalıyorum.
              Acaba daha önce yazdım mı burada, üniversite sınavına girdim bu sene yıllar sonra. Çok çalıştığım söylenemez gene, aslında hiç çalışmıyorum. Doğru dürüst kaynağımda yok çalışacak, alacak paramda. Hatta bir internetim bile yok benim, es kaza bağlanıyorum sağdan soldan. Ha! Neden bahsetmek istediğimi anımsadım sonunda, buraya kadar boşuna okudunuz demek ki :) 96 ya da 97 yılından beri her gece oturup yazdım ben bir günlüğe. Güne dair yaşananları değil ama çünkü her gün diğerinin aynısı neredeyse, sürekli aynı şeyi yazmak olurdu bu. Bir karbon kâğıdı koyup diğer sayfaya aynısını geçsem olurdu hani. Sonra askere gittim bir ara ve en azından 4-5 günlüğümü şöyle bir göz gezdirdikten sonra okunamayacak hale getirene kadar paralayıp uzakta bir konteynıra attım. Ama sonra devam ettim yazmaya ve ne yalan söyleyeyim hep erken yaşta öleceğime inandığımdan ardımdan birilerinin okuyacağı hayalini kurarak. Nedense birileri okusun istiyordum. Sonra bu bloglar falan dikkatimi çekti ve bir deftere değil de buraya yazmaya başladım. Kimsede okusun istemiyordum ve uzun sürede öyle oldu. Derken bir iki kişinin dikkatini çekti nedense ve şimdi 15-20 kişi kadar oldu sayı. Aralarından sadece bir iki kişi bakıyor sanırım ama gene de bakan var işte. Basit bir ayarla bunu engelleyebileceğimi de öğrendim ama nedense rahatsızlık duymama rağmen yapmıyorum bunu. Çok tuhaf bi durum bu. Anlam veremiyorum. Ama biçimsiz özensiz yazıyorum buraya tıpkı şimdi olduğu gibi. Yarım kalmış, başladığım onlarca hikâye roman türü denemelerim var. Okumaktan daha keyifli bence ama hâlâ okumaya ayırdığım vakit yazmanın önünde. İyi ki de öyle. Başında sadece okuduklarımı paylaşayım burada diye düşünmüştüm hem benim için hem de başkaları için faydası olurdu burada harcadığım zamanın, az da değil hani okuduğum kitaplar. Ama birçoğunun üzerinden yıllar geçti, adam akıllı ve iştah açıcı bir yazı yazmam için tekrar mı okuyacaktım şimdi bunları keza filmlerde öyle. The Melpomene adlı bir blog var, bu konuda en iyilerden biri hemen hemen ayda 4-5 kitap okuyup alıntılar yaparak paylaşıyor. Hem kendisi için bir arşiv oluyor hem de iyi bir amaca hizmet ediyor. Benimkisi birçoğu gibi deşarj olmak sanırım ve bu yazıda oldukça sıkmaya başladı artık. Saat sabahın üçü erken kalkıp koşuya gitmeyi düşünüyorum. Pazar sabahları 9-10 gibi kalkmak hafta içi 6’da kalkmaya benziyor. Koca İstanbul bomboş ve sessiz oluyor o saatlerde. Evet, cumartesiyi pazara bağlayan gece ama sanırım pazartesi paylaşırım bu yazıyı ya da taslaklarda bırakırım. Doğrusu da bu aslında ama sadistliğim tutarsa ve şu takipçilerin bir daha bu bloğa girmemesini niyetlersem pekâlâ yayınlayabilirim. Öf! Buraya kadar okuduysanız gerçekten, hiç sıkılmadan aşağıya küfürlerinizi döşenebilirsiniz. İyi pazarlar…
Not: Unutmadan! 19 Mayıs Cumartesi günü saat 15.00 da yüz binlerle beraber Taksim’de olacağım. Hiç bir kuvvet bu bayramı kutlamamızı engelleyemez. Sizleri de beklerim. Bu oligarşik diktaya Atatürk’ün vatanı emanet ettiği gençliğin kim olduğunu gösterelim. Söz, o kalabalıkta beni bulabilirseniz bir çay ısmarlamak boynumun borcu olsun ;) ha! bir de; The melpomene sayfanın reklamını yaptığım için kızmazsın umarım.

11 Mayıs 2012 Cuma

Seni seviyorum anneciğim


                    
            Çok isyanlar ettim, çok ağlandım. Hayata üç sıfır yenik başlayanlardanım diye sızlanıp durdum. Ulen hiç mi iyi yaptığı bir şey yok bu iktidarın diye savunmaya geçen tipler vardır ya.(hayır yok) Bende kendime sıkça sorup durdum daha geçen haftaya kadar: “Ulen Levent, hiç mi mutlu olduğun bir şey olmadı bu hayatında. Gerçekten böyle ise ne duruyorsun be abi, at kendini denize.”
                     Birkaç gün önce yanıtını buldum, bunu yeni fark ettiğim içinde kendime kızmadım değil. Evet, hayat bombok, sorunlu bir coğrafyada yaşıyorum ve neye elimi attıysam başarısızlıkla sonuçlandı ama kimsenin sahip olmadığı bir şeye sahibim ve en şanslı benim. Bu tüm olumsuzlukları karanlıkları bastırıyor. İddia ediyorum benim annem dünyanın en iyi annesi. 32 yıllık yaşamımda hâlâ kundakla sarılı bir bebekmişim gibi üzerime titrer. Seni seviyorum anneciğim ve birkaç gün önce bu hislerimi sana uzunca açıklama fırsatını bulduğum için ayrıca mutluyum. Tüm annelerin değil anneliği layıkıyla yerine getiren bütün annelerin biliyorum ki cennet ayaklarının hemen altında. İşte o annelerin ellerinden öpüyorum. Anneler gününüz şimdiden kutlu olsun.

8 Mayıs 2012 Salı

Pablo Neruda



 "Yeryüzündeki bütün çiçekleri koparabilirsiniz ama baharın gelmesini engelleyemezsiniz"
Not: Bu söz bilinenin aksine Che'ye ait değildir.Ve bu resimdeki şahısta hitchcock değil Neruda'dır.(aslında ne benziyormuş yahu :) )

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Bir ezginin dile getirdikleri:


Daha dün çocuktum, rengârenk misketlerim vardı. Rüzgâra karşı delice koşardım kırmızı renkli uçurtmamı taa güneşe kadar yükseltebilmek için. Makarama bağlı ipin sonuna geldiğimde bir ağaca bağlayıp sırt üstü çimenlere uzanarak masmavi gökyüzünde bulutlarla dans edişini izlerdim uçurtmamım. Masmaviydi o zamanlar gökyüzü. Geleceği düşler sabırsızlıkla büyümeyi beklerdim. Neden sonra büyüdüm işte… Şimdi gökyüzüne bakınca eskisi gibi heyecanlandırmıyor beni ve mavisi bir başka mavi sanki. Yanlış anlamayın geçmişe, çocukluğa falan değil özlemim. Sartre’ın dediği gibi: Geçmişi değil ama geçmişimde hayalini kurduğum o geleceği özlüyorum.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Helada çişimi ederken varoluşu sorgulamak


              Dün gece 4.45’te son bloğumu yazdıktan sonra çişimi yapmak üzere tuvalete gittim. Alaturka bir tuvalet bizimkisi, kim ne derse desin daha hijyenik ve daha rahat bence. İşemeye başlamıştım ki bir hamam böceğinin kaçmaya çabaladığını gördüm. Deliğin hemen yakınındaydı ve idrarımdan dolayı kanalizasyona karışmak üzereydi. Sinirim bozuk ve huysuzum zaten, kaçması için biraz fırsat yarattım, toparlandı ön ayaklarıyla başını temizledi sanki ve hızlıca yukarı çıkmaya başladı. Tam çıkıyordu ki tekrar üzerine… Bu sefer ters döndü, bir sürü bacağını(ayak mı demeli ya da eklembacaklı mı?) hızla sallamaya başladı, doğrulmaya çalışıyordu ama buna izin vermeyecektim. Kafka’nın Değişim’i geldi aklıma, hepimizin bir böcek olduğu falan. Bu sebeple kısa bir an empati  yaptım böceğe;

“ tuvaletin deliğine düşmemek için çabalıyordum ve uzun saçlı oldukça zayıf bir adam üzerime işeyip duruyordu. Ne arıyordum tuvalette ve bu ne âcizane bir durumdu. Adama ne yapmıştım ki benle böyle uğraşıyordu. Böcek olmak hiç kuşkusuz kötü bir şeydi ama böcekleşmek daha vahim bir durum olsa gerekti. İşte en azından bu umutsuz durum karşısında bile varlığımı idame ettirmek için çabalıyordum. Ya şu üzerime işeyen insana ne demeli?”







Evet, o böcek ben olsam kesinlikle bunları düşünüyor olurdum. Yaşamayı hak ediyor doğrusu, benden daha fazla hak ettiği bir gerçek diye düşünmüştüm ki artık çok geç olduğunu anladım. Deliği boylamıştı, üzülecek değildim ama pek sevindiğim de söylenemezdi. Sartre’ın Akıl Çağı romanında bir dostunun evinde baktığı birkaç yavru kediyi bir sepete üst üste doldurup dışarı çıktığı kısım aklıma geldi. Ölsün istiyordu bu kediler, bir ara sepeti koyduğu yerden kaldırdığında yerde bir kan birikintisi oluştuğunu görmüştü. Thomas Mann’in bir öyküsünde de zavallı çirkin sakat başarısız, mahalledeki çocuklarlarca bile dalga geçilen bir adamın sokakta tüm özellikleri kendine benzeyen bir köpeği evine aldıktan bir süre sonra öldürdüğü de aklıma geldi. Köpek insanların aksine onu seviyor, dediklerini dinliyor ve en önemlisi sahibinin varlığına ihtiyaç duyuyordu. İlk kez bunları tadan adam, başında bundan hoşlanır, var olduğunu hisseder ama sonunda zavallı köpeciği belki de bunun verdiği şımarıklık veya sarhoşlukla öldürüverir. Benim durumum da bu muydu şimdi ve tüm bunlar şu işeme süresinde mi aklıma geldi? Sanırım prostat oldum ben :)


TELGRAFHANE


Uyumayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku giremez ki...
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın.

Melih Cevdet ANDAY

Artistlik yapma!


Sana yazmayalı uzun zaman oldu sevgili K.yazacak bir şey olmadığından değil aksine anlatacak öyle şey var ki… Yazıya dökmekten çekiniyorum çünkü hâlâ tüm bunları sürmekte olan uzun bir kâbus sanıyorum. Ergenekon adıyla sürmekte olan bir dava var ülkemde senin Dava adlı romanından esinlenmişler sanki. Kaç yıl oldu başlayalı anımsamakta zorlanıyorum, hâlâ sanıklar ve olayı takip eden bizler neyle yargılandıklarını bilmiyoruz. Yok; yanlış oldu bu, neden yargılandıklarını biliyoruz da neyle suçlandıklarından bihaberiz. Bu arada Denzel Washington’un bir filmi oynuyor televizyonda Mad Max’i anımsattı bana, yalnız aynı gerçekçilikten yoksun. Efekt konusunda bu denli ilerlemek iyi olmadı sinema adına, sanki bir animasyon izliyorum. Şu herkesin beğendiği ama benim bahsettiğim nedenlerden pek dijital bulduğum 101 Spartalı gibi. Neyse konumuza dönelim biz, söz konusu sınavdan dolayı pek kitap okuyamaz oldum bugünlerde ama iki Barış’ın Wikileaks belgelerinden derledikleri SIZINTI’YI fırsat buldukça okuyorum. Soner Yalçın’ın kaleme aldığı Samizdat’ı da ilk fırsatta alacağım. Gerçi baştaki güç sarhoşu iktidarın yaptıklarını afişe etmek biliyorum ki bu saatten sonra bir işe yaramayacaktır. Ele geçirmediği şey neredeyse kalmamıştı ki aklına Tiyatrolar geliverdi, o kalede alınmalıydı. Yarın sinemaya da el atar, interneti tümden kaldırması an meselesi, zaten çok değil birkaç sene önce blogger’ı kapatmamış mıydı?  Belki de ondan günümüz blog yazarları eften püften şeyler yazmaya başladı. Balkonumdaki çiçek kurumaya yüz tuttu, kedimle beraber tatile çıktık filan gibi.
1 Mayıs’ta pek güzel geçti doğrusu! Antikapitalist Müslüman Gençliğimizde oldu, hayırlı olsun! Zaten Muhafazakâr sanatımızda olacak inşallah yakında. Nasıl bilgisayar teknolojisinin sağladığı efektler sinemaya yaramadı, Demokrasi demokrasi diye kılıf uydurularak yapılanlarda yurdumuza aynı etkiyi bıraktı. Efekt de bir yere kadar demokraside, ki gaz gibi bir şey mübarek bulunduğu kabın şeklini alıveriyor hemencecik. Zor zamanlar sevgili K. tek iyi yanı tüm bu anlattıklarım ve daha çok anlatmadıklarım, tüm kişisel dertlerimi unutturdu. Memleketin halinden sıra bir türlü bana gelmiyor iyi de oluyor hani :) Sevgiler…

bunlarda

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...